"Babamın gölgesi üstüme düştüğünde, güneşi ilk kez kaybettiğimi anladım."
— Fyodor Dostoyevski (Karamazov Kardeşler)
...
(Miran Gustav)
Yıllarca kimsenin yıkamayacağını sandığım bir adam inşa ettim. Egolu olmayı karakterimle birleştirdim, kimsenin gücünün yetmeyeceği bir dahiydim ben. Polislerle geçen yolculukta aklımda sayısız senaryo ve replik kurdum. Birkaç alaycı söz, yalan ve para işleri çözer diye düşünmüştüm. Sorguya dahi alınmam, yaptıklarım örtbas edilir diye ne gerekiyorsa düşünmüştüm. Gerçi beni neden çağırdıklarını daha bilmiyordum ancak tahmin edebilmiştim. Hastalarımdan biri ihbar etmiştir diye düşünmüştüm. Tabi bu tahminim bir doğru odasına alınana kadar böyleydi.
Büyük bir çabayla kurduğum benliğimin kırklı yaşlarında, keskin bakışlı bir adam tarafından zedelenmesi isteyeceğim son şey bile değildi. Odaya her adımımda keskin çığlık sesleri kulağımda yankılanıyordu. Geçmiş zihnimde milyon parçalara bölünüyor ve her bir tarafına çıkmak için hücum ediyordu. Keskin bir kulak çınlaması ve baş ağrısı ile odaya tamamen girdim. Bu adam karşısında bir kez daha ezilmeyecektim. Her bir karışını parlak taşlarla kutsadığım kişiliğimi yaşlı zavallı bir komiser alt edemezdi! Buna izin verirsem onun sömürgesi altına girecektim. Bu olmayacak!
Bunun yerine onu hiç tanımamış gibi davranmaya ve olan biteni içimde yaşamaya karar verdim.
"Beni buraya getirdiğinize göre önemli bir mesele olmalı Memur Bey."
Şimdi ise bakışlarım arkası dönük oturmuş, komiserin karşısında elleri masaya kelepçeli, hiç kımıldamayan ve konuşmayan sıska kadına takıldı. O zaman meselenin gerçekten sadece benimle alakalı olmadığına kanaat getirdim işte. Büyük bir ihtimal yeni ve oldukça özel bir hastam vardı.
Elindeki zinciri tutarsızca çeviren komiser sandalyesinden kalktı ve büyük bir soğukkanlılıkla masanın etrafında dolanıp karşıma çıktı. Artık ona alttan, devasa bir canavarmış gibi bakmıyordum. Onunla aynı hizada, daha korkunç bir canavar olmuştum. Aynaya baktığında gördüğün kişi her zaman istediğin gibi olmaz, bazen en çok istemediğin kişiye dönüşürsün-ya da mecbur kalırsın-.
Komiser Jonas Koch yüzümü uzun süre inceledikten sonra bakışları gözlerimde takılıp kaldı. Derin bir uçuruma bakar gibiydi.
"Gözlerin bir yerden tanıdık geliyor."
Tam o anda ellerimle boğazını sıkmak, nefes borsundan hava geçemeyecek kadar sıkı tutmak istiyordum. Kalın Alman aksanıyla konuşuyor, beni tanımamış olmayı seçiyordu. Ancak mavi gözlerinin dikkatle baktığı ve bahsettiği gözler anneme aitti. Ve ona ima etmesi bile kafasını parçalara bölmek istememe neden oluyordu. Migrenim yeniden baş gösteriyordu. Zonklayan baş ağrıma bir yenisi daha eklendi.
Zırhımda çatlak vermemeli, umursamaz kalmalıydım. Öyle de oldu zaten. Başımla masada oturan kadına işaret ettim. "Kim oradaki?"
"Özel biri."
"Özel biri..."
Canımı diri tutan merakımla başımı salladım ve tepki verip arkasını bile dönmeyen kadına bir bakış attım. Ardından kadının yanındaki boş sandalyenin benim için olduğunu anlamış ve gidip yanına oturmuştum. Ancak bakışlarım ona değmiyordu, benim kitabımda ilk temas böyle olmazdı. Ayrıca tam olarak neden çağırıldığımı daha çok merak ediyordum.
Hücrenin loş ışığı altında babam da karşımıza oturmuş ve elindeki kelepçeyi masanın üzerine bırakmıştı. Kadının elleri masada kelepçeli halde duruyordu, göz ucuyla görebilmiştim ancak kimsenin beni kelepçelemesi için bir nedeni veya kanıtı yoktu.
"Neden burada olduğunu merak ediyorsun, seni önemli bir iş için çağırdım." Masanın üzerinden öne hafifçe eğildi. "Ve elimdeki işi çözebilecek tek psikiyatrist sensin. Namını duydum, gidenin eli boş dönmüyormuş. Madem öyle dedik ki bizler için bir iyiliğin dokunabilir."
"Benim kimseye iyiliğim dokunmaz. Gözümün tutmadığı kimseyle de çalışmam. Söyleyecekleriniz bu kadarsa eğer, Selametle Komiser Bey."
Ayağa kalkmak için sandalyemi geri ittiğim sırada beni yerimde kaskatı kesecek sözü söylemişti.
"Annen hatırına yap o zaman. Rica ediyorum."
Tamamen taş kesildim. Sandalyemden kalkmaya hazırlanırken olduğum yerde kaskatı kaldım. Boğazım kurumuş, nefes almakta bile zorlanmıştım. Annem kırmızı çizgimdi ve bu adamın dilinden dökülmesi hiç iyi olmamıştı. Sinirden damarlarım zonklarken masanın üzerinden öne doğru eğildim ve yanıltıcı bir sakinlikle konuştum.
"Onun adını ağzına alma."
"O benim karım."
"Öldürdüğün karın."
"Kanıtlayamadığın şeyler üzerine konuşma."
Sonunda patlamıştım. Boğazımı sıkan parmaklar hissediyordum ve bir an önce bu odadan çıkıp kurtulmam gerekiyordu. Sorunlu bir adamın sorunlu hastası umurumda bile değil buradan derhal çıkmalıydım.
Hemen yerimden fırlayıp kapıya hızlı adımlarla çıktım, boğazımdan yüzselen sıcaklık ile karakol koridorlarında hızla ilerledim. Karşıma çıkan herkesi itiyor, kim olduğuna bakmadan geçip gidiyordum. Dışarı adım attığım anda öğleden beri üzerimde olan yün kabanımı çıkardım ve gömleğimin düğmelerini açtım. Soğuk hava yüzüme çarparken tek istediğim nefes alabilmekti. Hassas olmaktan nefret ediyordum, hassas yönlerimin olmasından da nefret ediyordum. Özellikle de o adamdan.
Yanımdan geçen herkes soğuk kış gecesinde kabanı elinde ve gömleğinin üst birkaç düğmesi açılmış bana garip ve yargılayıcı bakışlar atıyordu. Ne yapıyor bu manyak? Diye içlerinden geçirdiklerine ant içebilirdim. Sakinleştiğim dakikalarda yanıma yaklaşan ayak seslerini duydum. Tanıdıktı. Ağır, kendinden emin ama kan taşıyan adımlardı. Jonas Koch, babam demek istemeyeceğim o adam. Ondan öylesine nefret ediyordum ki kız kardeşi bile gözüme daha masum geliyordu. Bu yüzden onun kocasının soyadını almıştım. Gustav.
Adamın gölgesi üzerime düştüğünde gece lambasını engellemiş, ışığımı bir kez daha kapatmıştı. Arkama dönüp taş kesilmiş bir suratla mavi gözlerinin içine bakıyordum.
"Çekip gittin, konuşmamız bitmemişti."
"Bitti. Kimseye hayır işleri yapmıyorum."
"Senin sıradan bir doktor olmadığını biliyorum. O kadını kendi yöntemlerinle iyileştirmelisin. Buna mecbursun. Ne acı, memurun oğlu doktor oldu ama yasal olmayan işlere bulaşıyor."
"Ne?"
"Milleti doktor ayağıyla zihinlerine girip dolandırıyorsun."
Gerçekleri biliyorsa işler harbiden karışacaktı.
"Kanıtın var mı?"
"Yeterli delillerim var."
"Başka ne biliyorsun?"
"İnsanları tedavine bağımlı kılıyorsun. Özellikle zengin hastaların var, belli ki çok merhametli bir dolandırıcısın oğlum."
Oğlum. Derin bir iç çektim. Gece havasına karşı üşümem gerekirken yeniden terlediğimi hissettim. Büyük bir bunaltı üzerime çöküyordu.
Yine de acitasyona gerek yok Miran!
"Karşılığında ne istiyorsun?"
"Seni ihbar etmememin karşılığında o kızı iyileştirmeni istiyorum."
Gerçekten kafam büyük oranda karışmıştı. Sevmediği oğluna karşı elinde büyük bir koz vardı. İş hayatımı hatta bütün hayatımı bitirebilirdi. Ve eğer gerçekten elinde kanıtı varsa zekam bile beni kurtaramazdı. Çünkü değiştirdiğim belgelere rağmen beni bulduysa çok önceden zaten takip ediliyordum. Her anlamda. Kafayı yemek üzereyim!
"Bu mu? O kadını iyileştirdikten sonra peşimi bırakacak mısın?"
"Ona bakacağız."
Gür bir kahkaha attım. "Bana komplo mu kuruyorsun yani?"
"Şikayetçiysen git teslim ol. Üstüne bir de beni ihbar edersin." Jonas'ın yüzünde tehlikeli bir tebessüm oluştuğunda gülüşüm yavaş yavaş solmaya başladı. Bu tebessümü ne zaman gösterse bir felaket yaratacağını deneyimlemiştim...
Şimdilik sunduğu şarttan şikayetçi değildim. İnsanların zihnine girip oyun oynamak ustalık alanımdı. O yüzden daha fazla uzatmadan kabul ettim. Zaten en fazla ne olabilirdi? Zihnine sızıp her şeyi öğrenir, bu süreçte paçamı kurtarırdım. Tabiki Jonas'ın eline düşmeyecektim. Kendimi kurtarmak için ne gerekiyorsa yapardım.
"Tamam, kabul. Kadını iyileştireceğim. Karşılığında sen de beni ihbar etmeyeceksin."
Yavaşça başını salladı ve "neyse ki ikimiz de güvenilir adamlarız. Sözünden dönmeyeceğini biliyorum, sen debana emin olabilirsin oğlum. O kadın benim için çok önemli. Elinden geleni yap o yüzden," Dedi.
Kaşlarım çatıldı ve gizleyemediğim bir merakla sordum. "Neden bu kadar önemli?"
"Büyük bir gizemin başrolü. Cinayet mahallinde cesetle birlikte bulundu. Otopsi raporuna göre cinayet 21 gün önce yaşanmış. Bulunduğunda cesetin yanı başına oturmuş dümdüz bakıyordu. Yüzünün çöküntüsüne ve zayıflığına bakılırsa 21 gündür o da oradaydı."
Duyduklarım karşısında hayrete düşmüştüm. Tam 21 gündür orada bir ceset başında mı duruyordu?! Tüylerim diken diken olmuştu ama soğuktan değil. "Sonra ne oldu?"
"Bulunduğunda elinde mavi bir kurdale ve cesetin boynunda kalın mavi bir boya şeriti vardı. Bu aylardır peşinde olduğumuz bir katilin öldürdüğü her kurbanında boynuna bıraktığı izle aynı. Parmakla çizilmiş gibi ancak hiçbir yerde DNA bulunamadı. Kız ise bir haftadır gözetim altında ancak hiçbir sonuç yok. Kız konuşmuyor, göz teması bile kurmuyor. Düm düz boşluğa bakıyor sadece. İletişime geçemiyoruz. Mahkemede böyle giderse katil olarak görülecek ve bu yaşında hapishanede çürüyecek."
Boğazımda büyük bir yumru var gibiydi. Yutkunamıyor, konuşamıyordum. Kızın başından ne geçti bilmiyorum ama büyük bir travma içinde olduğu aşikardı.
Derin düşünceler içindeydim, bu adam kimin, neden hapse girdiğini umursamazdı çünkü. Zalimin tekiydi, genç bir kız dahi olsa astlarının gözüne girmek uğruna kimseye acımazdı. İşin içinde başka bir şey daha vardı.
Düşüncelerimi sezmiş gibi güldü ve alaycı bir tavırla konuştu. "Travmalar içinde genç bir kızı sorgusuz sualsiz hapse atacak kadar da zalim değilim."
"Masum karını ölüme terk edecek kadar merhametlisin yani." Kendimi tutamadan sözler dudaklarımdan çıkıvermişti.
Ancak söylediklerim onun ifadesine taş gibi bir yumruk indirmişti. "Ne dedin sen?!"
Üzerime doğru yürüdüğünde büyük bir kavgaya hazırlanmıştım ki polislerden biri koşar adım yanımıza yaklaştı. "Komiserim! Cevdet komiser sorgu odasındaki kadını soruyor! Ne zaman boşaltacaklar diyor!"
Jonas'ın yüzü şimdi daha da sert bir ifadeye bürünmüştü. "Geliyoruz! Hadi, Miran!"
Önden büyük adımlarla ilerlediğinde bir büyük iç daha çekip mecbur peşinden gittim yün kaban elime yük olmaya başladığı için umursamadan çöp konteynırına attım. Soğukluğa karşı bağışıklık kazanmıştım, üşümek umurumda bile değildi. Özellikle beynim sinir harbine dönmüşken etrafımdaki her şeyi çöpe atabilirdim. Kabul, takıntılı ve titiz psikiyatristlere asla benzemeyen dağınık bir karakterim vardı.
Sorgu odasına geri döndüğümüzde yeniden sandalyeme oturdum ve bu sefer sandalyemi kadına çevirip yüzüne baktım. Mecbur ilk karşılaşmamız böyle olacaktı. Ancak hissiz bakışları bana değil dümdüz önündeki duvara bakıyordu. Yan profilinden bu kadar solgun ve yorgun görünen bir yüzü olmasa güzel diyebilirdim.
Parmaklarımı gergince masaya vurduğumun farkında bile değildim. Ancak sese karşı duyarlı gibi başını eğip kahverengi gözlerini parmaklarıma diktiğinde yapmayı bıraktım. Gözlerinde ölümden başka bir şey yoktu. İroni gözümden kaçmadı, günah dolu doktorun hastasının gözlerinde ölüm vardı. Sadece boş bakmıyor, bakışlarında vahşi bir katliam vardı.
Komiser Jonas'a döndüm ve karşımızda bizi izleyen adama kızgın bakışlarımı diktim. "Danışanımla yalnız görüşeceğim."
"Olmaz. Her ne yapıyorsan ben de göreceğim."
Derin ve bıkkın bir iç çektim. "Hasta ve doktor ilişkisi gizli kalmalı. Sizin yanınızda konuşmak istemeyebilir. Çıkın komiser. Kelepçe anahtarını da bırakın. Tutuklu dahi olsa danışanımın bağlı olmasını istemiyorum."
Jonas derin bir nefes alıp başını salladı. Anahtarı isteksizce masanın üstüne bırakıp, "Kapının önündeyim." Dedi. Çıktığında kapıyı arkasından çarparak kapatmıştı ama hemen yanı başında bizi dinlediğini bilerek göz devirdim. "Olgunlaşmamış adam."
Yeniden kadına döndüm ve bakışlarının bu sefer masanın tam ortasında duran anahtara kaydığını fark ettim.kaşlarımı çatıp anahtarı aldım ve incelemeye başladım.
"Seni çözmemi mi istiyorsun?"
Ancak bakışlarını yeniden duvara çevirmişti. Başımı eğip yüzüne bakmaya çalıştım. "İnsanlar bu yüzü görmek için parayla randevu bağlıyor, sen neden bakmıyorsun?"
Masaya yaslandım ve sesimi dostane çıkarmaya çabaladım. Travmalar içindeki biriyle alay etmeyecektim, hayır. Ancak gülüşüm bu düşünceme engel oluyordu.
"Madem konuşmayacaksın, ne yapalım o zaman? Hadi çözelim seni. Bu iyiliğimi unutma ama." Anahtarı kelepçenin yuvasına sokup çevirmiştim ve çıkan sesle kelepçeler çözünmüştü. Ellerini usulca çekip zayıf bacaklarının üstüne koydu. Üstünde kan lekeleri vardı. Saçları yağlanmış ve yüzüne yapışmıştı. Tam anlamıyla bir felaket gibi görünüyordu.
Ellerimi uzattım ama ona dokunmak için değil, sandalyesinin iki yanından tutup çevirmek için. Şimdi karşı karşıya oturuyorduk ve ben konuşmayacağını biliyordum. Göz teması kuracak mı diye test etmiştim ki bakışları ben hariç heryerde geziniyordu. Arkamdaki duvarın her bir köşesine bir şey varmış gibi tedirgin bakışlar atıyordu. İşim gerçekten de zor olacaktı.
Bıkkın bir iç çekip sandalyede arkama yaslandım ve başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım. Bugün çok yorucu ve bolca baş ağrısıyla geçiyordu. Hiç konuşmazsa bile birkaç dakika kestirecek sonra da bir sonuç olmadığını, sonra yeniden görüşme ayarlayacağımı söyleyip gidecektim. Her ne yaşıyorsa kendi kendine atlatsın, beni yormasın istiyordum.
Ancak beni hayrete düşürecek bir şey olmuştu.
"Seni bekliyordum."
...
Evet! Bir bölümün daha sonuna geldik! Elimden geldiğince anlaşılır yapmaya çalıştım ancak kafam da olaylar da çok karışık kdlsjdjxlsk neyse umarım beğenmişsinizdir lütfen gelecek bölüm için aklınızda fikir ya da soru işareti varsa sorun açıklayayım çünkü kurgu karışık ve çözülmesi zaman alacak türden bir kurgu. Baaayy!!!