Maxia Sihir Akademisi’nin devasa taş kapıları, sonbaharın serin rüzgârıyla birlikte ardına kadar açıldığında, yeni eğitim yılının heyecanı tüm vadiyi sarmıştı. Sisli dağların tepesine kurulmuş olan devasa şato, gökyüzüne uzanan dört büyük kulesiyle görkemli görünüyordu. Ancak bu görkemin altında, henüz kimsenin fark etmediği sakin ama fırtına öncesini andıran bir gün yaşanıyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte öğrenciler akademi avlusunda toplanmaya başladı.
Hava Bölümü’nün neşeli ismi Diana, rüzgârı hafifçe adımlarının altına alıp zeminle temas etmeden süzülerek avluya zarif bir şekilde indi. Yanında, sırtına astığı hafif gümüş kılıcıyla yürüyen Arthur vardı. Arthur, esneyerek gökyüzüne baktı. "Yine sabahın köründe ders... Üstelik ilk dersimiz -Profesör Gizzy ile Element Teorisi- ne kadar da harika değilmi!."
Diana gülerek onun omzuna hafifçe vurdu. "Müdür Gizzy’nin dersini kaçırmak istemezsin Arthur. Biliyorsun, kadın aynı anda dört elementi birden ders anlatırken havada döndürebiliyor. Onu izlemek bile büyüleyicilik dersi sayılır."
O sırada avlunun diğer tarafında, Toprak Bölümü’nden Kai ve Lyra büyük bir çınarın altında oturmuşlardı. Kai, avucunun içinde topladığı küçük toprak parçalarını havada süzerek ritmik hareketlerle şekillendiriyordu. Toprak önce küçük bir kuşa, sonra minik bir kaleye dönüşüyordu.
"Yine formundasın Kai," dedi Lyra. Elindeki botanik notlarını dizine koyup onun hareketlerini sakinlikle izledi. "Ama bu kadar ince kontrol sağlamak enerji tüketir. Birazdan pratik dersinde taş blokları fırlatmamız gerekecek."
Kai gülümsedi ve elindeki toprağı tekrar yere bıraktı. "Biliyor musun toprakla oynamak beni dinlendiriyor Lyra. Zaten birazdan içeride Ateş ve Su sınıflarının kavgasına maruz kalacağız, enerjimi şimdiden toplasam iyi olur."
Kai’nin bahsettiği kavga çok uzak değildi. Taş koridorun girişinde Ateş Bölümü’nden Quel ve Su Bölümü’nden Channel tatlı bir atışmanın ortasındaydı.
"Sadece diyorum ki ben bu okulun en iyisiyim ve birçok bilgiyi herkesten çok biliyorum ve ukala değilim," dedi Quel, ellerini cebine sokup havalı bir tavırla yürürken, "Ateş, saf gücün temsilcisidir. Bir savaşta savunmayı kıran ilk şey her zaman alevdir."
Channel saçını arkaya atıp gözlerini devirdi. "Ve ben de diyorum ki Quel, o alev ne kadar büyük olursa olsun, tek bir su dalgasıyla söner. Ayrıca, savaşmak sadece yıkmak değildir anladın mı?. İyileştiremediğin bir ordunun ne anlamı var?"
Onların hemen arkasından gelen Darcy ve Luna, Channel’ın dediklerini onaylarca başlarını salladılar. Darcy, yumuşak bir sesle araya girdi: "Channel haklı. Dün akşam revirdeki su kristallerini temizlerken fark ettim, suyun dengesi olmasa akademideki hiçbir büyü stabil kalmaz."
Luna ise durgundu. Mavi gözlerini akademinin yüksek pencerelerine dikmişti. "Yine de... bugün suda garip bir ağırlık var Darcy. Sanki akmak istemiyor gibi geliyor bana ama..."
"Yorgunsundur Luna," dedi Ateş Bölümü’nden Gideon, yanlarından geçerken. Deri zırhını düzeltip arkasından gelen Widzy ve Celestie’ye baktı. "Savaş eğitimi dersinden sonra hepimiz birer bardak soğuk su için yalvaracağız zaten. Hazırlıklı olun."
Widzy, parmaklarının arasında hafifçe yanan küçük bir alevi söndürürken kıkırdadı. "Gideon yine kendinden emin. Bakalım bu sefer antrenman sahasında Toprak Bölümü’nün duvarlarını aşabilecek misin?"
Celestie ise neşeyle araya girdi. "Bırakın tartışmayı da ders başlamadan kantine geçip mistik çaylardan içelim. Morigan’ı yine o karanlık kütüphane köşesinde tek başına otururken gördüm, onu da çağıralım."
Grup, kütüphanenin gölgeli koridorunda oturan Morrigan’ın yanına uğradı. Morrigan, kucağındaki devasa, deri kaplı bir botanik ve kadim mühürler kitabından kafasını kaldırdı. Siyah saçları yüzünün bir kısmını kapatıyordu.
"Yine mi o tozlu kitaplar Morrigan?" dedi Arthur sırıtarak. "Hava bugün harika, uçuş pratiği yapmak varken neden kütüphanedesin?"
Morrigan, soğukkanlı ve derin bir sesle cevap verdi: "Çünkü hava berrak olabilir Arthur ama akademinin altındaki damarlar değil. Derslere odaklansanız iyi edersiniz. Bugünlerde akademideki her şey fazla... sakin."
Öğle vakti geldiğinde, Büyük Mühür Salonu’nda Müdür Gizzy Salvador’un dersi başladı. Dört farklı bölümün öğrencileri yan yana dizilmiş devasa taş sıralarda yerlerini almışlardı.
Gizzy Salvador, pelerinini savurarak tahta kürsüye çıktı. Elindeki asaması hafifçe yere değdiğinde, salonun ortasında dört farklı renkte devasa halkalar belirdi: Kırmızı, Mavi, Yeşil ve Sarı.
"Hoş geldiniz gençler,bunu öğretmemin tam zamanı" dedi Gizzy, sesi salonda yankılanarak. "Bugün burada sadece kendi elementinizi değil, diğer elementlerle olan uyumunuzu konuşacağız. Dört Kadim Element—Ateş, Su, Toprak ve Hava—birbirinin düşmanı değil, tamamlayıcısıdır. Ateş havayla beslenir, Su toprağı besler, Toprak ateşi sınırlar, Hava ise suyu taşır."
Gizzy konuşurken, sol elinden yükselen bir su damlası, sağ elindeki küçük bir alevle birleşip buharlaşmadan havada mükemmel bir denge içinde dönmeye başladı. Bütün öğrenciler büyülenmişçesine bu gösteriyi izliyordu.
"Eğer bu denge bozulursa," diye devam etti Gizzy, gözlerini tek tek öğrencilerinin üzerinde gezdirerek, "Büyü evrenimiz çöker. İşte bu yüzden her biriniz, kendi içinizdeki gücü kontrol etmeyi öğrenmek zorundasınız."
Ders boyunca öğrenciler pratikler yaptılar. Quel ve Celestie alevlerinin boyutunu ayarlamaya çalışırken, Kai ve Lyra taş bloklardan sağlam kalkanlar inşa etti. Diana ve Arthur salondaki havayı manipüle ederek küçük kasırgalar oluştururken, Channel, Darcy ve Luna ise yaralanan bir maketi şifa sularıyla saniyeler içinde tamir ettiler.
Ateşin hırsı, Suyun zarafeti, Toprağın sarsılmazlığı ve Havanın özgürlüğü o gün o salonda kusursuz bir harmonic içinde birleşmişti.
Akşam olduğunda, dersler bitmiş ve akademi sakinleşmişti. Bütün öğrenciler akademinin devasa balkonda toplanmış, gün batımının gökyüzünü turuncu ve mor renklere boyamasını izliyorlardı.
Gideon, taş tırabzana yaslanmış gülüyordu. "Kabul edin, bugün antrenmanda attığım ateş topu tam hedefi vurdu."
"Evet," dedi Widzy alayla. "Ama hemen ardından Kai’nin kaldırdığı toprak duvar yüzünden kendi alevinin dumanını yutmak zorunda kaldın."
Herkes kahkahalara boğuldu. Kai çayından bir yudum alıp gülümsedi. "Sadece kendimi koruyordum Gideon."
"İşte bu," dedi Celestie, gökyüzünü işaret ederek. "Akademi işte bu yüzden güzel. Hepimiz farklıyız ama bir aradayız."
Diana rüzgârı kullanarak bir elmayı havada döndürüp Arthur’a fırlattı. Arthur elmayı yakalayıp ısırdı. "Mükemmel bir gün," dedi memnuniyetle.
Ancak balkonun en ucunda duran Morrigan ve Luna, diğerlerinin aksine sessizce vadinin derinliklerine bakıyorlardı.
Channel, elindeki sıcak içecekle yanlarına yaklaştı. "Neden bu kadar ciddisiniz? Harika bir günü geride bıraktık."
Luna, elindeki bardağın içindeki suyun hafifçe titrediğini gösterdi. "Rüzgâr yok Channel. Ama bardaktaki su dalgalanıyor."
Morrigan derin bir nefes aldı. "Ve aşağıdaki toprak... çok fazla soğuk."
Kai ve Lyra da o an durumu fark ettiler. Kai eğilip ayağının altındaki taş zemine dokundu. Sıcak, neşeli ve kahkahalarla dolu bu günün ardından, taşların içinden gelen çok ince, buz gibi bir titreşim parmak uçlarına yayıldı.
Müdür Gizzy Salvador ise akademinin en yüksek kulesindeki pencerden öğrencilerini izliyordu. Elindeki dört element kristalinden, yeşil olan toprak kristalinin üzerinde incecik, kılcal bir çatlak belirdi.
Gizzy gözlerini kapattı ve mırıldandı: "Huzurlu son günümüzdü..."
Öğrenciler henüz farkında değildi; ama o gece uyuduklarında, ertesi gün uyanacakları dünya artık eskisi gibi olmayacaktı. Element Mührü son nefesini veriyordu ve Gece yarısını geçtiğinde, akademi sanki nefes almayı kesti. Taş koridorlarda rüzgârın fısıltısı kesilmiş, şatonun burçlarındaki meşaleler birdenbire morumsu bir aleve dönüşmüştü.
Toprak Bölümü’nün yatakhanesinde gözlerini açan ilk kişi Kai oldu. Gözlerini açar açmaz göğsüne çöken devasa ağırlıkla nefesi kesildi. Avucunu hemen duvara dayadı; ama taşlar ona her zamanki sıcak, güvenli hissi vermiyordu. Taşların içinden kadim, karanlık ve aç bir nabız atıyordu. Kai, panikle hemen yan odaya geçip Lyra ve Morrigan’ı uyandırdı.
Lyra gözlerini ovalarken, odasındaki saksı bitkilerinin birer birer kararıp yapraklarını döktüğünü görünce dehşetle çığlık attı. "Kai... Bunlar ölüyor! Büyüm onları beslemiyor, aksine emiyor!"
Morrigan ise yatağının kenarında dimdik oturmuş, elindeki karga tüyünü parmakları arasında çeviriyordu. Yüzünde panikten ziyade, uzun zamandır beklediği bir kehanetin gerçekleşmesinin soğuk tatmini vardı. "Rüyalarımda gördüğüm kapı kırıldı," dedi karanlık ve alçak bir sesle. "Veyron adımızı fısıldıyor. Hazırlanın, çünkü akademinin altındaki kilit patlamak üzere."
Hemen ardından devasa bir gümbürtü Maxia’nın temelini sarstı.
Öğrenciler panik içinde ana avluya döküldü. Ancak karşılaştıkları manzara normal bir saldırı değildi. Avlunun ortasındaki Dev Kristal, sim siyah bir sıvıyla kaplanmış, etrafa kıvılcım yerine karanlık enerji dalgaları saçıyordu.
"Ne oluyor burada?!" diye bağırdı Gideon, yumruklarını sıkarak. Alevlerini çağırmaya çalıştı ama ellerinden çıkan ateş, anında siyah bir duman halini alıp kendi kolunu yakmaya başladı. "Kahretsin! Büyüm bana itaat etmiyor!"
Widzy korkuyla geriledi, parmaklarındaki alevler kontrolsüzce sağa sola sıçrıyordu. "Gideon, dokunma bana! Kontrol edemiyorum, yanacaksın!"
"Sakin ol Widzy!" Quel öne atılarak kendi ateşini bir kalkan gibi araya koymaya çalıştı, fakat ateşi biçim değiştirip devasa bir alev kırbacına dönüştü ve avludaki heykellerden birini tek hamlede tuzla buz etti. Quel dehşet içinde ellerine baktı. "Ben... ben bunu yapmadım! Biri zihnimi çekiyor!"
O sırada havadaki değişim rüzgârı da zehirledi. Diana, rüzgârın ritmini hissetmek için gözlerini kapattı ancak anında dengesini kaybedip dizlerinin üzerine çöktü. "Hava... ağırlaştı. İçinde birisi var Arthur! Gökyüzü bizi boğmak istiyor!"
Arthur soğunkanlılığını korumaya çalışarak, keskin gözleriyle karanlık gökyüzünü taradı. "Panik yok! Diana, arkanı bana dön. Rüzgârı bükemiyorsak, onu fiziksel gücümüzle keseceğiz. Kimse birbirini kaybetmesin!"
Su Bölümü ise tam bir kaosun ortasındaydı. Su çeşmeleri tersine akmaya, göletlerdeki su devasa buz mızraklarına dönüşerek öğrencilere saldırmaya başladı. Channel, soğukkanlılığını korumaya çalışarak devasa bir su küresi oluşturdu ve kontrolden çıkan buz mızraklarını içine alıp eritmeye çalıştı.
"Darcy, Luna! İyileştirme odaklarını bana verin!" diye bağırdı Channel, sesi hırs ve kararlılıkla çınlayarak. "Suyun bizi yok etmesine izin veremeyiz!"
Darcy ellerini titreyerek uzattı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. "Şifa... şifa büyüsü canımı yakıyor Channel! Su iyileştirmiyor, dokunduğu yeri çürütüyor!"
Luna ise sanki bu dünyada değil gibiydi. Gözleri tamamen beyaza bürünmüş, kristalin altındaki zemin çatlağına bakıyordu. "O aşağıda..." diye mırıldandı Luna, ruh gibi bir sesle. "Veyron, akademinin içindeki haini kullanıyor. Yasak kitaplar sadece çalınmadı... Biri mührü içeriden söktü."
"Ne dedin sen?!" Celestie ateşli gözlerini grupta gezdirdi. "Aramızda bir hain mi var yani? Kim of? Bizi burada yem yapmaya çalışan kim?!"
"Kesin saçmalıkları!" diye gürledi Kai. Avucunu yere vurdu ve zemin yarılarak kontrolden çıkan su ve ateş dalgalarının önüne devasa bir toprak barikkat ördü. Alnından damlayan terler, ne kadar zorlandığını gösteriyordu. "Birbirimizi suçlamadan önce şu gölgelerden kurtulmamız lazım!"
Tam o anda, akademinin karanlık koridorlarından insan siluetine benzeyen ama tamamen gölgeden oluşan, gözleri kırmızı parlayan yaratıklar dökülmeye başladı. Veyron’un gölge muhafızlarıydı bunlar.
Öğrenciler sırt sırta verdi. Ateş, Su, Toprak ve Hava... Ama büyüleri bozulduğu için her saldırı adeta bir kumar haline gelmişti.
Arthur ve Diana hız büyüler birleştirip gölgelerin arasında bir kasırga yarattılar. Arthur'un kılıcı rüzgârın keskinliğiyle parlıyordu. "Gideon, şimdi! İçindeki ateşi serbest bırak, kitleye yönlendir!"
Gideon bir an tereddüt etti, canının yanacağını biliyordu ama kükreyerek öne atıldı. Kontrolsüz, devasa bir alev dalgasını Arthur’un kasırgasına fırlattı. Ateş ve rüzgâr birleştiğinde ortaya devasa bir yangın hortumu çıktı ve onlarca gölge yaratığını yok etti.
"Harikaydı!" diye bağırdı Celestie, ancak neşesi kısa sürdü. Akademinin devasa kulesinden kapkaranlık bir ışık hüzmesi gökyüzüne fırladı.
Müdür Gizzy Salvador, kuledeki pencereden aşağıya süzüldü. Havada yürür gibi iniyordu ama elindeki dördü bir arada dönen element küresi çatlamış, Gizzy’nin yüzünde karanlık damarlar belirmeye başlamıştı.
"Müdürüm!" diye bağırdı Lyra, yardım istercesine.
Gizzy, derin ve yankılı bir sesle konuştu. Sesi aynı anda dörde katlanıyor gibiydi: "Dört Element Mührü kırıldı çocuklar. Veyron malesef uyanıyor. Ve ne yazık ki... Beşinci Element’in doğuşunu engelleyecek gücüm tükeniyor."
"Hayır bu olamaz!" diye öne çıktı Morrigan. "Gücünüz tükenmedi Müdürüm. Sadece bizden ne sakladığınızı söylemiyorsunuz. Yasak Mühür Odası’nın anahtarı... O odada Beşinci Element’i yaratacak olan son parça peki neydi?"
Gizzy gözlerini Morrigan’a çevirdi. İlk kez Müdür’ün gözlerinde gerçek bir korku belirdi.
"Son parça bir nesne değil Morrigan..." dedi Gizzy, sesi rüzgârda yankılanarak. "Son parça... Dört elementin aynı anda doğduğu bir büyücünün saf ruhuydu. Ve Veyron, o ruhu almak için aranızdan birini seçti."
Öğrenciler birbirine baktı. Avluda ölümcül bir sessizlik oluştu. Herkesin kalbi hızla çarparken, gökyüzündeki mor bulutlar devasa bir yüz şeklini almaya başladı: Veyron’un korkunç silüeti.
"Tamam o zaman," dedi Kai kılıç gibi sertleşen duruşuyla, toprağın gücünü ayaklarında toplayarak. "Kimse kimseyi kurban etmiyor. Veyron Beşinci Element’i istiyorsa... Gelsin ve Dört Element’in gazabından alsın!"
Gölge yaratıkları duvarlardan tırmanmaya devam ederken ve Mühür Odası’ndan gelen çığlık benzeri sesler akademiyi inletirken, 12 genç büyücü için kaçış seçeneği tamamen yok olmuştu. Gerçek savaş, güvenin ve ihanetin gölgesinde tam orada başladı...







