Kıtlık Çağı — 920. Yıl
Sabahın ilk ışıkları, taş duvarların arasından süzülerek köyün dar sokaklarına düştü.
Fırınların önünde ekmek bekleyen insanlar, çeşmeden su taşımaya çalışan kadınlar ve çamurlu yollarda yük taşıyan atlar… Köy, her zamanki gibi güne yoksulluğun içinde uyanmıştı.
Ancak köyün yukarısındaki büyük malikânede hayat bambaşkaydı.
Yüksek taş duvarlarla çevrili bahçede hizmetçiler çoktan işe koyulmuştu. Ahırlardan at kişnemeleri geliyor, mutfaktan yükselen yemek kokuları avluya yayılıyordu. Malikânenin sahibi, çevredeki toprakların büyük bölümünü elinde tutan varlıklı bir adamdı. Onun için köydeki insanların yaşadığı sıkıntılar, çoğu zaman yalnızca hesap defterindeki rakamlardan ibaretti.
Tahir, gün doğmadan ahıra gelmişti.
Önce atların yemlerini dağıttı, ardından sulukları temizledi. Bir atın ayağındaki yarayı fark edince diz çöküp dikkatlice inceledi. Hayvan huzursuzca kıpırdandı ama Tahir sakin sesle konuşarak onu yatıştırdı.
“Dur bakalım. Canını yakmayacağım.”
Yarayı temizledikten sonra ayağa kalktı ve ellerini eski pantolonuna sildi. Daha yapması gereken onlarca iş vardı. Bahçedeki çitlerden biri onarılacak, kırılan bir kapı menteşesi değiştirilecek, akşama kadar da odunlar taşınacaktı.
Karşılığında aldığı ücret, kendi karnını doyurmaya bile güç yetiyordu. Yine de şikâyet etmezdi. Başını sokabileceği bir yeri ve her sabah yapabileceği bir işi vardı. Şimdilik bunlar ona yetiyordu.
En azından öyle düşünüyordu.
Öğleye doğru, bahçenin taş yolunda ayak sesleri duyuldu.
Malikânenin kızı, yanında bir hizmetçiyle bahçeye çıkmıştı. Üzerindeki elbise, Tahir’in bir ayda kazanabileceği paradan daha pahalı görünüyordu. Buna rağmen yüzünde babasının evindeki diğer insanlarda pek rastlanmayan bir sadelik vardı.
Tahir, elindeki sepeti taşırken onu fark etti. Bakışlarını hemen işine çevirdi. Onun gibi bir adamın, malikânenin sahibinin kızına uzun uzun bakması bile yanlış anlaşılabilirdi.
Tam o sırada genç kadının taşıdığı küçük meyve sepeti elinden kaydı. Birkaç elma taşların üzerinde yuvarlanarak Tahir’in ayaklarının dibine geldi.
Tahir eğilip elmaları topladı.
“Buyurun.”
Genç kadın sepeti alırken gülümsedi.
“Teşekkür ederim. Bugün her şeyi elimden düşürüyorum.”
Tahir hafifçe gülümsedi.
“Bazen olur.”
Kadın, onun yüzüne dikkatle baktı. Tahir'in elleri nasırlı, giysileri eskiydi. Buna rağmen konuşmasında ne bir kabalık ne de kendisini küçük gören bir eziklik vardı.
“Adın ne?” diye sordu.
“Tahir, hanımefendi.”
“Benim adımı biliyorsun, değil mi?”
Tahir başını eğdi.
“Elbette.”
“Öyleyse bana her seferinde hanımefendi demek zorunda değilsin.”
Tahir cevap vermeden önce tereddüt etti.
Genç kadın yeniden gülümsedi.
“Her şey görev olmak zorunda değil, Tahir.”
Sonra hizmetçisiyle birlikte bahçenin öteki tarafına yürüdü.
Tahir, elindeki boş sepete birkaç saniye baktıktan sonra işine döndü. Küçük bir konuşmaydı yalnızca. Birkaç cümleden ibaretti.
Ama o gün, uzun zamandır ilk kez kendisini yalnızca bir işçi olarak görülmeyen biri gibi hissetmişti.
Akşam olduğunda malikânenin kapıları kapandı. Hizmetçiler odalarına çekildi, ahırdaki atlar sessizleşti. Tahir ise kendisine ayrılan küçük odada, çatlamış tahta masanın başına oturdu.
Penceresinden uzakta kalan köyün ışıkları görünüyordu.
Bir gün bu hayattan kurtulabileceğini düşündü. Kendisine ait küçük bir evi, kimsenin emri altında olmadan çalışabileceği bir işi olabilirdi. Belki bir gün sevdiği kadınla aynı sofraya oturur, sabahları korkuyla değil umutla uyanırdı.
Bunlar büyük hayaller değildi.
Tahir yalnızca sıradan bir hayat istiyordu.
Fakat bazı insanların kaderi, kendi ellerinde olmayan kararlarla değişirdi.
Ve Tahir henüz bilmiyordu ki çok yakında, adını bile bilmediği bir suçlamayla karşı karşıya kalacak; onu tanımayan insanlar hakkında hüküm verecek, hayatını elinden alacak ve geriye dönüşü olmayan bir yola sürükleyecekti.
O gece uykuya dalarken hâlâ bir insandı.
Karanlık henüz ona ulaşmamıştı.