Küçük Nilüfer, kırmızı çilekli pijamasını giymişti. Evde hep pijamayla dolaşıyordu. Ağlamaktan kızarmış iri elâ gözleriyle karşısında kendisi yokmuş gibi davranan ailesine bakıyordu. Ağladığında; aynı zamanda burnunun ucu ve üst dudağı kıpkırmızı oluyor, genzi tıkanıyordu. Minik ellerini yumruk haline getirip gözlerini ovuşturmaya başladı, gözleri şişmişti.
Annesi Ahsen Hanım ve babası Arhan Bey, Nilüfer’in küçük kardeşi Açelya ile ilgileniyordu. Babası küçük kızının simsiyah saçlarını okşarken, annesi yatağının başucunda ona ninni söylüyordu. Bu, herkesin bildiği bir ninniydi.
“Dandini dandini dastana,
Danalar girmiş bostana.
Kov bostancı danayı,
Yemesin lahanayı”
Nilüfer’e bu ninniyi hiç söylememişti, aslında Ahsen Hanım Nilüfer’in yüzüne bile bakmaya tenezzül etmiyordu. Garip bir şekilde, annesi de babası da Nilüfer’i sevmiyordu. Annesi, bunun sebebini söylemese bile, ağzından şunları kaçırmıştı:
“Senin gibi bir kızı zorla elime verdiler ya, Allah bana sabır versin!”
Zorla mı? Nilüfer ne yapmıştı ki? Onun karnına zorla mı girmişti? Yoksa hiç onun karnından doğmamış mıydı? Ee, o zaman kimin kızıydı Nilüfer? Gerçi, onun kızı olsa ne olacaktı, olmasa ne olacaktı? Sonuçta, onu kızı olarak görmemişti hiçbir zaman.
Minik adımlarla, annesi ile babasının yanına yaklaştı. Öyle çok korkuyordu ki, kalbi vücudundan firar edecekmiş gibi hızlı atıyordu. Derin bir nefes aldı, minik bir adım daha attı. “A-anne, bana da ninni söyler misin?” diye sordu kısık bir sesle. Annesinin sesi çok güzeldi, bir kerecik de olsa onun sesiyle uyumak istiyordu.
Ahsen Hanım, simsiyah ceylan gözlerini ağır ağır Nilüfer’e çevirdi. Kızının yanında şu aptal kıza bağırmak istemiyordu. “Kulaklıkların var ya, Nilüfer. Neden sürekli benden bir şey istiyorsun? Kardeşinin yanında sana bağırmak istemiyorum.” dedi gayet de sakin bir sesle. “Dün yediğin dayağı tekrarlamak istemiyorsan derhal odana git, mümkünse de bir daha çıkma.”
Nilüfer’in kalın dudakları, acı bir şekilde iki yana doğru yavaş yavaş yayıldı. “Beni hiç sevmeyeceksiniz, ben de sizi sevmek istemiyorum bundan sonra.” dedi ve yavaşça arkasını dönüp minik adımlarla odadan dışarı çıktıktan sonra kendi odasına girdi. Sırtını kapıya yaslayıp dizlerini kırarken yavaş yavaş kaydı ve çöktü. Gözleri; çektiği acılardan intikam alırcasına dolmaya, hırçın gözyaşları akıtmaya başladı. Genzi tıkanmaktan isyan edercesine nefesini kesince, yavaş yavaş ağzından nefes almaya başladı.
***
“Anne, senin saçların siyah, benimkiler gibi güneşteyken sarı sarı parlayamaz ki!”
Upuzun, dalga dalga, kumral saçları olan uzun boylu kadın, Nilüfer’e arkası dönük bir şekilde pencereden dışarıyı izliyordu.
Ahsen Hanım’ın saçları siyahtı, kıvırcıktı ve omuzlarına gelirdi. Bir yanlışlık mı vardı?
Arkası dönük kadın, bir ninni mırıldanmaya başladı. Ama Nilüfer’in duydukları o kadar silikti ki, ninninin sözlerini değil, sadece güzel ritmini ve melodisini algılayabiliyordu. Nilüfer gittikçe mayışıyor, arkası ona dönük olan kadına bakıyordu. Kadın arkasını döndüğü esnada, dışarıdaki güneş huzmesi birden arttı. Sanki büyük bir güç kaynağı, kocaman bir fenerde kullanılıyormuş gibi muazzam bir ışık huzmesiydi bu. Kadın ışığı arkasına aldığı için, Nilüfer kadının yüzünü seçemiyordu.
“Anne, sen misin?” diye sordu bu sefer küçük kız. Ahsen Hanım’ın sesi de, saçları da bu kadar güzel değildi ki… Nilüfer’in saçları, karşısındaki kadının saçlarıyla aynıydı.
“Sen, benim kızımsın,” dedi kadın ağlamaklı bir sesle. Sonra, belli belirsiz dudaklarından bir feryat döküldü, “Özür dilerim, kızım,” diye ağlamaya başladı. “Ne olur kızım, affet bu bahtsız anneni!” Kadının dudaklarından tiz bir çığlık koptu.
Nilüfer kan ter içinde uyandı, solukları sanki daha fazla içine çekebilecekmiş gibi ağır ve çoktu. Kötü bir kâbustan uyanmıştı. Belki de henüz, bu rüyanın bir mesaj olduğunu anlayamamıştı.