💫we were born to die 💫
Sesler
Sesler. Yine sesler. Her zaman beni takip eden o sessiz çığlıklar. Kafamın içinde, karanlığa mahkûm bir odada oturup bana aynı ışığı sunuyorlar—cehennemin ateşinin parlaklığını. Ne acı ki o ışık kör etmiyor, bilakis görmemi sağlıyor. Görmemi sağladıkça mahvediyor.
Açtım işte gözlerimi. O yatakta, uyumamak için yattığım yatakta, yine açtım. Alarmım çalıyordu. Beni uyandırmak için değil, uyanık olduğumu hatırlatmak için. Ne garip değil mi? Uyanmamak için giriyorsun yatağa, ama bir yandan da kuruyorsun alarmı. Ne alçakça bir tezat. Tıpkı benimle varlığım arasındaki o kopmayan bağ gibi. Kaçtıkça yaklaşan, sustukça çoğalan.
Karşısındayım yine. Kendimi en uzak hissettiğim, en nefret ettiğim, ama bir türlü vazgeçemediğim şeyin karşısında. Gerçekten bu kelimeleri hâlâ söylüyor muyum? diye geçirdim içimden. Ama yalan sayılmaz. Neticede buradaydım. Onunlaydım.
Ona çok şey katmıştık.
Bembeyaz, cam gibi parlayan bir cilt. Keskin hatlara sahip, adeta bir heykeltıraş elinden çıkmış çene. Kemikli, yorgun bir yüz. Özenle, her ay giderek tonla para dökülen dişler. Saatlerce uğraşılarak şekillendirilmeye çalışılan saçlar—şu an biraz dağılmıştı, evet, ama o yine uğraşıp mükemmel hale getirecekti. Fakat bu haliyle bile çok güzel duruyordu.
Lakin aldanmayı bırakmıştım artık. Zira bu güzellik bir seraptı. Bunu biliyordum. Çünkü kişiyi en iyi, kendinden başka kim tanırdı?
Aynada bir süre daha durdum. Kendime baktım. Derin bir nefes çektim—içime doldurduğum o boşluğu hissetmek için belki de. Sonra duşa girdim.
Soğuk su. Saçlarımdan ayaklarıma kadar inen o keskin iplikler. Akan suyla birlikte bedenimin yeniden temizlenmesi… Bu, atlayamayacağım bir durumdu. Zaten kendi kirliliğimin kol gezdiği bir yerde, bedenimin de kirli olması, kokuların gerçek kaynağını ele verirdi. Buna izin veremezdim.
Hazırlanmaya başladım. Bir yanda kahve yapıyordum, diğer yanda üstümü giyiyordum. Sanırım sevdiğim tek rutinim buydu: kıyafetlerimi seçmek. Onlardan kombinler yapmak. Kendimi giyinirken yeniden icat etmek—oysa içimde hiç değişmeyen bir çöl vardı.
Yürüyorum. Gözlerim yerde. Taşlı, bozuk, yer yer çatlamış bir yol… Tıpkı benim hayatım gibi. Sağa sola bakıyorum: Bahçeler, ağaçlar, yeşillikler. Herkesin kendi alanında birazı var. Biraz toprak, biraz huzur, biraz nefes. Ama ben hep bu yoldayım. Hep bu taşların, bu çukurların arasında. Ne bir bahçem var, ne bir ağacım. Yürüdükçe ayaklarım acıyor, ama duramıyorum çünkü duracak yerim yok.
Bazen bir rüzgâr esiyor, uzaktan bir ağacın yaprağı düşüyor önüme. Yeşil, taze… Ama o yaprak bana ait değil. Başka bir bahçeden, başka bir hayattan savrulup geldi. Bir an alıyorum elime, bakıyorum. Güzel işte. Ama ne kadar? Birkaç saniye sonra ya rüzgâr alıp götürecek ya bir ayakkabının altında ezilecek. O yaprak bu yolun değil. Ben bu yolun.
İşte bu yüzden değersizim. Çünkü benim toprağım yok. Benim köküm yok. Herkes bir yere ait, herkesin bir bahçesi var, birazcık da olsa. Kiminin çiçeği var, kiminin gölgesi. Benimse sadece bu bozuk kaldırım, bu çöp kokan sokak, bu kimsenin durup bakmadığı çukur. Ve en kötüsü: Bazen bir yaprak düşüyor önüme, bir an “belki ben de” diyorum. Belki ben de bir bahçenin parçası olabilirim. Ama yaprak çürüyor, ben yürümeye devam ediyorum. Çünkü bu yol bitmiyor. Ve ben hep bu yolda kalıyorum. Ne bir ağaç büyüyor içimde, ne bir çiçek açıyor. Sadece taşlar, tozlar ve uzaktan gelen o yeşilliklerin hasreti. Ama o yeşillikler başka hayatlara ait. Bana düşen sadece bakmak. Ve unutulmak.
Derken gözüm yine o çöp kutusuna takılıyor. Kenarda öyle pis, öyle iğrenç duruyor. Herkes biliyor orada olduğunu. Ama bir an düşünüyorum: Dışını değiştirseler, rengârenk boyasalar, bir sanat eserine çevirseler… İnsanlar yine de ona dokunmak ister mi? Bakarlar, belki “ne güzel” derler, ama yaklaşmazlar. Çünkü bilirler: Dışı ne kadar süslü olursa olsun, içi yine çöp, içi yine pislik. Ne fark eder ki? Güzellik bir kabuk, altı aynı iğrençlik. İşte tam olarak benim gibi. İçimde ne varsa, kimse bilmiyor. Dışımı boyadım, süsledim, pürüzsüz yaptım. Ama içim çöp dolu. Ve fark şu: O çöp kutusunun içini herkes görüyor, kokusunu alıyor, uzak duruyor. Benim içimi gören yok. Bu yüzden belki biri yanıma gelir, belki “ne güzel” der. Ama bilse… Bilse içimde ne biriktiğini, dokunur muydu? Asla.
Yürümeye devam ediyorum. Ayaklarımın altındaki taşlar, çukurlar, çatlaklar… Hepsi benim. Yeşillikse hep başkasının. Bir ara bir yaprak daha düşüyor önüme. Eğilip alıyorum. Sonra fırlatıp atıyorum. Zaten ne fark eder ki? O yaprak da ben de gelip geçiciyiz. Ama o en azından bir ağacın hatırası. Benimse hatırlayanı bile yok. Sadece bu bozuk yol, bu çöp kutusu, bu tiksindiğim yüzüm ve içimi kimsenin bilmediği o derin çukur. Güzellik sadece dışarıdan bakanların yalanı. İçeride her şey aynı pislikte boğuluyor. Ve ben bu pisliğin içinde, bir çöp kutusu gibi, olduğum yerde çürüyorum. Ama kimse bilmiyor. Kimse bilmesin zaten. Bırakın baksınlar, “ne güzel” desinler. Ben bilirim içimi. Ve bu bilgi, tüm o yeşilliklerden, tüm o bahçelerden daha ağır.
Otobüse bindiğinde, sabahın bu kör saatinde insanların yüzlerine sinmiş o ağır yorgunluğu ve düşüncelerin uyuşuk kıpırtısını hemen fark ettim. Kalabalıktı ama boğucu değil; herkes kendi sessizliğinin içinde bir yerlere gidiyor, kimse kimsenin gözlerinin içine bakmaya cesaret edemiyordu. O da onlardan biriydi işte—bir cismin içinde başka cisimlerle birlikte sürüklenen, hiçliğe doğru giden bir gölge. İnsanların ne düşündüğünü merak etti: Belki birisi akşamdan kalan tartışmayı tekrar ediyordu içinde, belki biri yarım saattir aynı telefon ekranını kaydırıp duruyordu, belki biri sadece uyanık kalmaya çalışıyordu. Düşünceler, tıpkı şehrin kendisi gibi, birbirine giriyor, çıkıyor, hiçbir yere varmadan tükeniyordu.
Derken ensesinde bir sıcaklık hissetti. Keskin, hafif, ama ısrarcı. Bir bakıştı bu—ne merhametli ne düşmanca, sadece orada duran, üzerinde duran bir bakış. Yavaşça başını çevirdi. Cam kenarında, omuzlarına dökülen dağınık saçlarıyla bir kız, ağzının kenarında hafif bir sırıtışla ona bakıyordu. Göz göze geldiklerinde ise, kız hemen kaçırdı bakışlarını, dışarıya, akan sokaklara, hiçliğe çevirdi yüzünü. Belli etmemeye çalışıyordu—boynunun kasılmasından, yanağının ucuna vuran anlık kızarıklıktan anlaşılıyordu.
Peki neden? diye düşündü. Neden bakıyordu ki ona? Yüzünde ne bulmuştu? Keskin hatlarını mı? Şu özenle yapılmış ama hiçbir zaman yeterli olmayan dişlerini mi? Yoksa sadece, ayakta durmayı başaran bir beden miydi bakanı cezbeden? İçinden garip, soğuk bir tiksinme dalgası geçti. Kendini düşündü—kendini seyreden birinin gözünde nasıl göründüğünü. Ve bu düşünce bile onu bulandırdı.
Bakışlarını cama çevirdi.
Dışarıda trafik ağır ağır kıpırdıyordu. Otobüs bir alt geçide saplandığında, ışıkların o sarı, ölü floresanı yüzleri bir anlığına aydınlattı, sonra yeniden griye gömdü her şeyi. Camdan baktıkça, insanları izledi: Kimi koşuyordu, kolu havada bir taksi çevirmeye çalışarak; kimi elindeki kahveyi dökmeden yürümeye çalışıyor, adımları sabırsız ve gergindi; kimi cep telefonuna bakarak yürüyor, ekrandaki haritanın peşinden bir köleye dönmüştü. Hepsi bir yere yetişmeye çalışıyordu. Hepsinin bir hedefi, bir acelesi, bir “geç kalma” korkusu vardı. Ama nereye? diye sordu kendi kendine. Nereye bu telaş? Yarın yine aynı yere yetişmeye çalışmayacaklar mıydı? Dün yetiştikleri şey bugün ne ifade ediyordu?
İşte o an, içinde yıllardır susturmaya çalıştığı o soğuk, keskin gerçeklik yeniden su yüzüne çıktı: Her şey anlamsızdı. Bu koşuşturma, bu yorgunluk, bu dişlerini sıkarak sürdürdüğün var olma çabası... Hiçbiri, ama hiçbiri gerçekten bir yere varmıyordu. Peki onları ayakta tutan neydi? Neden hâlâ kalkıp giyiniyor, otobüse biniyor, gidiyorlardı?
Umut. O yalancı, sinsi, tatlı fısıltı.
Umut, dedi içinden, kendini kandırmaktan başka bir şey değil. İnsanların beynine yerleşmiş küçük bir parazit gibiydi—her şey çöktüğünde, her kapı yüzüne kapandığında, “belki” diye fısıldardı. Belki yarın daha iyi olur. Belki bu sefer farklı olur. Belki benim için de bir yer vardır. Oysa yarın asla daha iyi olmazdı. Yarın, bugünün tekrarıydı. Ve her tekrar, umudun her fısıltısı, aslında bir ihanetti; insanın kendi aklına, kendi gözlerine, kendi bildiği gerçeklere ihaneti. Çünkü görmek isteyen görürdü: Her şey aynıydı. Acı aynıydı, yalnızlık aynıydı, şu alt geçitte yürüyen herkesin gözlerindeki boşluk aynıydı. Umut sadece o boşluğun üzerine gerilmiş incecik bir perdeydi; bir rüzgârda yırtılacak kadar narin, bir seste dağılacak kadar sahteydi.
Derin bir nefes aldı. Camın buğusuna parmağını bastırdı, bir şey çizmek ister gibi, ama vazgeçti. Çünkü çizecek bir şey yoktu. Hiçbir şey yoktu.
Ve otobüs, o kalabalık ama sessiz, koşuşturan ama hiçbir yere varmayan otobüs, alt geçidin loşluğundan çıkıp yeniden güneşe kavuştuğunda, gözlerini kıstı. Işık bile anlamsızdı. Sadece yakıyordu. Tıpkı umut gibi.
Üniversiteye varmıştı. Yürüyordu kendi fakültesine doğru, adımları yorgun ama alışkanlık kadar keskin. Tam yolun yarısında, çalılığın kıyısında kıvrılıp yatan bir kedi gördü. Öyle sıradan, öyle çaresizdi ki—tüyleri matlaşmış, gözleri yarı kapalı, hayata küsmüş gibi. Durdu. Elleri çantasına uzandı kendiliğinden. İçinde her zaman mama taşırdı. İlk başlarda bunu kendi mükemmel imajına bir tuş eklemek için yapmıştı: “Bakın, ne kadar duyarlı, ne kadar iyi bir insan” dedirtebilmek için. Ama sonra fark etti ki, bu eylemi yaparken artık o hesabı yapmıyordu. Belki de alışmıştı. Belki de en kötü alışkanlık, iyiliğin bile bir rutine dönüşmesiydi.
Paketi açtı, önüne koydu. Kedi tereddüt etti, burnunu havaya kaldırdı, sonra yavaşça yaklaştı. Yemeye başladığında, elini uzattı, tüylerine dokundu. Yumuşaktı. Sıcaktı. İnanılmaz derecede tatlıydı. Kedinin başını okşarken, çevresinden geçenlerin fısıltılarını duydu. “Ne tatlı ya, bak kediyi seviyor.” “Ne kadar güzel bir adam, hem de böyle düşünceli.” Sözler, sırtında gezen bir sıcaklık gibiydi. Hafiften egosunu okşadı—evet, itiraf etmeliydi, hoşuna gitmişti. Dudaklarının ucu belli belirsiz kıvrıldı. Ama hemen ardından o tanıdık, soğuk dalga geldi. Bunun da sahtelik olduğunu hatırladı. Bu sadece bir vitrindi. Kediyi gerçekten kurtarmıyordu; sadece beş dakikalık vicdanını temizliyordu. Kalktı, yürümeye devam etti.
Kulaklığını taktı. Müzik, onun için dışarıya karşı bir kalkandı, bir uzaklaşma aracı. İnsanlarla arasına koyduğu cam bir duvar. Ama asıl önemli olan iç dünyasıydı—müzikle bile o iç dünyadan kaçıyordu. Müzik konusunda bile harika bir imaj yaratmak istiyordu: “Ben sıradan pop dinlemem, benim zevkim derindir.” En sevdiği grubun bateristi, eşine şiddet uygulamış, gruptan atılmış, sonra geri alınmıştı. “En sevdiğim grup buydu, ama bu olaydan sonra bıraktım,” diyordu herkese. Oysaki hâlâ kulağında onların şarkısı çalıyordu. İçine hafif, sızlayan bir suçluluk oturdu. Utandı. Değiştirdi şarkıyı. Yeni şarkının ismi ise ironikti—sanki evren onunla alay ediyor gibiydi: Born to Die. Ölmek için doğmak. İşte asıl gaye buydu, dedi içinden. Geri kalan her şey süslemelerdi. Umudun umudu, iyiliğin iyiliği, nezaketin nezaketi—hepsi yalan. Hepsi, insanın çürüyen özünün üzerine serdiği incecik bir boya tabakası.
Bu düşüncelerle fakültesine vardı.
İçeri kantinden girdi—en kısa yol buydu, aynı zamanda en kalabalığı. Odaya adım atar atmaz, üzerine çöken o ağır bakış kümelerini hissetti. Kimileri kıskançlıkla bakıyordu: “Yine geldi, şu kibirli herif. Ne kadar da kasılıyor öyle, sanki herkesten üstün.” Kimileri hayranlıkla: “Saçlarına bak, yürüyüşüne bak, ne kadar farklı.” Kimileri ise sadece merakla, sorgulayarak, onu çözmeye çalışarak bakıyordu. Tüm bu bakışları fark ediyor, ama ne için olduğunu çok da umursamıyordu. Hatta içinden, küçümseyen bir tebessüm geçiyordu bazen. Çünkü onların ne düşündüğü, onun kim olduğuyla ilgili değildi; sadece yansıttığı şeyle ilgiliydi. Ve o yansıma, zaten tamamen yalandı.
İçeri girdi, üst kata çıktı. Doktora tezliğine—evet, buraya kadar gelmişti işte. Doktorasını yazıyordu. Bitirecek, akademisyen olacaktı. İnsanların gerçekten saygı duyacağı bir iş. Ama o bunu da mükemmel sahteliği için yapıyordu. Saygıyı hak ettiği için değil, saygı görmenin yarattığı o tatlı, zehirli his için. Her zamanki yerine oturdu. Her seferinde erkenden geliyordu. Nedenini kendisi de tam olarak bilmiyordu. Belki bir alışkanlıktı artık. Belki de erken gelmek, geç kalmaktan daha az acıtıyordu.
Eşyalarını çıkardı, masaya dizdi. Hocayı beklerken kapı açıldı. Ve o geldi.
Yıllardır yanındaki kız. Arkadaşı mı? Gerçekten öyle miydi? Ne kadar olmuştu—yedi yıl. Yedi yıl boyunca her gün görmüş, her hafta konuşmuş, her sınavda beraber terlemiş, her çöküşte yanında olmuştu. Ama hâlâ “arkadaşım” diyemiyordu. Çünkü en başından beri her şey çıkar üzerine kuruluydu. Onunla tanıştığında yalnız başına dolanmak istememişti. Bazen dışarı çıkmak, bir kahve içmek, yalnız olmadığını hissetmek—evet, bunlar vardı. Ama daha fazlası vardı: Notlarını kullanmak, projelerden faydalanmak, akademik çevrede birinin olması. Onu, bir araç gibi yanında tutmuştu. Bu düşünce, her seferinde midesini bulandırıyordu. Çünkü bu kadar iğrenç, bu kadar manipülatif, bu kadar göz boyayıcı bir ilişkiyi yedi yıl boyunca sürdürmüştü. Ve en kötüsü, karşıdaki bunu bilmiyordu. Bilmiyordu çünkü o kadar iyi niyetliydi, o kadar temizdi ki, birisinin onu kullanabileceği ihtimali aklının ucundan bile geçmezdi.
Öte yandan işte bu kısım onu mahvediyordu, arkadaşı ona gerçekten iyi davranmıştı. Nazikti. İçten davranırdı. Onun acısını paylaşmaya çalışmış, yaralarını sarmaya uğraşmıştı. Kimsenin ona yaklaşmadığı bir dönemde, o yaklaşmıştı. Anlamaya çalışmıştı. Hatta affetmeye çalışmıştı onu, olduğu her şeyi, yaptığı her iğrençliği. Oysa kendisi kendini affedemiyordu. Kendi içindeki o karanlık o kadar derindi ki, kimsenin eli oraya uzanamazdı. Ama bu kız denemişti işte. Ve bu çaba, içindeki nefreti daha da körüklüyordu. Çünkü biri onu sevmeye çalıştıkça, kendinden daha çok tiksiniyordu. Sevgiye layık olmadığını düşünüyordu. Olamayacağını. Yine de, ona kibar ve anlayışlı davranıyordu. Doğal gözüküyordu. Oysa bu doğallık, sahip olduğu en sahte şeydi. Çünkü kendine bile bu şekilde davranmıyordu. Kendine bağırıyor, kendinden nefret ediyor, kendini yerin dibine batırıyordu. Ama dışarıdan öğrendiği, gördüğü, taklit ettiği o sözde doğallıkla ona yaklaşıyordu.
Suçluluk, her gün biraz daha büyüyen bir ur gibiydi. Konuşmak istemiyordu onunla. Kaçmak istiyordu. Ama bir yandan da bırakamıyordu. Artık ne kendine ne bu hayata daha fazla dayanabileceğini bildiği için, ona tutunuyordu. Tıpkı bir sarmaşık gibi—karşısındakine sarılıyor gibi görünüyordu, evet, ama aslında onu kapatıyor, sarıyor, nefesini kesiyordu. Kendi karanlığı, sanki onun ışığını söndürüyor gibiydi. Ve bu düşünce bile yetiyordu, bir kez daha, kendinden nefret etmek için.
Kapı açıldı. Betül içeri girdi—her zamanki gibi, her zamanki samimiyetiyle, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi. Yüzünde o sabah güneşinden bile önce açan gülümseme vardı.
— Günaydın, Kuzey!
Sesi, odanın soğuk floresan ışığını bir anda ısıtıverdi. Kuzey başını kaldırdı, yüzüne bir ifade yerleştirdi—ne tam bir tebessüm, ne tam bir boşluk. Sadece orada duran, karşıdakini kırmayan ama kendini de vermeyen o maskeyi taktı.
— Günaydın.
Betül çantasını yan masaya bıraktı, saçlarını geriye attı. Enerjisi nereden geliyordu? Sabahın bu saatinde, güneş bile tam doğmamışken, o ışıl ışıldı. Kuzey bunu hiç anlamamıştı. Belki de bu yüzden, bir parçası onun yanında olmayı seviyordu—tıpkı bir hastanın penceresinden güneşi izlemesi gibi. Ulaşamayacağını bile bile.
— Naber? dedi Betül, otururken.
— İdare eder, dedi Kuzey. Aynı cevap. Her gün aynı cevap. Betül buna alışmıştı artık, sorgulamıyordu bile.
— Ben de öyle. Uykum var biraz ama neyse. Dün gece geç yattım yine. Bir şeyler okudum, sonra...
Sesi taze çay gibi akıp gidiyordu. Kuzey başını hafifçe eğdi, dinliyormuş gibi yaptı. Dinliyor muydu? Belki yarısını. Diğer yarısı çoktan içine, o karanlık, nemli, loş odasına çekilmişti bile.
Betül bir ara duraksadı, sonra:
— Ben kahve alıcam, dedi. Sonra, sanki tereddüt etmiş gibi, sesi biraz kısılarak ekledi:
— Sen de ister misin?
Kuzey elini uzattı, masanın kenarındaki termosa dokundu. Termos eskiydi, çiziklerle doluydu. Onu taşıması bile bir alışkanlıktı artık—kimseye muhtaç olmamak, kimseden bir şey istememek.
— Var, dedi kısa bir ses tonuyla.
Betül başını salladı. Vazgeçmedi. Işıltılı gözleriyle bir kez daha baktı ona:
— Gel yanıma ya. İneriz kantine birlikte, hava alırız. Biraz dolaşalım.
Kuzey bir an düşündü. Reddetmek için bin bir sebep vardı. Ama en güçlüsü, en kestirmesiydi:
— İstemiyorum, dedi. Sesi ne soğuktu ne sıcak. Sadece kesindi. Betül'ün yüzünde kısa bir gölge dolaştı, ama hemen toparladı. Gülümsedi yine.
— Tamam, madem. Gelmezsen gelme. Ben gidip alıyorum, geliyorum hemen.
Kapı kapandı. Betül gitti.
Ve Kuzey yalnız kaldı.
Elleri cebine gitti. Telefonunu çıkardı, ama açmadı. Gözleri masanın üzerindeki kitaba takıldı. Yeraltından Notlar. Dostoyevski. Okuyordu onu, yine okuyordu. Kaçıncı defaydı bilmiyordu. Her okuduğunda farklı bir yerinden kanıyordu.
Kitabı eline aldı. Sayfaları karıştırdı, rastgele bir yerde durdu. Gözleri, defalarca altını çizdiği bir cümleye takıldı:
"Ben hasta bir adamım... Kötü bir adamım. Çekici bir yanım yok."
Dudakları titredi. Yeraltındaki adam. Kendini yeraltına gömmüş, ışıktan, insanlardan, dokunmaktan kaçan o adam. Ne kadar benziyordu ona. O da kazmıştı kendi yeraltını yıllar içinde—her hayal kırıklığı bir kürek darbesi, her ihanet bir toprak yığını, her sahte gülümseme bir tavan daha alçaltmıştı. Şimdi orada oturuyordu. Karanlıkta. Nemli duvarlara dokunarak. İnsanlar yukarıda yürüyor, gülüyor, kahvelerini içiyor, birbirlerine "günaydın" diyorlardı. Ama o aşağıdaydı. Ve aşağıda olmak, yukarıdakilerden daha çok görmesine sebep oluyordu—onların sahteliğini, koşuşturmalarının boşluğunu, mutluluklarının aptallığını.
Bir başka cümle geldi aklına, ezbere biliyordu:
"İnsanın kendi kendine saygı duyması için en azından bir sır saklayabilmesi gerekir."
Sırları vardı. Çoktu. Ama saygı duymuyordu kendine. Belki de tam tersiydi: ne kadar çok sır, o kadar az insan. Ne kadar az insan, o kadar çok yeraltı.
Bir sayfa daha çevirdi. Yeraltındaki adam, bir ara şöyle derdi:
"Ben şimdi kırk yaşındayım, kırk yaş ise bütün bir hayat demektir; bu en derin bir ihtiyarlıktır. Kırk yıl yaşamak, ölmekten daha iğrençtir."
Kuzey daha kırkında değildi. Ama yine de kendini ihtiyar hissediyordu. Yorgundu. Her şeyden yorgundu. Hayat daha başlamadan bitmişti sanki. Ya da hiç başlamamıştı. Belki de yeraltındaki adamın en büyük yanılgısı, başka bir çıkış olduğunu düşünmesiydi. Oysa yeraltından çıkış yoktu. Sadece daha derine inmek vardı.
Bir an Betül'ü düşündü. Onun ışıltılı gözlerini, samimi "günaydın"ını, kahve ısrarını. Yeraltındaki adamın kitap boyunca anlattığı o kız vardı—Liza. Betül, onun Liza'sı mıydı? Liza da ona yaklaşmıştı. Dokunmuştu. Anlamaya çalışmıştı. Ama yeraltındaki adam ne yapmıştı? Onu itmişti. Aşağılamıştı. Kendi karanlığına boğmuştu. Çünkü ışık acıtıyordu. Işık, yeraltında yaşayan birinin gözlerini yakardı.
Kitabı kapattı. Bir süre öylece oturdu. Sonra termostan bir yudum kahve aldı. Soğumuştu. Acıydı. Tıpkı kendisi gibi.
Betül'ün gelmesini beklerken, içinden bir ses fısıldadı: "Sen de onu mahvedeceksin. Tıpkı her şeyi mahvettiğin gibi."
Kuzey gözlerini kapattı. Nefes aldı. Ve hiçbir şey hissetmemeye çalıştı.
Çünkü hissetmek, yeraltında yaşayan bir adam için en büyük lükstü. Ve en büyük lanetti.