İçeriğe geç

MELEZİN KIZI

Bölüm 1 · 20 dk okuma

MELEZİN KIZI

Bölüm 1

1-ÖL YA DA ÖLDÜR!

Şeytan, cennetten kovulmuş bir melek, boynuzları olan yaşlı ve kırmızı suratlı bir adam mıdır sadece? Hiç sanmıyorum. Şeytanın tanımı bakış açılarına ve olaylara göre değişir. Belki kıvırcık saçlı, herkes gibi normal bir insan görünümünde olabilir. Aranızdan biri gibi, ilk bakışta çok tatlı gibi görünebilir ama aslını kim bilebilir…

-Emir Vona-

Saatlerce nehir kenarında oturdum, durdum, düşündüm ama hâlâ nasıl Arına itaat ettiğimi, ona istediğini yani Aşkımı verdiğim düşüncesini sindiremiyordum.

Sabah olmak üzereydi ve uyumak için evime gitmeliydim, elbette evim saraydı ama oraya gitmeyecektim. En azından bugün değil.

Arını durdurmam gerektiğini biliyordum ama o çok güçlüydü onu yenmek için gereken şey aşktı ama artık buna inanır mıydı? İşte bundan emin değildim.

Gitmek üzere yerden kalktığımda suda bir hareketlilik gördüğümde afalladım. Hareketliliğin sebebini anlamak için suya biraz yaklaştım ve doğru bir tahminde bulunduğuma karar verdim.

Denizkızı…

Önce tereddüt etti ama sonra yavaşça yaklaştı bende iç güdüsel olarak biraz eğildim.

“Savaş geliyor” dedi fısıldayarak ve geri çekildi, yavaşça uzaklaştı. Bir şey dememi bekliyor olmalıydı?

“Hey! Dur lütfen. Ne savaşından bahsediyorsun?” sorumu tamamladığımda üzerimden geçen karartı bana sessiz bir cevap olmuştu.

Üzerimizden geçen iki ejderha sakin kanat çırpışlarıyla saraya doğru gidiyorlardı. Daha önce ejderha gördüğüm için pek şaşırmadım ama benim aksime denizkızı ilk defa görüyor olmalıydı, gözlerindeki korku her şeyi açıklıyordu.

Sakinleştiğinde cümlelerini sıralamayı sürdürdü denizkızı. “ Anahtar çalındı. Sirenler, güçlü kara büyüler üzerinde çalışıyor, ejderhalar mağaralarını terk etti” işaret parmağıyla gökyüzünde bir noktayı işaret etti ve ekledi. “ Bunları Arın yapıyor. Bütün gökyüzünü kızıla boyuyor. Şurası da…”mavi, başka bir noktayı işaret ederek “sirenlerin yaptığı koruma büyüsü. Arının büyüsü gökyüzünü tamamen kızıla boyadığında hiç zamanımız kalmayacak.”

“Bu nasıl durur?”

“O çaldığı anahtarı, anahtarın gerçek sahiplerine vermeli. Sirenlerin ataları o anahtarı oraya sakladı. O anahtar sirenlerin hakkı. Bu savaş uzun sürerse bu Laviyanın hatta evrenin sonu demek olur. Tekrar görüşeceğiz YALANCI KRAL????” dedi ve dibe daldı ama kuyruğu yoktu. Gerçekten savaş gelmişti, çünkü denizkızlarının bacakları ancak o anahtar alındığında çıktığına dair mitolojik kitaplar okumuştum.

Gökyüzü giderek kızıllaştı, ejderhalar delice oradan oraya uçuşuyordu, sular umarsızca dalgalanıyordu.

Saraya her ne kadar gitmek istemese de buna mecburdum.

Arının odasının önüne geldiğimde muhafızları Arının uyuduğunu beni içeri alamayacaklarını söylediklerinde şaşırmıştım çünkü vampirler geceleri uyumazdı ve sabah olmasına epey vardı. Belki de yorgundu, bütün bu yaptıkları bedenine fazla gelmişti.

0na acilen ulaşmalıydım bu yüzden muhafızlardan bir an önce kurtulmalıydım. Tehdit etmenin bir işe yaramayacağından da emindim. Bu yüzden dünyada kısa süreliğine gittiğim, kimsenin bilmediği oyuncu seçmelerinde kullandığım bir numarayı yapmak çok mantıklı bir kaçış yolu gibi gelmişti. Bayılmak…

Arın, anahtarı aldığı için bütün vampirlerin güçleri azalmıştı ve günden güne de azalmaya devam ediyordu bu da iki kişiyle tek başına baş edemeyeceğimdi.

Sol elimle alnımı tuttum ve başım dönüyor gibi sendeledim ve yere düştüm muhafızlar başıma geldiğinde oyunumu daha da kuvvetlendirdim, ellerim ve bacaklarımı serbest bıraktım. İşe yaramış olacak ki muhafızlardan bir tanesi şifacıyı çağırmaya gittiğinde diğer muhafızı yakasından yakaladım ve “şimdi uslu bir çocuk ol ve geçmeme müsaade et yoksa…” sustum, devamını getirmedim. Mesajımı anlamış olmalıydı. Ses tonum beklediğimden tehditkâr çıkmıştı. Muhafız, ayağa kalkıp kendini sertçe duvara çarptı – zorla geçti süsü vermek için- ve bana yolu açtı.

Odanın ağır kapısını bütün bedenimle ittirirken Arının yerde, etrafını saran sayamayacağım kadar çok küçük mum ve başucunda bir tane büyük mumla uzandığını gördüm. Uyurken güç toplamıyordu, güç toplamak için uyuyordu. Ya da belki bir nevi vicdanını rahatlatıyordu bu zamana kadar doğrudan ya da dolaylı yoldan öldürdüğü kişi sayısı kadar mum olabilirdi, en büyüğü de kendisi olabilirdi. İlişkimizin başında hiçbir şey böyle değildi, o iyiydi ama şimdi onu tanımak güçtü, kendini kaybetmişti, ruhunu kaybetmişti ve belki de onu şeytana satmıştı.

Yaklaşarak birer birer mumları söndürdüm. Arın neler olduğunu anlamak için gözlerini açtı, doğruldu, bakışlarını karanlık odada gezdirdi hemen ardından “kimsin? Noah? Nare? Siz misiniz? Ne yapıyorsunuz?” diye durumu anlamaya çalıştı. –aslında karanlıkta normalde olduğundan daha güzel görürdük ancak durum meditasyon yapmak, güç toplamak olduğunda bütün fonksiyonlarımız bir süreliğine azalıyordu.-

“Emir? Bak bu hoş bir şaka değil”

“Sevgilim” dedim ve ışıkları açtım.

“Sen neden bahsediyorsun? Ne işin var burada? Yine özür mü dileyeceksin?”

Tehditvari konuşmam işe yaramadığı için bu sefer sakince sordum.

“Duyduklarım doğru mu, sen ne yaptın Arın? Neden dengeyle oynuyorsun? Bunu sana kızmak için söylemiyorum sadece gerçekten merak ediyorum. Sen zaten en güçlüydün, daha üstüne gerek var mıydı?”

“Bu konuşmayı daha önce de yapmıştık. Tekrar ve son kez söylüyorum, o zavallı ölümlü insanlar bile hep daha fazlasını istiyor, bencillik yapıyor. Ben bir ölümsüzüm, fazlasını istemek benimde hakkım değil mi? Bana engel olduysan lütfen git. Birbirimizin kalbini kırmayalım daha fazla.”

Ona cevap vermeden balkona çıktım, çok geçmeden peşimden gelmişti.

“Gökyüzü kızıla bürünüyor, senin yüzünden”

Konuyu değiştirdi ve kalbime girdi “ay bu gece çok güzel değil mi? Özellikle kırmızılar arasında” hâlâ bana âşıktı biliyordum o da bunu belli ediyordu zaten. Birbirimize âşık olduğumuzu söylediğimiz ilk günde bu balkondaydık ve o bana tıpkı bu geceki gibi “Ay bu gece çok güzel değil mi?” demişti.

“Ay bu gece çok güzel değil mi?”

“Yeryüzündeki hiçbir şey senin kadar güzel ve özel değil. Ay’ın parlamak için Güneşe ihtiyacı var ama senin kimseye ihtiyacın yok, etrafına sen ışık oluyorsun.”

“Yanılıyorsun sevgilim, parlamak için sana ihtiyacım var. Sen yanımda olduğun sürece parlamaktan vazgeçmeyeceğim.”

Ama şu an ondan özür dileyip ona yakın davranmam şüpheden başka bir şey çekmezdi.

“Öyle” dedim ve birkaç dakika karşılıklı sustuk ve Laviyanın dertli topraklarını seyrettik.

“Beni durdurmaya geldin ama bu imkânsız Emir. En güçlü büyülerle o anahtarı koruyorum, benden alıp geri götürecek güç yok, kendi isteğimle de vermeyeceğim. Beni durdurmanın tek yolu…” eline meusblud adlı içeceği aldı ve büyük bir yudum aldı ve devam etti.

“Savaşta karşımda olmandır, ancak savaşı kazanırsan o anahtarı alabilirsin. Savaşta karşımda ol ve bana karşı oyna.” sözünü bitirip içeri girdi, birkaç saniye oyalandıktan sonra bende peşinden içeri girdim.

İçeri girdiğimde muhafızlardan birinin Arınla konuştuğunu gördüm. “ Sirenler sizi ziyarete geldiler, savaş planı hakkında konuşmak istiyorlarmış” dedi ve Arının işaretiyle odadan çıktı.

“Ben burada olmasam daha iyi olur”

“Demek bu sefer karşımdasın hayatımın âşkı. Biliyorsun bu savaştan birimiz çıkamayacağız, seninle yaşadığım her an çok güzel ve özeldi hepsi için teşekkür ederim” aramızı düzeltmeye çalışıyordu karşısında olmamı istemiyordu ama onu affedemezdim, onun tarafı doğru değildi.

Karşısında olmak kalbimi zorlardı ama doğru olan buydu.

Sirenler içeri girerken bende dışarı çıktım. Sirenler benim karşı tarafta olduğumu anladıkları için yanımdan geçerken üzerimde büyük bir nefret hissettim.

Arını kandırmamın bir yolu yoktu, başarısız olmuştum. Belki denizkızını tekrar görürüm ve ondan yardım alabilirim düşüncesiyle onu ilk gördüğüm yere gittim, suya doğru seslendim, oturdum dakikalarca onu bekledim ama gelen giden yoktu.

Gökyüzü giderek daha da kızıl oluyordu aralıklı olarak küçük delikler halinde mavilikler vardı. Ejderhalar hiç görmediğim kadar çok ve her yerdeydiler. Çoğu sarayın yani anahtarın etrafında uçuyordu ama herhangi bir zarar vermiyorlardı. Belli ki Arına anahtarı geri vermesi için bir süre vermişlerdi. Savaş çok yakındı herkes bunun farkındaydı.

Denizkızı gelmeyince çok yakın olmasakta buradaki en yakın arkadaşım Tuğkan’ı ziyaret etmeye karar verdim. Işınlanmayı denedim ama yapamadım. Bu da giderek daha da güçsüzleştiğimizin bir göstergesiydi.

***

Tuğkan bir direniş grubu kurmuştu ve bir konuşma yapıyordu. Bir köşeye çekilip onu dinlemeye başladım.

“İşimiz her geçen gün daha da zorlaşıyor. Her geçen gün gücümüz azalıyor ve bu da Arına karşı şansımızı büyük ölçüde düştüğü anlamına geliyor. Ayrılmadığımız sürece daha çok şansımız var. Savaş her an gelebilir, sirenler direnebildiği kadar direnecekler bizde bu sürede kendimizi fiziksel anlamda geliştirmeliyiz.

Ejderhaların tamamı zaten bizim tarafımızdalar bizimle birlikte savaşacaklar”

Arka taraftan biri ayağa kalkıp “peki ya sirenler? Tamamı bizim tarafımızda mı?”

“Maalesef hepsi değil. Çoğu karşımızda yer alacaklar. Duyduğum kadarıyla Arın onlarla güzel bir anlaşma yapmış.”

“Karşı taraftaki sirenler neden bize engel olmuyorlar? Bu sefer soru soran başka bir vampirdi.

“Sanırım enerji harcamak istemiyorlar. Bizi güçsüz bırakıp avantaj elde etmek istiyorlar” Tuğkan birkaç soruya daha cevap verdikten sonra herkes dağıldı, herkes dağılırken bende Tuğkan’a yaklaştım.

“Bu kadar mıyız? Bir düzine vampir, ejderhalar ve birkaç denizkızı. Bunlarla ona engel nasıl engel olabiliriz?”

“Bu kadar değiliz Arın’a yalakalık yapmak isteyenya da tehdit edilen birkaç düzine vampir hariç bütün vampirler bizim tarafımızda her sabah Arın ve yandaşları uyurken ben dörder düzinelik gruplarla toplantı yapıyorum. Buradakiler tarafımızdaki vampirlerin çeyreği bile değil. Herkesin amacı ortak: Arını durdurmak değil onu yok etmek”

Yok etmek… O kelime kalbime bir hançer gibi saplanmıştı sanki. Ne olursa olsun ondan hoşlanıyordum bunun olmasını istemiyordum ama yolu yanlıştı.

Devam etti “ Onu ölüm bile durduramadı bir kez dirildi bunun tekrar olması olanaksız, Nörolivyada bir dileği sadece bir kez dileyebilirsin. Onu tekrar öldürmeliyiz.” Biraz yaklaşıp elini omzuma attı ve devam etti “Hâlâ ona âşıksın biliyorum ama bunu yapmak zorundayız.”

Ona teşekkür dolu bir bakış attığım sırada başka bir vampir Tuğkanla konuşmak için çadıra girdiğinde Tuğkan’a bir baş selamı verip dışarı çıktım. Birkaç adım uzaklaştığımda bir vampir koşarak toplantının yapıldığı çadıra girdi. Neler olduğunu merak edip çadıra yaklaştım ve içeri girmeden onları dinledim.

“Tuğkan, nehir kıyısında bunu buldum ne olduğunu anlamadığım için tek açmak istemedim, belki Arın göndermiş olabilir diye düşündüm.”

“Bir not var”

“Okusuna Tuğkan ne gerilim yaratıyorsun” dedi ben çadırdan çıkmadan hemen önce gelen vampir.

“Büyü yapılmış onu aldığın yere geri bırakmalısın. Bu bir denizkızına ait dokusuna baksana. Eğer bize yazılmış olsaydı üzerinde yazı olurdu ama yok.”

Onları daha iyi duymak için biraz daha yaklaşmamla ensemde bir soğukluk hissetmem bir olmuştu. Arkamı dönmeme fırsat bulamadan kendimi çadırın içinde buldum.

“Bunu sizi dinlerken yakaladım.”

“Tamam, sen çıkabilirsin Alphan” baş selamı verip çıktı isminin Alphan olduğunu öğrendiğim vampir.

“Bir şey mi diyeceksin Emir?” Tuğkandan hemen sonra yanındaki diğer vampir kâğıdı Tuğkandan alıp bana uzattı “oku”

“Okuyamı-” sözümü keserek “sakın bana okuyamıyorum deme! Güçlerim azalmış olabilir ama hâlâ biraz var, yalan söylüyorsun, oku şunu”

“Savaş geliyor. Maalesef çoğunluk bizim tarafımızda değil. Elimizden geldiği kadar direnmeliyiz. Su bulanmaya başladı sanırım artık pek zamanımız kalmadı.”

Adam gözlerini üzerime dikti ve bir an olsun çekmedi, doğru bir şekilde okuyup okumadığımı merak ediyor olmalıydı.

“Bu not neden sana yazılmış? Bir deniz kızıyla mı konuştun?” Tuğkanın sorusunu önce başımla ardından cümlelerimle onayladım “bir rastlantıydı.”

“Gidebilirsin Emir” bu sırada elimdeki kâğıt yavaşça boşlukta kayboluyordu. Bu kâğıdın bir özelliğiydi yazıldığı kişi tarafından okunduktan sonra yok olurdu.

Kâğıdı okumam için ısrar eden vampirin şüphelenmesi doğaldı çünkü ben onlara kâğıtta yazanları okumamıştım. Kâğıtta yazanlarsa şunlardı: “Lütfen benden uzaklaşma, ismini bile bilmiyorum ama benden uzaklaşma, buna dayanamam. Biliyorum savaş nefesimizden bile yakınken bu doğru değil ama biz sirenler duygularımıza engel olamayız. Sen herhangi bir karşılık vermesende lütfen kendini benden uzaklaştırma.”

Bana âşık olmuştu. O denizkızı bana âşık olmuştu. O an kimden bile duyduğumu hatırlamadığım bir efsaneyi hatırladım sirenlerin eğer âşık olurlarsa ve eğer sevdiklerini göremezlerse gözyaşları bütün şehri saracak kadar fazla olurmuş ve sonunda ölürlermiş. Ne kadarı doğru bilinmezdi ama bunu riske atamazdım zaten isteyerek de âşık olamamıştı. Ondan hoşlanmadığımı biliyordu.

Ertesi gün tekrar denizkızını ilk gördüğüm yere gittim. Beni görmesi gerekiyorsa savaş henüz yokken görmeliydi. Her bir siren önemliydi evet belki Arını durdurmaya yetmezdi ama az da olsa yardımı dokunurdu.

Çok geçmeden deniz kızı geldi.

“Seni burada görmeyi beklemiyordum” diyerek hislerini itiraf etti. Konuyu uzatmak istemiyordum.

“Bütün deniz kızları dışarıda sen neden içeridesin?”

“Diğer sirenlerin gücünü koruyabilmesi için hayat ağacının korunması gerekiyor.” Başımı yukarı aşağı salladım, dışarı çıkmak istiyor gibi duruyordu ama görevi daha ağır basıyor olmalıydı. C

“Bu üzücü olmalı, tek başına orada olmak yani”

“Neden öyle olsun? Bende herkes gibi görevimi yapıyorum ve bundan gayet memnunum” Sirenin bana karşı bakışları hep aynıydı parlak, yeşil, aşkla… Bu bütün dikkatimi dağıtıyordu ve söyleyeceklerimi unutuyordum.

Sıkıntılı bir iç çekip gökyüzünü seyre daldım.

“Savaş başladığında neler olacak biliyor musun?” omuz silkti ve bu suda küçük bir dalgalanmaya sebep oldu.

“Yaşayıp göreceğiz”

“Korkuyor musun?” dediğimde hızlı bir cevap verdi “son ana kadar savaşmak istiyorum ama evet ölmekten korkuyorum.”

“Keşke şu an sana her şey yoluna girecek diyebilseydim ama sanırım sonumuz belli, amacımız ömrümüzü birkaç gün daha fazla yaşamak.”

Büyük bir konu geçişi yaparak beni şaşırttı “ sana dokunmama izin verir misin? Bu benim için önemli?” tereddüt ettim çünkü her ne kadar bu sirenin farklı olduğunu düşünsemde sirenlerin büyük kısmı güvenilmez olabilirdi. Zihnim benimle oynuyor da olabilirdi ama onun aslında beni karşı tarafa çekmek isteyen sirenlerden olduğunu düşünmeden edemedim, onunla temasa geçemezdim, bana büyü yapabilirdi ya da her neyse işte. Biliyorum fazla paranoyakça ama ona güvenemezdim.

“Üzgünüm ama gitmeliyim” arkamı dönüp hızlı adımlarla uzaklaştım.

Savaş artık çok yakındı, dışarıda tek başına olmak tehlikeliydi yatmak üzere çadırıma giderken Tuğkanın kendi çadırının önünde gökyüzünü, kırmızı ve mavinin neredeyse eşitlendiği, izlediğini gördüm ve yanına gittim.

“Sence ne kadar zamanımız var?” dedi ve eliyle ışığı engelledi.

“Pek yok gibi görünüyor”

“Birkaç günümüz olsa iyi olurdu güçlerimizi birleştirip pratik yapardık”

“Hayır, aksine bir an önce olmalı. Her geçen gün güç kaybediyoruz. Birkaç gün sonra güçlerimiz tamamen tükenebilir ve Arın eğer o zaman saldırırsa, ölmek istemiyorsak ona boyun eğmekten başka şansımız kalmaz onunla savaşamayız. Ama Arın güçlerimiz bitmeden bize saldıracaktır”

“Neden böyle düşündün? Zayıfladığımızda onun için her şey daha kolay olacak.” Dediğimde başını iki yana salladı ve bana sevdiğim, bir zamanlar çok mutlu olduğumuz kadını tanıttı. “Arın, hırs tutkunu, savaş ve kan seviyor. Kolay bir zafer istemeyecektir.”

***

Ertesi sabah beklediğimiz savaş kendini gösterdi. Tabi ki savaşta saat olmazdı ve en mantıklısı herkes uyurken başlamasıydı.

Savaşı başlatan Arındı ve ona itaat etmeyen herkesi yok edene kadar durmayacaktı.

Herkes ejderha seslerine uyandığında neler olduğunu hemen anlamıştık ve hızla dışarı çıkıp Tuğkanın çadırının önünde toplandık. Herkes oradaydı ama Tuğkan yoktu. Birkaç kişiye onu sorduktan ve bir cevap alamadığım sıradan biri omzuma dokunup bana orman tarafından bir noktayı işaret ettiğinde bakışlarımı gösterdiği yöne çevirdim.

Yüzlerce belki de binlerce Satirin ellerindeki kendi yaptıkları mızrakları Tuğkana doğrultuğunu gördüm.

Biz neler olduğunu anlamaya çalışırken Tuğkanın fazlasıyla rahat, kendinden emin tavırlarla satirlerin lideriyle konuştu kısa süre sonra tekrar yanımıza gelmişti, herkesin meraklı gözlerini görmezden gelmeyerek Satirler bize destek vereceklerini söylediğinde “bu zamana kadar hangi cehennemdeydiler” diye iç geçirmeden edemedim dediğinde karşı çıkanlar olsa da çoğunluk sayımızın artmasına sevinmişti. Tuğkan tepki gösterenleri susturdu ve yaşamamız için bunun gerekli olduğunu vurguladı.

Üzerimizden geçen ejderhalar büyük bir hızla saraya gidiyordu, kolayca ölmemeleri için onlara destek vermeliydik.

İçimizden biri “sirenleri gören oldu mu?” sesi endişeliydi. Şimdi işimiz bitmişti, onlar bizim gibi değillerdi, güçlerini sudan alıyorlardı, evet az da olsa hâlâ gücümüz vardı ama onların bizden güçlü oldukları kesindi ve onlara sonuna kadar ihtiyacımız olacaktı.

Tuğkan ellerini birbirine vurdu ve “SESSİZ OLUN! Herkes sakin olsun bizden önce gitmiş olabilirler Acele edelim, ejderhalara da destek verelim.” Eliyle Satirlere bir işaret yaptı ve onlarda bizimle eş zamanlı olarak sarayın yolunu tuttular. GÜNEŞ SANRI

Dinmek bilmeyen gök gürültüsü, sağanak yağış sabahın erken saatlerinden beri devam ediyordu. Ülke genelinde sel olan birçok il olmuştu. İlk defa bu denli şiddetli bir yağış görüyordum, gök gürültüsünden korkmazdım ve seste bile çok rahat bir şekilde uyuyabilirdim ama bugün bu ses uykumu epey bölüyordu uyuyamıyordum, içimde bir huzursuzluk kol geziyordu.

Yatağımda oturmuş pencereme çarpan damlaları izliyordum aniden çalan kapım, damlalara ne kadar odaklandığımı fark ettirdi çünkü yerimden zıplamıştım.

Kapı aralanıp tanıdık bir yüz gördüğümde başta kaşlarımı çattım ama ardından Miray’a gülümsedim.

“Uyuyorsundur diye düşünmüştüm”

“Bende seni öyle. Saat henüz on, iki saat daha uyuman gerekmiyor muydu senin?” genelde geç kalkardı.

“Bir rüya gördüm sonra da uyuyamadım, sende gördün mü diye sorayım dedim. Ne de olsa peşimizde büyük bir lanet var ve rüyalarımız çoğunlukla kâbus veya bir mesaj oluyor.” Haklıydı ve bu gerçekten yorucuydu.

“Uyumadım o yüzden görmedim. Ne gördüğünü söyleyecek misin artık, yine ne oluyor?”

“Emir amcayı gördüm yanında sakallı uzun biri vardı ona ‘sence ne kadar vaktimiz var’ diye sordu o da ‘çok yok gibi görünüyor’ dedi” ve yatağımın ucuna oturup yorganın altına girdi ve bana şirince baktı, beni bir şeye zorlayacaktı ama tahmin edemiyordum neyse ki beni çok bekletmeden eteğindeki taşları döktü.

“Bence gidip bir bakmalıyız” Miray’ın hiç beklemediği bir şekilde ani bir tepkiyle “iyi hadi gidelim” dediğimde gözlerine inanamadı “Şimdi mi? Bari kahvaltı yapsaydık” dediğinde kolunu cimcirdim “ne yemeyi Miray oradakilerin başı dertte olabilir. Bir zamanlar annemin halkıydı bunu ona borçluydum.

Laviyaya gittiğimizde şaşkındım ilk defa saraydan bu kadar uzakta ışınlanmıştım. Etrafta göz gezdirdiğimde ilerde bir su sesi duyduğumda Miray’a sesin geldiği yönü işaret ettim. Laviyada sular ilk savaştan kısa süre sonra kurumuştu belki de bu hariçti.

“Duyuyor musun? Bu hiç normal değil” sese doğru ilerledik ve suyu gördüğüm anda aklıma gelen şey üzerin suya eğildim ve gözlerimi kapattım.

“Ne yapıyorsun?”

“Annemin öğrettiği büyüyü hatırlıyor musun? Emir amcamla birbirimize bağlıyız, birbirimizi izleyebiliriz tabi sadece su yoluyla. Emir amcam neredeyse böylelikle görebiliriz ve böylelikle neler olduğunu anlarız.”

“Hemen yap o zaman” az önce açtığım gözlerimi tekrar kapattım ve odaklandım sağ elimde suyun içinde daire çiziyordu. İçimden bazı büyülü sözler söyledikten sonra sustum ve elimle daire çizmeyi bıraktım.

Büyü işe yarıyordu, artık her şeyi Emir amcamın gözünden görüyordum, bulanıktı ve odaklandıkça görüntü giderek netleşiyordu.

Miray dikkatimi dağıtmasaydı daha net görebilecektim, ani bir refleksle Miraya döndüğümde gözleri irileşmişti ve suyu işaret ediyordu. Suya döndüm ama hiçbir şey yoktu tekrar Miraya döndüğümde sonunda konuştu “ sen sözleri söyledikten sonra bir hareketlilik oldu”

“Olabilir Miray, bu bir havuz değil ki. İzin ver şu büyüyü tamamlayayım” gözlerimi kapattım ve aynı sözleri tekrarladığımda bu sefer Miray kolumu o kadar kuvvetli ittirdi ki düşecek gibi oldum ama gözerimi açmadım ve büyüye devam ettim.

Az önce ne gördüğümden emin değildim ama şu an tamamen suyun altını görüyordum Emir amcamın sudaki işini sorgularken izlediğim gözler yüzeye doğru çıktı, Miraysa beni dürtmeye devam ediyordu. Gözler yüzeye çıktığında etrafı inceledi ve gördüğüm şey karşısında kaşlarımı kaldırdım izlediğim gözlerle Miray ve beni izliyordum.

Görüntünün kaybolmaması için gözlerimi açmadım ve izlediğim gözler daha da yaklaştı, artık nerdeyse dibimdeydi. Ve Miray vurmaktan kolumu morartmak üzere olduğu için artık gözlerimi açmalıydım. Gözlerimi açtığımda siyah dalgalı saçlı ve çok güzel çilleri olan birini gördüm. Neredeyse burun burunaydık istemsizce nefesimi tutuyordum geri çekilmek için ellerimi kendime destek olarak kullandım ve geri çekildim. Ben geri çekilirken o bana daha da yaklaştı ve “o iyi mi?” diye sordu fısıldarca. Ses tonu dinlendiriciydi.

Üzerimde hissettiğim delici bakışlarından bir an önce kurtulmak için gözlerimi başka tarafa çevirdiğimde Miray “kimden bahsediyorsun?” diye sorduğunda hemen bana döndü ve cevap verdi “şu büyü yaparken görmek istediğin adam”

“Sen… nasıl? Nasıl olabilir benim Emir amcamın gözlerinden görmem gerekiyordu neden senin gözlerinle gördüm?”

“Çünkü ben ona mühürlendim” dediğinde anlamdım ve anlamadığımı anlamış olacak ki “ yani ona âşık oldum, onun için yaratıldım her ne kadar o bunu bilmese de istemese de benim açımdan öyle… Her neyse o iyi mi?”

“Sen ortaya çıkmasaydın öğrenecektim” dediğimde geri çekildi ve “tekrar yap” dedi

“Sen neden yapmıyorsun?” Mirayın sorusuna göz devirdiğimde içten içe en saçma anlarda nasıl bu kadar saçma sorular sorabildiğini merak ediyordum.

“O büyüyü bilmiyorum, zaten pek bilen de olmaz.” Saçlarını arkaya attı ve bana dönüp Sen kimden öğrendin?” diye sorduğunda annemden öğrendiğimi söyledim.

“Annen sayılı kişilerden o zaman kim? Tanıyor muyum?”

“Tanıyorsundur annem eski kraliçe Aşkım” gözlerimin dolmasını engellemek için bakışlarımı yukarı kaçırdım.

“O çok güçlüydü ve çok iyi bir lider olmuştu. Onun için gerçekten çok üzüldüm.”

Kafamı dağıtmak için elimi suya daldırdım ve küçük daireler çizmeye başladım, giderek büyüyorlardı. Gözlerimi kapattım ve odaklandım, sözleri söyledim.

Önce etraf kapkaranlık oldu sonra giderek karartı yok oldu ve kulağıma gürültüler doldu.

“Ay bu gece çok güzel değil mi?” karşımda Arın’ı görünce afalladım.

“Öyle”

“Beni durdurmaya geldin Emir. En güçlü büyülerle o anahtarı koruyorum onu asla isteğimle size vermeyeceğim ve bildiğin üzere ölmediğim sürece de benden almanız imkânsız. Beni durdurmanın tek yolu” durakladı ve devam etti “savaşta karşımda olmandır. Karşımda ol ve bana karşı oyna sevgilim.”

“O kimdi?” dedi denizkızı şoka uğramış bir halde. Bir yandan da gözleri dolmuştu her an ağlayacak gibiydi.

“Arın. Kraliçe. Onu nasıl tanımazsın? Dur bir dakika sende m, büyü yaptın nasıl görebildin?”

“Zihnini okudum. Anahtarı Arın mı çaldı?” başımı salladım.

“Bilmiyor muydun?”

“Anahtarın çalındığını biliyordum” yüzündeki üzgün mimiklerini sildi ve devam etti. “Bizim kraliçemiz farklıdır, yeryüzüne karışmaz. Ne vampirler ne de başka yaratıklarda bize karışamaz” açıklamasından sonra kolumu sıkan Miray’a döndüm “Neden bahsediyorsunuz anlamıyorum ama şu an bizim dışımızda herkes saraya gidiyor olmalı ejderhaları görmüyor musun?” haklıydı gitmeliydik.

Gitmek için ayaklandığımda denizkızı konudan bağımsız olarak “sevgililer mi?” diye sordu. Başıyla onu onaylayan Miraya dönüp “bunu o yaptı yazar peşimizi bırakmayacak Miray. Annem dememiş miydi bu büyüyle hem Emir amcamın

BURAYA BAK kızlar denizkızından öğrensin anahtar olayını

2.BÖLÜM ÖL YA DA ÖLDÜR- YALANCILAR VE İMKÂNSIZLIKLAR

Biz sarayı bulana kadar Laviya ciddi kayıplar vermişti bile. Her yerde cesetler vardı. Bu kalabalıkta tanıdık bir yüz için her şeyi yapabilirdik.

Üzerimize gelen vampirlerden kıvrak hareketlerle kaçıyorduk. Mızraklarla gelen satirlerin başta üzerimize yürüdüklerini düşünüp korksakta aslında onların da bizim tarafımızda olduklarını arkamızdaki üç sireni öldürdüklerinde anlamak zor olmamıştı.

Daha önce böyle bir ortamda bulunmadığımız için ne yapacağımızı bilmediğimizden sadece üzerimize gelen yaratıklardan kurtuluyorduk. Biz saldırmıyorduk çünkü hangisi bizim tarafımızdaydı bunu bilmiyorduk, kendi tarafımızdan birinin canını almak istemezdik. Sarayın etrafında bazı satirleri kurtarıyorduk çünkü satirler vampirler ya da sirenler aksine birbirlerinden asla ayrılmazlardı. Savaş çok büyüktü ya Arın dışında herkes ölecekti ya da Arın ölecekti bu basit bir matematikti.

Tabi ki herkesin isteği ikincisiydi, öyle olup olmayacağınıysa herkes bilincindeydi. Bu bile bile ölüme gitmekti ama başka şansları da yoktu. Sarayın içine girmek pek zor olmamıştı çünkü herkes dışarıdaydı. Arın ve birkaç muhafızıysa içeride olmalıydı çünkü Arel’e savaş açmıştı ve kendini dinlendirmeliydi.

Sarayın içi dışarıya göre daha güvenliydi, kısmen, en azından ejderhalar ve mızraklar yoktu yanlışlıkla küle dönmeyecek, mızraklanmayacaktık. Nedenini anlayamadığımız şekilde içerisi aniden kalabalıklaşmaya başladı ve sonunda Emir amcamı gördüm, o bizi görmemişti bu yüzden biz birkaç vampiri ve sirenin arasından geçtikten sonra ona ulaştık.

Bizi gördüğüne şaşırmasını umuyordum ama o tepki vermek yerine ellerimize birer mızrak tutuşturdu ve “umarım büyüler üzerine çalışmışsınızdır” dediğinde gerilmiştim çünkü üzerimde bir baskı hissediyordum, o bize güveniyordu bunu gözlerinden anlamıştım. Sadece o değil söz verdiğimiz gibi hikâyesi yarım kalan tüm sevdiklerimiz için bu hikâyeyi mutlu bitirtecektik ama sanırım sonra doğru ilerliyorduk ve sözümüzü tutamayacaktık. Çok sevgili yazar lütfen acı bize böyle ölmek istemiyorum.

Emir amcanın peşinden bir an olsun ayrılmıyorduk arkasını kolluyorduk. Onu göreli on dakika bile olmadan on beş yaratık bizim yüzümüzden ölmüştü bile. Bu tür şeylere alışık değildik ve ikimizinde yüzü kireç gibi olmuştu, bizi fark eden Emir amca “beni takip edin” diyerek bizi peşine taktığında nereye gittiğimizi anlamıştım. Depoya, kan deposuna.

Birazdan burada içecek bulmak zorlaşacaktı herkes bunun bilincindeydi ama hiç kimse insanlar gibi açgözlülük yapıp başkalarının hakkına göz dikmiyordu. İçeceklerimizi içmek için beş dakika depoda kaldık bizim dışımızda iki vampir daha vardı ama kısa süre sonra çıktılar, çıktıklarında Miray “mühürlenmek ne demek” diye sorduğunda amcam afalladı ve anlamak ister gibi sağ kaşını kaldırdı.

“Burada neler oluyor?” mantıklı sorumla konuyu değiştirebilmiştim.

“Arın Arel’e savaş açtı, yaratıcı olmak istiyor. Bizde onu durdurmak için uğraşıyoruz” dediğinde sesinde güvensizlik vardı neler olacağını biliyor gibiydi.

“Sizin nasıl haberiniz oldu da geldiniz? Buraya gelmeyeli uzun zaman olmuştu” dedi nefes nefese kalarak.

“Çok şiddetli gök gürültüsü vardı, ikimizde uyuyamadık içimizde bir sıkıntı vardı, sanırım buymuş” içeri dalan onlarca vampir bizim artık dışarı çıkmamız gerektiğinin göstergesiydi. Dışarı çıkıp umarsızca savaşmalıydık kural basitti: ÖL YA DA ÖLDÜR!…

Zihnimde bir sesle uyandım "Umut Varisi, Laviya, Nöralivya ve Dünya arasındaki dengeyi korur. Kızın Umut Varisi mi Ölüm Varisi mi olduğunu zaman belirleyecek. Buna sen bile engel olamayacaksın kraliçe” bu sesin kime ait olduğunu bilmiyordum ama bunları söylediği kişi annemdi, annem Arel’le konuşmuş olmalıydı. Umut varisinin ne demek olduğundan emin değildim ama ölüm varisi olmak istemediğimden emindim.

Yavaş yavaş kendime gelirken zihnim gördüğüm rüyanın etkisindeydi. Ölen, parçalanan, mızrakla karnı açılan, yanan birçok cesetle burun burunaydım elimde nasıl kullanılacağını bile doğru düzgün bilmediğim bir mızrakla birlikte Emir amcamla yaratık öldürüyorduk. Bunu atlatmam biraz zaman alacak gibiydi çünkü cesetler ve gördüğüm kanlar o kadar gerçekti ki orada olduğuma yemin edebilirdim.

Yataktan kalktığımda midemin bulanmaya başlamasına karşın ağzımda berbat bir tat hissediyordum mutfakta kahvaltı yapan Miray’ın yanına oturdum ve çok garip bir rüya gördüğümü söylediğimde “bende bir denizkızı gördüm” diyerek anlatmaya başladığında benimde onu gördüğümü hatırladım.

“Nasıl aynı şeyi görebiliriz ki?” diye sorduğumda kendi soruma cevap verirken Mirayda bana katıldı ve aynı anda xxxdzzz dedik. Elbette bu mümkündü aynı rüyayı görmüş olabilirdik.

Miray, rüyasını anlatırken şarjı her an bitmek üzere olan telefonum titrediğinde hızlıca elime aldım genelde böyle durumlarda xxxdzzz bizi izleyip anında duruma el atardı.

Ve bingo!..

xxxdzzz sizi bir gönderiye etiketledi.

Bölüm sonu

14 yorum