Ne oluyor lan burada!"
Yerimden sıçrayarak açılan kapıya baktım. Karaya bürünmüş gözlerinden öfke taşan bir adam içeriye girdi. Sinirlendiği kasılan yüz hatlarından belli oluyordu. Gelen adamın sesini duymalarıyla beraber içeride kısa süreli bir sessizlik oluştu.Benim olduğum tarafa hiç bakmadan direkt Çelik ve dövdüğü adamlara döndü. Çelik, Celil'in yüzüne geleceğini tahmin ettiğim bir tekme savurunca Celil ellerini yüzüne siper ederek kendini korumaya çalıştı fakat bu hareket ellerinin de zarar görmesi dışında hiçbir işe yaramamıştı. İnşallah kırılmışlardır.
"Piç herifler!" Çelik bunu söylerken kesik kesik nefesler alıyordu. "Çelik!!" Dedi az önce içeriye giren adam hiddetle."Kes şunu!" Arkasına döndü ve ona emir veren adama baktı Çelik. Her şeyi anlatacağını sanmıştım fakat hayır birbirlerine bakmaktan başka bir şey yaptıkları yoktu. Niye öyle durduklarını anlamamıştım ama bulunduğum açıdan bakıldığında sadece iki garip insan bakışıyormuş gibiydi.
İsmini bilmediğim adam ellerini yumruk yaptı ve yavaşça kafasını sol tarafına çevirdi.
Benim olduğum tarafa.
Gözleri beni bulduğunda harelerinde anlamlandıramadığım bir duygu geçti; ürperdim.
Daha sonra yerde yatan adamlara döndü bakışları ve ben tuttuğum nefesimi bıraktım. "Doğru mu anladım?" Ona bakmıyordu ama sözlerinin Çelik'e olduğunu anlamıştım. "Bu adamlar sevdiğime mi dokundular?" Sorudan çok teyit eder gibiydi. Bir dakika ne?! Sevdiğime mi dedi o? Yanlış duydum değil mi çünkü böyle bir saçmalık olamaz. Yaa ben bu adamın bırak kim olduğunu bilmek hayatımda daha önce hiç görmedim bile. Yoksa... Yoksa psikopat bir platoniğim mi var benim..? Hayır istemiyorum.
Tekrar onlara baktığımda Çelik başını salladı ve "Doğru anlamışsın" dedi soğuk, dümdüz bir sesle.
Adamın gözlerinde anlamlandıramadığım
bir pırıltı geçti. Ben onun da adamlara yürüyüp döveceğini sanarken bir anda belinden çıkardığı silahla hiç sorgulamadan Celil'in kafasına sıktı. Etrafa saçılan kan midemi bulandırmıştı. Gözlerimi tekrar sıkıca kapatırken korkudan Çığlık atmıştım. Odanın içinden ikinci bir kurşun sesi gelmesiyle daha büyük bir çığlık daha attım. Daha yeni duran gözyaşlarım tekrar akmaya başlamıştı.
"Arabayı hazırlayın Eve gidiyoruz!" Diye emir verdi. Birileri bir şeyler söyledi başka birileri cevap verdi ama Hâlâ silah sesinin etkisinde olduğum için ne dediklerini anlamadım. İlk defa bu kadar yüksek bir ses duymuştu kulaklarım. O adam gözlerini dahi kırpmadan öldürmüştü onları. Aklıma geldiği an ağlamalarım şiddetleniyordu.
Bağlı olan ellerimin gevşediğini hissettim. Gözlerimi açmadan, korkuyla, başına gelecek şeyi beklemeye koyuldum. İpler ayaklarımı da özgür bıraktığında korkum hat safhaya ulaşmıştı. Bacaklarımın altına bir çift el değdiğinde hızla kendimi geri çektim. Ani hareketim sandalyeden düşmeme sebep oldu ve korku dolu bir kaç ses çıktı dudaklarımın arasından. Başımı eğdim ve "Dokunma bana" diye yalvarmaya başladım titrek çıkan sesimle. Olduğum yerden kendimi sürüyerek geriye doğru gitmeye başladım. Sırtımın sertçe bir yere çarptığında daha fazla gidemeyeceğimi anladım çünkü bir duvara çarptığımı gözlerim kapalıyken de anlayabiliyorum. "Tamam sakin ol. Kimse sana dokunmayacak." Diyen sesin sahibi o caniydi. "Korkmanı gerektirecek bir şey yok sadece seni buradan çıkarmamız gerek." Düşününce gerçekten korkmamı gerektirecek hiç bir şey yok. Sonuçta kim olduklarını bilmediğim bir grup kafası çatlak adamlar tarafından kaçırılmadım ya da iki şerefsiz tarafından tecavüze uğramak üzere falan da değildim veya ne biliyim bana sevdiğim diye hitap eden bir adam gözümün önünde birilerini öldürmemişti. Yani evet hiç korkacak bir şey yoktu ortada.
"Oradan kalkman lâzım"
Başımı "Hayır" anlamında iki yana salladım.
"Kalmazsan buradan gidemeyiz."
Omuz silktim.
Karşımda sabır ister gibi aldığı derin nefesini hissettim. "Kızı biraz kendi halinde mi bıraksak?" Bunu söyleyen Çelikti. "Hayır şimdi gideceğiz." Her şey anlamadığım kadar hızlı gerçekleşti; Bacaklarımın altından bir el geçti ve kendimi zeminden ayrılırken buldum. Gözlerimi refleksle açtım. O adamın kucağındaydım. Bana dokunulmasından rahatsız olduğumu biliyordu ama bu umurunda değilmiş gibi beni kucağına almış koridorda emin adımlarla yürüyordu. Ellerimle göğsünden ittirerek kendimi ondan kurtarmaya çalıştım ama bu hareketim karşısında beni daha da sıkı tutmaya başladı. "Bırak beni İnmek istiyorum." Dedim içimde kalan küçük bir cesaret kırıntısyla. "Rahat dur." Sesi sert çıkmıştı. İçimdeki ses ona itaat etmemi söylese de onun kucağında olmak çok rahatsız hissetiryordu bu yüzden yerimde daha da çok kıpırdanarak ondan kurtulmaya çalıştım. "Rahat dur dedim sana!" Sesi irkilmeme neden oldu.
"Tamam bırak beni . Kendim yürüyebilirim."
beni duymazdan gelip yürümeye devam etti. "Bırak dedim"
"Rahat dur dedim." Otoriter sesi söylediklerimin üzerinde pek bir tesiri olmadığının kanıtıydı. Sol gözümden bir damla yaş aktı.
Yaklaşık 10 dakikadır arabaya binmiş, beni götürecekleri yere doğru gidiyorduk. Karşıma hâlâ adını bilmediğim o adam geçmişti. Arada bana bakıyor,daha sonra tekrar yola bakıyordu. Ben ise arabanın ona en uzak olan köşesine sinmiş beni nasıl bir cehenneme götüreceğini bekliyordum.
Arabanın içi bir süre sonra beni daraltınca şoförden camı açmasını istedim.
"Açma, kalsın."
"Hava almak istiyorum." gerçekten hava almak istiyordum. Aksi takdirde ne zaman varacağımızı bilmediğim o yere kadar stresten ölebilirdim. "Hava soğuk. Üşüyeceksin." Ha tek sorun üşümemdi çünkü değil mi? "Üşümem." Dedim. Sonra şoför'e dönüp "Camı aç lütfen" diye devam ettim. Onay istercesine karşımda oturan adama baktı dikiz aynasından. Önce bana baktı hemen sonra sağ elini kaldırıp onaylayan bir hareket yaptı. Gözlerimi ondan çektim ve açılan camdan içeri giren sert rüzgarın yüzüme çarpmasına izin verdim. Gözlerimi kapattım. Şimdiye kadar kendini ara ara yoklayan baş ağrım, yaşadıklarımı algılamaya başladığından olsa gerek hafif bir şiddet gösterdi. Elimi şakaklarıma bastırdım ve geçmesini bekledim. Ekim ayının soğuk Rize havası titrememe sebep oldu. "Tamam kapat şu camı." Dediğinde ona baktım. "Üşüyeceksin demiştim." Sesine daha ılımlı bir tını katarak "Bu kadarı yeterli olur şimdilik. Daha sonra yine açarsın istiyorsan." Pardon? O adam az önce sesini mi yumuşattı benimle konuşurken. İnanamıyorum.
Bu halinden cesaret alarak aklımda dolanan soruyu sordum. "Kimsin sen, neden kaçırdın beni?" Önce aldırmadı, cevap vermeyeceğini düşünerek önüme döndüm bende. "Sana zarar verecek bir şey yapmayacağım" dediğinde ona döndüm. Sorumun cevabı bu değildi ve açıkçası söylediği şey de beni hiç güvende hissetirmedi. "Kimsin?" Diye yineledim sorumu. Cevap vermedi. Bende kendimde tekrar soracak cesareti bulamadım.
→_→←_←→_→←_←
Buğulanan gözlerimin ardından nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Üstünde yattığım yumuşak yatağa kaydı bakışlarım ilk önce. Ardından içinde bulunduğum odada gezdirdim gözlerimi. Arabadayken uyumuştum ama buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyordum. Yataktan indim ve odada yürümeye başladım. Yatağın sağ, karşı çaprazında bulunan beyaz kapıyı açtım. Banyoydu. Aslında yüzümü yıkasam fena olmazdı ama şu an sırası değildi. Kapıyı tekrar kapattım. Odanın küçük pencerelerinde takıldı gözlerim. Pencerelere doğru yürüdüm. Dışarıya baktığımda tüm vücudumu bir şok dalgası çarpmış gibi oldum. Bulutların arasındaydım.
Hızla dış kapı olduğunu tahmin ettiğim kapıya yaklaştım, kulpunu aşağı çektim ve kendimi odanın dışına attım. Buisness uçak koltuklarının arasında yürümeye başladım. İleride, bir elinde kahvesi, diğer elinde telefonuyla oturan adamı gördüm. Bacaklarını rahat olacağı şekilde iki yana açmış elindeki telefona ciddi bir şekilde bakıyordu. Hızla yanına gittiğimde başını kaldırdı. kahvesini önündeki küçük sehpaya yerleştirdi ve gözlerime baktı. "Uyanmışsın" dedi memnun bir tavırla. "Bende seni uyandırmaya gelecektim. İneceğiz birazdan." "Nereye götürüyorsun beni?.. Nereye ineceğiz?" Dedim içimdeki korku büyümeye başlarken. Önemsiz bir şeyden bahseder gibi başını iki yana salladı.
"İstanbul'a"