Mehmet merdivenlere yöneldi. Tam çıkarken durdu, Aras’a baktı. Dudaklarında belli belirsiz bir sırıtış belirdi. Sonra yavaşça yukarı çıktı.
Aras olduğu yerde kaldı.
Gözleri merdivenlerin olduğu tarafa kilitlenmişti. Mehmet’in kaybolduğu yere uzun uzun baktı. İçinde tuhaf, sıcak bir his vardı. Hem huzursuz hem de… garip bir şekilde sakin. Birkaç saniye hiç kıpırdamadan öylece durdu. Sanki Mehmet hâlâ oradaymış gibi.
Tam o sırada kapı açıldı.
Ela içeri girdi. Arkasından Azize de görünüyordu.
Ela Aras’a baktı, kaşını kaldırdı.
“Ne yapıyorsun burada tek başına? Azize’yle dışarı çıkıyoruz, gel.”
Aras başını yavaşça çevirdi.
“Nereye?”
“Çardağa. Biraz oturacağız. Sen de gel.”
Aras birkaç saniye tereddüt etti, sonra ayağa kalktı.
“Tamam.”
Üçü birlikte çardağa doğru yürüdü.
Çardakta uzun bir bank vardı. Gölge güzel düşüyordu, serindi. Azize bankın bir kenarına oturdu. Ela da yanına geçti. Aras ise biraz daha kenarda, bankın diğer ucuna oturdu.
Azize hemen söze girdi:
“Söyle bakayım. Mehmet’le ne konuşuyorsunuz sürekli? Dün gece salonda kaldınız, sabah yine yan yanasınız…”
Aras gözlerini kaçırdı.
“Konuşacak bir şey oluyor işte.”
Ela sırıttı.
“Konuşacak şey mi, yoksa bakışacak şey mi? Çünkü dışarıdan bakan biri, sizin sürekli birbirinize baktığınızı fark eder.”
Aras hiçbir şey demedi. Sadece parmaklarıyla bankın kenarını oynadı.
Azize daha da ileri gitti:
“Bence siz birbirinizden hoşlanıyorsunuz da kabul etmiyorsunuz. Özellikle sen. Çok belli oluyor.”
Aras başını kaldırdı. Sesinde hafif bir sertlik vardı:
“Azize…”
“Ne var?” dedi Azize gülerek. “Doğru söylüyorum. Mehmet de aynı. O da sana bakarken… farklı bakıyor.”
Ela araya girdi, sesi daha yumuşaktı:
“Şaka yapıyoruz tamamı ama… gerçekten dikkat et. Bu evde herkes her şeyi görür.”
Aras yavaşça başını salladı. Daha fazla bir şey demedi.
Bir süre çardakta oturdular. Konuşma başka konulara kaydı. Azize Irmak’tan bahsetti, Ela da Jun’un sabahki hallerini anlattı. Aras ise ara sıra dinliyor, ara sıra dalıp gidiyordu.
Öğlene doğru Aras ayağa kalktı.
“Ben… biraz dolaşacağım.”
Ela ve Azize birbirine bakıp sırıttı ama bir şey demediler.
Aras avluya indiğinde Mehmet çoktan oradaydı. Dut ağacının altında, elleri cebinde duruyordu. Aras’ı görünce başını kaldırdı.
“Geldin.”
Aras başını salladı.
“Evet.”
Bir süre sessiz kaldılar. Sonra Mehmet yavaşça konuştu:
“Gel. Bir şey göstermek istiyorum.”
Aras onu takip etti. Mehmet, konağın arka tarafındaki küçük salona götürdü. Odada eski bir piyano duruyordu. Perdeler yarı açıktı.
Mehmet piyanonun önüne oturdu. Parmaklarını tuşlara koydu. Birkaç saniye hiç çalmadı. Sonra yavaşça, çok alçak bir sesle konuştu:
“Yıllardır çalmıyorum… Ama içimden geldi. Bunu senin için söylüyorum.”
Parmakları tuşlara değdi. Yavaş, yumuşak bir melodi yükseldi. Mehmet şarkıyı söylemiyordu. Daha çok şiir gibi, neredeyse fısıltıyla okuyordu:
“İçine düştüğümde hüzün yanıma gel üzülme
Hiçbir kelime yok seni anlatacak yeryüzünde
Bugün güneşten de daha parlak gözlerin
Sanki bir tek senle ben varız Diyarbakır’ın surlarında
Bugün sıcak tatlı yağmurusun sanki özlemin
Bugün tek kanatlı meleklerime çare gözlerin
Bugün sebebisin dilimdeki sözlerin
Bugün tek başına bütün güzel erkeklerisin sanki Diyarbakır’ın”
Son nota titreyerek söndü.
Oda bir anda derin bir sessizliğe gömüldü.
Mehmet yavaşça başını kaldırdı. Aras’a baktı.
Aras boğazını temizledi. Sesi kısık çıktı:
“Bu… çok iyi. Kim yazmış?”
Mehmet omuz silkti.
“BÇY.”
Aras kaşlarını çattı.
“Kim o?”
Mehmet’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Barış Çağan Yüksekaya.”
Aras bir süre hiçbir şey demedi. Sadece Mehmet’e baktı. Yüzü hafifçe kızarmıştı.
“Güzelmiş…” diye mırıldandı. “Gerçekten güzelmiş.”
Mehmet piyanodan kalkmadı. Sadece Aras’a bakmaya devam etti.
“Beğendin mi?”
Aras başını salladı. Gözlerini kaçırmadan:
“Evet… Çok beğendim.”
İkisi de bir süre daha konuşmadı.
Sadece piyanonun yanında,
yan yana oturdular.
Ve o an,
ikisinin de kalbi…
biraz daha hızlı atıyordu.

(Btw Mehmet ukesine piyano çalarken böyle gözüküyordu)