(30/05/2029 – 22.09)
“Ağaç, baltaya sopa oldu; balta, ağaca kabil.”
Sinekler sevilmez, değil mi? Rahatsız edici sesleri, rahatsız edici davranışları vardır; uğurböceklerinin aksine. Uğurböcekleri, sessiz bir yapıya ve güzel bir görünüme sahiptirler. Tabii, bunların yanı sıra bir uğurböceği olup sinek kadar göze batanlar da yok değil. İşte bu, onlardan birinin hikayesi:
Yüzüme gelen saçları kulağımın arkasına sıkıştırırken bilmem kaçıncı kitabın ilk bölümünün son sayfasını gözden geçiriyordum. Yutkunurken hissettiğim kuruluğu gidermek için dünden kalma bayat çaydan kalanı kafama dikmiştim ki geri bardağa püskürtmem saniyeler almadı. İçtiğim sigaranın küllerini ve izmaritini içine attığımı tamamen unutmuştum. İstemsizce öğürdüm. Uzun bir aradan sonra mideme giren ilk şeyin kül ve izmarit parçaları olması pek hoş olmamıştı. Ellerimi saçımın arasından geçirip kafamı geri doğru attım. Tam anlamıyla kafayı sıyırmak üzereydim, acaba sıyırsam daha mı iyi olurdu ki? Böylesi bir dünyada delirmeden yaşamak zulüm gibi hissettiriyor.
Ayağa kalkıp lavaboya gitmek çok zahmetli geldiğinden, dilimi peçete yardımıyla silip telefondan gelen bir bildirim sesiyle heyecanla öne doğru atıldım. Tıpkı bardağın içine attığım küller gibi, artık hissizleşen bacaklarımı bağdaş yaptığımı da unutmuştum. Sandalyeyle birlikte yere düştüğümde büyük bir gürültü kopmuştu. Kesinlikle alt komşumu yumuşatmanın bir yolunu bulmalıyım; ama birazdan çünkü bu mesaj, Ömer Ağabey’den olmalıydı.
Heyecan ve korku arasındaki uçurumla birlikte, kanepeye zıplayıp şarjdaki telefonun üzerine atladım, “Lütfen, lütfen…” mesaj kutusuna tıkladım. Gerçekten de Ömer Ağabey yazmıştı ve şöyle diyordu:
Yetersiz. Kurgun çok zayıf, ayrıca hiçbir farkı da yok. Çok klasik. Önüne, bu kurguyla birebir onlarca kitap dökebilirim. İlhamını doğru yerden almıyorsun, Riya.
Telefonu yana doğru fırlatıp sırtüstü bir şekilde uzandım, “İlham, ilham… Yakına, uzağa, sağa, sola, üste, alta bakabileceğim her yöne, her yere, her şeye, her şekilde baktım. Başka neresi kaldı ki?” ellerimi yüzüme götürüp bir süre öylece bekledim, “Daha nereye bakayım be!” kafamın altındaki yastığı kaptığım gibi hırsla yumruklamaya başladım. Olmaz, olmaz, olmaz… yeter be! Daha kurgum kabul görmüyor ki yazmaya başlayayım.
Belki de bir sanatkâr olarak yaratılmamışımdır, kaderi zorlamaya gerek var mı?
Güç toplama isteğiyle derin bir nefes çekip ayağa kalktım ve dizüstü bilgisayarı sertçe kapayıp bir sigara yaktım. Bir paket bitirmem, bir ayı bulurdu; geçen haftaya kadar. Aslında sigaraya bağımlı biri de sayılmam ama bu, bu hafta üçüncü paketim oluyordu.
Sigaram bitene dek yağan dolunun yerini yağmura bırakmışını seyrettim. Sigaram bittikten sonraysa, izmariti küllükteki onlarcasının arasına sıkıştırıp koltuğa yerleştim. Sokak lambalarının ışığı ve yağmurun şıpırtısı eşliğinde kapısı açık kalan yatak odamın karanlığını izlerken buldum kendimi, kasveti içimi ürpertiyordu. Özellikle de birkaç sene önce içeride birinin canına kıymış olduğunu bilmek… korkunçtu. İstemsizce titredim.
Şarjdaki telefonu çıkarıp son arananlardan, Ömür’üm, yazısına bastım. Telefonun cevaplanması biraz uzun sürdü, “Alo, Riya?”
Stresten kuruyan dudaklarımı birbirine bastırdım, “Aşkım, uyumuyordun ya?”
“Hayır, uyumuyordum. Bir şey mi oldu?”
Arka plandan gelen birkaç tıkırtı döküldü kulaklarıma, bir klavyeden kaynaklandığını anlayabiliyordum, “İşini falan mı böldüm?”
“Hayır aşkım, çevrimiçi bir oyun oynuyorum. Sen işin olduğunu söylememiş miydin? Sesin iyi gelmiyor, kötü bir şey mi oldu?”
Dudaklarımı kemirmeye başladım, “Evet,” devam etmeden önce birkaç saniye bekledim ama arka plandan gelen tıkırtılar kesilmeden devam etti, “Ömer Ağabey yeni kurgumun da çöp olduğunu söylüyor,” tıkırtıların şiddeti arttı, “affedersin ama beş dakikanı bana ayıramaz mısın? Kötü hissediyorum.”
Arka plandan gelen tıkırtılar rahatsız edici bir hal aldı, “Aşkım benim, oyun oynadığıma bakma, dikkatim sende. Anlat sen.”
Soyulan dudak parçalarını kemirmeye devam ettim, “Bu dördüncü reddim oldu ve bütün ilham kaynaklarımı tükettim.”
Tıkırtılar daha da arttı, “Evet, evet biliyorum… Hadi be!”
Altdudağımdan kopardığım deri parçasını tükürüp kemirmeye devam ettim, “Ömür, kötüyüm diyorum. Oyuna biraz ara verir misin?”
Tuş sesleri devam etti, “Hayatım, anlat sen, dinliyorum ben.”
Derince bir nefes verip öfkemi yatıştırmaya çalıştım, alttan alabilirdim, “İlk bölümü yazmayı çoktan bit…”
“Hakan! O nasıl bir hassasiyet ayarı!”
Tamam, peki. Sessizce aramayı sonlandırdım ve telefonu kapayıp sessize aldım. Umursamadığını belirtmenin daha az acıtan yolları var. Guruldayan midemin sesi bütün odayı doldururken ayağa kalkıp mutfağa geçtim ama boşunaydı. Günlerdir eve kapanmış durumdaydım. Yeni kurgum üzerine düşünüp durmuştum, işte bu nedenden ki buzdolabının içinde su ve küflenmiş kaşar peynirinden başka bir şey kalmamıştı.
Altımdaki pijamaya ve üzerimdeki kirli tişörtü takmadan çektiğim kapıyla uyuşuk uyuşuk bakkala doğru yol almışken kapısını, sanki bu anı bekliyormuş gibi tak diye açan alt komşumun, ses yapmaya devam edersen seni şikâyet ederim, adı şiiri tarafından bir süre esir tutuldum. Yaklaşık yarım saat kadar.
Çiseleyen yağmur ve topraktan çıkardığı koku eşliğinde sokakta hantalca ilerleyip bakkalla girdim. Burada, yiyebileceğim çok fazla şey yoktu. Bir mahalle bakkalından yapabileceğim en iyi alışverişi yapmama rağmen poşetimde doyurucu bir şey olmadığından yemeği dışardan söylemeye karar verdim. Binaya girdiğimde alt komşumun, beni ikinci bir şiir gösterisine tutmasından korksam da öyle olmamıştı; beni beklen başka bir sürpriz vardı.
“Yine mi sen,” her gün olduğu gibi tekrardan geleceğini bildiğimden onun için aldığım köpek mamasını bir tabağa boşaltıp kapının önüne bıraktım. Çok acıkmış görünüyordu ve sol arka ayağındaki yara yüzünden topallıyordu. Sarı tüyleri ve küçük dik kulaklarıyla çok tatlı bir dişiydi o.
Hiç sesi çıkmadığı için kovmaya içim el vermiyor ama ne zaman kapıyı açsam içeri girmeye çalışması çok sinir bozucuydu. İçerideki eşyalara zarar vermesinden korkuyorum, depozitoya az vermemiştim.
Bir şeyler yemek zorunda olduğum ama yemek istemediğim için, hemen iki sokak arkadaki çorbacıyı aramaya karar verdim. Ömür’den gelen aramayı reddedip çorbacının numarasını çevirdikten sonra bir tam ezogelin sipariş verip şöyle bir esnedim. Gözlerim ağrıyor ve başım çatlıyordu, bunların hepsiyse elimde patlayan bir iş yüzündendi.
Dünden beri aradığım ilaç kutusu için bakmadığım tek yerse uyumak için bile giremediğim yatak odamdı ama gerçekten başım çatlıyordu ve o ağrı kesiciye ihtiyacım vardı. Bu yüzden, her ne kadar istemesem de odanın ışığını açıp ilaç kutusunu aramaya başladım. Buraya taşınalı tam bir hafta olmuştu ama daha bir kere kendi odamda uyuyabilmiş değilim. Bulabildiğim tek uygun fiyatlı yer olduğundan mecburen taşındığım bu daire hakkında bildiğim tek şey, birkaç yıl önce genç birinin tam olarak bu odada canına kıymış olduğundan dairenin, geçen yıllarda boş kaldığıydı. Ev olduğu gibi terk edilmişti. Hatta o kadar ki evdeki eski kıyafetleri ve küflü yiyecekleri dahi çöpe ben atmış, evi ben ilaçlatmıştım. Kullandığım eşyaların çoğu eve aitti, eşyalı kiralamıştım. Dairede bana ait olan şeyler yalnızca yanımda getirdiğim kıyafetler ve birkaç parça özel eşyadan ibaretti. Eve ilk geldiğimde o kadar kötü durumdaydı ki işleri tamamen bitirip yerleşmem neredeyse dört günümü aldı.
Çalışma masasının ilk çekmecesini açtığım gibi yüzüm buruştu, “Ben bunları temizlememiş miydim?” çekmecenin içi örümcek ağlarıyla doluydu ve diğer çekmecelerin de böyle olduğunu anlamak zor değildi. Çekmeceleri açmak için biraz zorlamak gerekiyordu, o kadar yıldan sonra ray sistemi paslanmış olmalıydı. En alttaki çekmeceyi açarken diğerlerine nazaran daha fazla zorlanmıştım ama başardım. Küçük çekmece açıldığı ilk an biraz şaşırmıştım çünkü diğerlerinin içinde sadece örümcek ağı varken, bunda kapağı suni deriden, kalın bir kitap yer alıyordu. Belki de kalın kapaklı bir defterdi ama daha çok bir kitap gibi duruyordu. Her yanını örümcek ağı kaplamış kitabın rengi ayırt edilemiyordu, ben de bir koşu mutfağa gidip sarı bezlerden birini kaptığım gibi kitabı iyice sildim. Kitabın rengi, metalik yeşildi, ayrıca, oldukça da ağırdı.
Kirlenen bezi yere atıp yatağa oturduktan sonra kitabı kucağıma aldım. Kitabın gizemli görüntüsü beni heyecanlandırmıştı ve aklımdan geçen binlerde ihtimalle kitabın kapağını kaldırmıştım ki bir sürprizle karşılaştım; bir polaroid fotoğraf. Fotoğrafta dört kişi vardı; üç kız bir erkektiler. Fotoğrafın altına ise tükenmez kalemle şöyle yazılmıştı: 2026’in ilk güneşi!
Hepsi gencecikti; fakat patlayan flaştan olsa gerek, gözlerinden parlayan ışıktan dolayı pek fotojenik bir kare olmamıştı. Dudaklarımda masum bir gülümseme peyda oldu. Her biri çok içten gülümsüyordu. Fotoğrafı geri yerine koyup sayfaları kurcalamaya başladım. Bu kesinlikle bir günlüktü, sayfaları biraz fazla sararmış bir günlük. Dudaklarım merakla büzüldü, “İyi de kim neden günlüğünü bırakır ki?” Bir anda zihnimde beliren o ürkütücü gerçekle birlikte gözbebeklerim genişlerken günlüğün kapağını sertçe kapadım. Bu, ona aitti. İntihar eden o gence.
Günlüğü, ateşe değmişçesine attığım gibi ışığı kapamaya dahi tenezzül etmeden kapıyı çarpıp çıktım oradan. Kalbim çok hızlı atıyordu. Kendi canına kıyan bir gencin günlüğü, acaba içinde ne tür şeyler saklıyordur? Ne yapacağımı bilemez bir şekilde oradan oraya yürümeye başladım. Ev sahibini bilgilendirmem gerekiyordu. Mesaj kutusuna girip ev sahibini bulduğum günlük hakkında bilgilendirdikten sonra Ömür’den gelen bir başka aramayı daha reddedip telefonu kapattım.
Stresten yerinde duramayan bedenim evin bir ucundan diğer ucuna gidip gelip dururken tırnak kemirmeyi de ihmal etmiyordum. Acaba hayatının ne kadarını kaleme almıştı? Ya da yazmaya nereden başlamıştı? Yoksa sadece onu gülümseten anıları mı not almıştı? Polaroiddeki kareye bakılırsa… Hav, hav, hav.
“Lanetlendim!” korkudan hoplayan yüreğimle birlikte dış kapıya dönüp sertçe yutkundum. Buraya geldiğimden beri o köpeği ilk kez havlarken duyuyordum. Kapı deliğinden baktığımdaysa gelenin kurye olduğunu gördüm. Siparişim gelmişti. Ucuz ev uğruna genç yaşta kalp hastası olup çıkacağım ya, ona üzülüyorum. Üzerimi şöyle bir düzeltip açtım kapıyı.
Köpeğin havlaması dursa da hırlaması devam ediyordu. Parayı, kuryeye uzatırken kuryenin gözlerinden yansıyan korku kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Sanki, asıl korktuğu köpek değil gibiydi.
“Buyurun…” ben daha parayı uzatmıştım ki kurye, elimdeki parayı kaptığı gibi merdivenleri hızla inmeye başladı. Bu ani hareketi, köpeğin tekrardan havlama başlamasına neden oldu, “Dur!” diye seslendim arkasından, “Parayı saysaydın önce…” durmadı. Adım sesleri apartmanda yankılanırken kurşun sesini andırıyordu ve sertçe kapanan kapıyla birlikte duyulan tek şey içeri girmeye çalışan sarı köpeğin pati sesleri oldu.
“Olmaz,” dedim kararlı bir tonla, belki sözümü geçirebilirim diye ama pek de işe yaramamış gibiydi, “ev benim değil, zarar gelirse söke söke ödetirler. Lütfen, acı bana.” Poşetin içindeki ekmek dilimlerinden birini alıp önüne bıraktıktan sonra dikkati dağılan köpeğin boşluğundan yararlanıp kapadım kapıyı.
Poşeti masaya koyduktan sonra dizüstünü boş bir köşeye itip sofrayı hazırladım. Çorbayı içmeye başlayana kadar böylesine acıktığımın farkına bile varmamıştım ama bütün bir kâseyi neredeyse hiç kaşık kullanmadan, sadece ekmekle bitirince kendime kızmadan edemedim. Kendimi böyle ihmal etmemeliydim. Son lokmamı yutarken telefondan yansıyan ışıkla ekmek boğazıma takıldı. Mesaj. Ev sahibinden olmalıydı. Yavaşça ayağa kalkıp gelen bildirimin üstüne tıkladım:
Aile, evdeki eşyaları bırakmayı kendileri tercih etti. Eski bir günlükle ilgileneceklerini hiç zannetmiyorum. At çöpe gitsin.
At çöpe gitsin mi?
Çöpe günlük atmakla ölü beden atmak arasında nasıl bir fark olabilir ki? Atılan günlüğün, o beden gibi kokmayacak olması mı bunu normalleştiren?
Eski bir günlük. Yaşananlar geçmişte kaldı diye mi bu küçümsemeye çalışma? Günlükler, geçmişimizi unutmamızı engellemek için yoklar mı zaten? Damağımı şaklattım:
Siz yine de bu bilgiyi onlara iletin lütfen. Çocuklarının günlüğünü almak isteyeceklerinden eminim.
Mesajı gönderdikten sonra bir sigara daha yakıp pencerenin karşısına geçtim, “bu adam da salak mıdır nedir, insan vefat eden çocuğunun günlüğüne sahip çıkmak istemez mi? Bir de çöpe at diyor,” nefesim yettiğince bir duman çektim. Çocuğun adı neydi acaba? Veya cinsiyeti? En önemlisi ise neden böyle bir karar almıştı?
Sigarayı bitirdikten sonra sanki evin içinde birine yakalanabilecekmiş gibi temkinli adımlarla yatak odasına girip yatağın üzerinde sayfaları açılmış bir şekilde duran günlüğe şöyle bir bakış attım. Okusam o gence saygısızlık mı etmiş olurum?
Zaten açılmış sayfalardan kelimeleri seçmeye çalıştım, yazılar da hâlâ okunabilir vaziyetteydi. Kafamı olumsuz anlamda salladım, olmaz, yapamam. Günlüğü yavaşça kapayıp orada bıraktım, bunu yapmak kesinlikle o gence bir hakaret olur. Odadan çıkmak için ayağa kalkmıştım ki ayağımı kesip geçen ince bir sızıyla acı içinde yere çöktüm. “Ayağım, ayağım…” etim kesilmişti. Bakışlarım yerde geziniyor ve buna neden olabilecek bir şey arıyordu. Birkaç saniye süren kısa araştırmanın ardından ise onu buldum; not kâğıdı. Ayağımı kesenin bir kâğıt olduğuna inanamayarak elime aldığım kâğıdı inceledim, köşesini boydan boya geçen kırmızı lekeye bakarsak gerçekten de oydu. Üzerinde yazanı okudum:
“…Bütün olasılıkları düşünsene bir. Ne kadar heyecanlı.”
“Evet, öyle galiba.”
“Önünde koca bir hayat var.”
“Koca bir hayat…”
Gece Yarısı Kütüphanesi-Matt Haig
Günlükten düşmüş olmalıydı. Ayağa kalkıp topallayarak günlüğün yanına döndüm. Günlükten düşmüştü ama hangi sayfasından? Yatağa oturup günlüğü bıraktıktan sonra notu elime alıp ne yapacağımı bilemez bir vaziyette kitlendim. Notun nereye ait olduğunu anlamak için günlüğü incelemem gerekiyordu. Ya da öylece rastgele bir sayfanın arasına sıkıştırıp geçiştirmeli miyim? Peki, bu da bir çeşit saygısızlık değil mi?
Günlüğü kucağıma alıp ilk sayfadaki polaroidi geri çıkardım; 2026’in ilk güneşi!
Kapı açık olduğundan salonu geniş açıdan görebiliyordum. Masada duran dizüstüyle kısa bir bakışma yaşadıktan sonra tekrardan günlüğe döndüm. Neden bu günlüğü okumam gerekiyormuş gibi hissediyordum?
Diğer insanlar, buna şans mı der yoksa kader mi bilmem ama ben, günlüğün sahibi için şans, kendim içinse kader terimlerini kullanmayı tercih edeceğim.
Ve not kâğıdını yastığın üzerine, polaroidi ise ait olduğu yere bırakıp ilk sayfayı açtım.
…
Tepkilerinizi merak ediyorum. Ne düşünüyorsunuz?🤍









