Keyifli okumalar dilerim 🖤
Oy ve yorumsuz geçmeyelim
2. Bölüm
" Gece Yağmuru"
Sia - Bird set free
Katy Perry - Roar
"Yorgun kelimelerle afili cümleler kuramazsın"
Evelden beridir bu hep böyledir. İnsanlar acımasız doğmaz. Zamanla yok olur içinde ki merhamet kırıntısı. Sonra herşeyin yok olur. Ama onlar sadece onlara göstermediğin merhametinden dolayı seni kötü belerler.
Kimse neyi kaybettiğini umursamaz. Onlara gösterdiğin yüzünde tutuklu kalırlar.
Hayal meyal hatırlıyorum da. Annemle çeşit çeşit çiçekeklerle dolu bahçemizde oyun oyardık. Çok küçük olduğum için her şey kesik kesik. Belki de çoğu sadece bir hayal. Mesela annemin seni asla bırakmam demesi gibi.
Bir gün evimizin geniş salonunda pembe bebeğimle oynamaktan sıkılıp, verendadan çıkıp küçük adımlarımla İlkbaharın vurduğu bahçede koşturmaya başladım. Uzun zamandır kışı görmekten sıkılmıştım. Soğuk ve yağmurdan sıkılmıştım. Artık sıcak bir güneşe ihtiyacım vardı.
Gece yağmurlarında yoruldum. Artık sahici bir sıcağa ihtiyacım vardı.
Çıplak ayak çıktığım için ayağıma çimler batmaya başladı yere oturup ağlamaya başladım. Bir süre. Siyah saçlarımın Tutamları görüş alanımı kapattığı için bana yaklaşan ayak seslerinin kime ait olduğunu bilmiyordum. Parmaklarımı gözlerime bastırıp. Daha da şiddetli ağlamaya devam ettim. Çünkü içimde ki his gelenin annem olduğunu söylüyordu. Çünkü bu hayata en çok nazın annen çeker. Kısa bir süre sonra tamda tahmin ettiğimiz gibi annem geldi.
Yanıma oturup parmaklarıyla saçlarımı okşamaya başladı.
" İz kızım ne oldu?" dedi yumuşacık bir sesle. O kadar içimi okşamıştı ki o sözü ellerimi hızlıca yüzümden çekip. Yaşlı gözlerle annenin yüzüne baktım.
" Anne ben onu öldürdüm." dedikten sonra tekrar ağlamaya başladım. Annem aramızda ki mesafeyi kapatıp tam önümde çimlere oturup beni kucağına çekti.
" Benim kızım çok masumdur. O kimseye bile isteye zarar vermez ki" dedikten sonra saçlarımın arasına küçük bir öpücük kondurdu.
" Ama anne bu kelebek ölmüş. Ona ben bastım" dedim işaret parmağımla sol tarafımda ki ölmüş kelebeği göstererek. Annem benim gösterdiğim kelebeğe baktıktan sonra. Bana gülümsedi.
" Annecim onu sen öldüremezsin. Çünkü o daha önce ölmüş" dedi yatıştırıcı bir ses tonuyla.
Annemin kucağında kalkıp. Neşeyle iki elimi birbirine vurup gülmeye başladım.
" Ben öldürmemiş onu" dedim etrafımda bilmem kaç tur atarak.
Sonra yıllar geçti ve bir kelebeği öldürmekten korkan küçük kız çocuğu ellini bir insanın kanına bulaştırdı. Ve o kelebeğin ölümüne üzüldüğü kadar üzülmedi. Çünkü onun hayatına yıllar, bir hazan olmuştu ve körpe yüreğinde bir sonbahar misali hüküm sürüyor. Her mevsim de ellinde kalan tek şey kuru yaprakları.
Şimdi karşımda acı içinde kıvranan adamın yüzüne donuk bir şekilde bakıyorum. İçimde hiç bir duygunun emaresi yok. Yıllar o kelebeğe ağlayan küçük kız çocuğunu. Acılar içinde kıvranan bir adamın yüzüne duygusuzca bakan bir kadın dönüştürdü.
Zaman çok tehlikeli bir nota. Hangi ritimde gittiğini bastığın nota belirler. Kader misali...
Doğduğum gün değil. Ben terk edildiğim gün açtım gözlerimi dünyaya. O gün zifiri karanlık vardı yollumda. Soğuk bir kış günüydü. Baharı beklemeden gitmişti... Parmak uçlarımda sönmeye yüz tutmuş mum ışığında bekledim ben giden çocukluğumu. Benden çaldıkları hiç bir duygum geri gelmedi.
Bende artık masum olmayacam. Çünkü adalet masumları hep teğet geçti.
Yirmi dört dakika ve beş saniye boyunca tozlanmış sandalyede elleri kolları bağlı ve acı içinde kıvranan adamı izledim. Aslında benim içimde ölen küçük kız çocuğu yani İz 'e baktım.
Ve hiç bir duygu kırıntısı bellirmedi içimde.
En ufak bir acıma duygusu oluşmadı içimde.
Tekrar sandalyeme oturup rahat bir pozisyon aldıktan sonra. Konuşmaya başladım.
" Biliyor musun? Ben lisedeyken kimya dersini hiç sevmezdim. Ama sen seviyorsun diye üzerinde denedim fakat sen sızlanıyorsun" dedim sahte bir sitemle. Sonra öne düşen saç tutamlarımı geriye itekleyeyip bakışlarımı tekrar acıdan iki büklüm olmuş adama çevirdim.
" Bu... Bu yaptığında sonra yaşıyacağını hala zannediyor musun?" dedi acı içinde. Sözcükleri bir araya getirmekte güçlük çekiyordu. Saçlarından boynuna kadar terler akıyor. Yüzünü acı içinde buruşturmuştu.
" Biraz Tuz döksek acısı hafifler mi dersin?" dedikten sonra yüzüne ciddiyetle bakmaya başladım.
" O flash beleğin bir yedeği daha var mı? Yaşamak için son şansın bu" dediğimde öne doğru kendimi çektim. Artık aramızda ki mesafe aynıydı.
"Ne garip ikimizde flash bellek peşindeyiz. Bence takas edelim. Sen sendekini ver bende bende olanları" dediğinde sen ciddi misin der gibi baktım yüzüne . Bu adamda zeka sıfır.
" Benim ellimdesin. Pazarlık yapmak için sencede biraz geç kalmadın mı?"
" Beni öldürmeyeceksin ikimizde biliyoruz. Eğer beni öldürmek gibi bir düşünce olsaydı. O flash belleği hala saklıyor olmazdın" dediğinde yüzünde zafer kazanmış gibi bir eda vardı. O şimdi öldürmek işime gelmezdi.
" Bu seni hiç bir zaman öldürmeyecem anlamına gelmez" dediğini doğrularken. Başımı ağır ağır salladım.
" Beni burada da sonsuza kadar tutmayacaksın. Elbette bir gün bir yerde karşılaşacaz" dedi acı içinde ki sesiyle.
" Burdan canlı çıkma fikrini aklında tamamen çıkarsan iyi edersin." dedim kesin bir dille. Bakışlarım da en az sözlerim kadar serti.
" Adel 'le dinlenme cihazı taktın. Ve lila' yada adamlarını benden önce yerleştirdin." dedi düşünceli bir şekilde. Sonra karşı duvarda tuttuğu bakışlarını yüzüme çıkardı.
" Ama sen Adel 'li çok seviyordun. Aklımın almadığı şeyler var." dedi durgun bir ifadeyle. Omuzları kaybetmenin verdiği kederle çöktü .
" Ben birini seviyorum diye ona güveniyorum anlamına gelmez. İhanettin kapısını her zaman sevgi aralar. İhanettir içeriye sevgi buyur eder "dedim nasihat verir gibi tane tane. Sonra bakışlarımı yüzüne kaldırdım.
" Senden öğrendim. Sevgi ve güvenin aynı kapıyı açmıyacağını ihtiyar. Sevgi İhanettin gizli silahıdır"dedim tekrar arkama yaslanırken derin bir nefes çektim içime.
" Sen çok zeki bir çocuksun. Seni hafife almadım hiç bir zaman. Ama benden korkmam lazım çocuk. Henüz benim kadar acımasız değilsin." sözünü bittirir bitirmez dört duvarda yankılandı kahkaham. Oysa benim ne kadar acımasız olduğumu bilmiyor. Benim en dibi gördüğümü bilmiyor. Gülmeye son verip o zehir gibi sözleri söyledim.
" Ben kuzenimi öldürdüm. Seni öldüremeyeceğimi mi sanıyorsun " dedim soğukkanlı bir şekilde. Kaşlarını çattı ve yüzünde ise garip bir ifadeyle yüzmeye bakmaya başladı. Dudaklarını araladı fakat aradığını sözcükleri bulmamış olmalı ki sustu. Bir süre sonra konuştu.
" Çünkü onun acısına son vermek istedin. O zaman bile tam olarak kötü biri değildin." dedi gayet rahat bir şekilde. Sanki sıradan bir sohbetmiş gibiydi tavrı. İçimde ki fırtınaları susturdum. Süzümde ki buz ifademle onun kırışmaya başlayan yüzüne bakmaya başladım.
Konuşma ne ara kimin daha kötü olduna geldi bilmiyorum ama bu saçma muhabbetimize son vermek adına.
" İki günün var. Burada oturup düşün. Eğer o flash belleğin yedeklerinin yerini bana söylemezsen işte o zaman ölmeği düşünmeye vaktin bile olmaz!" dedim oturduğum sandalyeden kalkarken. İşaret parmağımı üstüne doğru sallayıp konuşmana devam ettim.
" Ortağını aklından çıkarma sakın! Gerçi çıkarmamışsın zaten, ölüm videosunu çekip sakladığına göre " dediğimde sesim az önceye nazaren daha yüksek çıkmıştı. Montumun uçlarına bulaşan tozları sirkelediğim sırada zar zor da olsa konuşmaya başladı bizim ihtiyar.
" Ortağım seninde aklında çıkmamış anlaşılan ölüm videosunun peşine düştüğüne göre "dedi acı çekmesine rağmen sırıtarak.
" Burda oyun oynamıyoruz. Bu işin sonu yok "dedim bir kaç adımda ona yaklaşırken. İşaret parmağımı gögüsüne bastırdım sertçe.
" Karşında eski ben yokum. Seni öldürürüm. Kimsenin ruhu duymaz. Yada senin gibi bir şerefsiz için zahmete girmezle. " dedim tehtitkar bir şekilde. Yüzümde ki ciddiyetimle bir kaç adım ötemde yenilgi kabul etmiş adamın yüzünde tutum.
" Beni öldürmeyeceksin neden biliyor musun? Çünkü gideceğin yolda ki tek çıkkışım sana. "dedi Kendinden emin ses tonuyla.
" Bence sen benim gideceğim yollda ki tek engellimsin" dedim alay kokan sesimle.
Başını ağır ağır iki yana salladı.
" Zamanı geldiğinde öğreneceksin çocuk. Bana muhtaç olduğunu." dedi bakışlarını yüzümden çekip sol tarafta duran camı kırık penceye çevirdi.
" Kelime oyunlarından hiç hoşlanmam" dedim parmağımı bastırdığım gögüsünden çekip, bir kaç adım uzaklaşırken . Sadece aklımı karıştırıp biraz daha fazla yaşamak istiyor tek amacı bu. Çünkü oda yolun sonunda olduğunun farkında. Ve yaşamak için kelime oyunlarının arkasına saklanıyor.
" Neyse bu saçma muhabbetimize sonuna varmak zorundayız. Sadece iki günün var. Senin bana tanıdığın o iki var ya şimdi senin için geçerli"
Dedikten sonra tehtitkar bir sesle devam ettim.
" Benim merhametim de en az senin ki kadar. Ve eğer bana istediğimi vermezsen neler yapacağımı tahmin bile edemezsin." dedim kıstığım bakışlarımla karşımda iki büklüm olmuş adama bakarken. Önüme düşen kızıl saç tutamlarımı kulağımı arkasına sıkıştırıp, üstümde ki montumu düzeltim ve bakışlarımı tekrar karşımda hiç bir değeri olmayan adama yönelttim.
" Kendi sonunu hazırlıyorsun farkında değilsin kız çocuğu" dedi şüphe kokan sesiyle. Başını ağır ağır sağa sola salladı.
Bana kız çocuğu diyen adamın yüzüne baktım boş gözlerle. Kız çocuğu olsaydım tırnak diplerime kadar kötülüğe batmazdım.
Ellime silah alıp içimde ki öfkeyi daha fazla harlamazdım. Kötülüğün ta kendisi olmazdım.
" Dediğim gibi sadece iki günün var." dedim sözümü yineleyerek. Öfke saçan bakışlarımı yüzüne çıkardım. O ise sadece başını sağlamakla yetindi. Bunun anlamı ne bilmiyorum ama ögrenmek için koca iki günüm var.
Sağ ve sol tarafımda bekleyen ikizlere baktım.
" Gözünüzü tek bir saniye olsun ayırmayın üzerinde." dedim tehtitkar bir şekilde.
" Peki efendim" dedi ikiside aynı anda.
Başka bir şey söylemeden seri adımlarla geldiğim yöne doğru gittmeye başladım. Deponun çıkış kapısına vardığımda orada duran iki korumayada aynı şeyi söyledikten sonra eve doğru yürümeye başladım. Depo evden çok uzak değildi. Montumun fermuarını yukarıya çekip kapşonumuda kafama geçirdikten sonra karlı yolda yürümeye devam ettim. Bahçenin aydınlatmaları ve karın beyaz rengi muazzam bir görüntü oluşturması dikkatimi çekmişti. Bu gece ay yoktu gökyüzünde kara bulutlar hakimdi. Tıpkı yarınlarım gibi kara bulutlar çökmüştü.
Beni hep sabahı olmayan yarınlara,
Güzü bitmeyen baharlara teslim ettiler anlıyacağınız zifiri karanlıkta bıraktılar.
Bende adeta kızıl bir gölge gibi üzerlerine çöktüm. Bütün mevsimlerinde, kızıl bir gölgeye mahkum ettim. Ben bir kadın ne yapabilir onlara göstermeye geldim. Ve gösterdim de.
Derin düşüncelerimde sıyrılıp derin bir nefes aldım. Etrafta botlarımla bastığım karın sesi dışında bir ses yok. Bir kaç dakika sonra evin kapısına vardım. Kapıyı açıp kendimi içeriye attım. Sıcak hava anında etkisi gösterdi. Soğuktan kasıla vücudum anında gevşedi. Üstümde ki montumu çıkarıp portmantoya
astım ve seri adımlarla salona ilerledim. İçeriden gelen sesler durmama neden oldu.
" Bu şerefsiz bu kadar bilgiye nasıl sahip olabilir aklım almıyor" dedi Atakan öfke kokan sesiyle.
" Düşmanın kim olursa olsun onu hafife almaman lazım" dedi Pınar hemen sonra onun sesi Atakan 'na nazaren daha sakin çıkmıştı. İçeriden gelen ayak seslerinden anladığım kadarıyla Atakan salonda votka atıyor. Bu adam diye bahsettiği kişinin Emir olduğunu bildiğimden sorma geri duymadım. Ne kadar şey bildiğini bilmiyorum ama onları söylemeye vakti olmadığını biliyorum.
Çünkü onun oyunları artık çok basit geliyor. O zaman diyorum içimde ki kız çocuğuna ellin yeterince kötülüğe bulanmış. Göğsünden uyutmuşsun kinin. Sonra şafak sökmeden uyandır içinde ki iyiliği. İçimde ki iyiliği söküp aldılar. Açık bir yara bıraktılar. Acı çeken birinin acı çektirmesi her zaman kaçılımazdır. Ben acı çektikçe onlarada çektirdim. Kendimi duymadığım bir mattemin içindeyim.
Kapının eşiğinde durmaya son verip hızlı adımlarla içeriye girdim. Beni ilk fark eden Ezgi oldu. Sonra Pınar ve Atakan. Ayaz ve Buğra henüz ortalarda yoklardı.
" Sıla galiba bir ipucu bulduk" dedi parmaklarını masaya ritmik bir şekilde vururken.
" Neymiş" dedim bir kaç adımda yanlarına gelerek.
Sonra bakışlarımı bilgisayarın ekranına kaldırdım.
İçime kesik bir nefes aldıktan sonra gülümsedim.
" Süpersiniz en yakın zamanda bi ugrayın bakalım ne çıkacak? Sözümü bitir bitirmez. Atakan araya girdi.
" Bir kahvesini bile içeriz "dedi keyifli bir şekilde.
" Bi kahveden daha fazlasını istiyorum ben "dedim Atakan'na dönerek.
" O iş bende sen rahat oldu " dedi sandalyede rahat bir şekilde otururken. Zaten ona her şey kolaydır.
" Ben acıktım ya. İki saatir bu koltukta kurudum ya" diyen Pınar 'a döndüm.
" Acıktım diyorum. Neden suçluyum gibi bakıyorsun. Açım" diye devam ettirdi sözlerine
" İyi haydi siz yiyin. Benim bir işim var"
" Ne işi ya beraber yemek yiyecektik. Şöyle tavuk sote, brokoli salatası, çikolatalı sufle falan fena mı olurdu." dediğinde . Ona gözlerimi devirerek baktım.
" Gitt sen ye benim bir işim var dedim ya. Evdeyim dışarıya çıkmıyacam ayrıca."
" Bereber olsaydık diyorum bende "diye araya girdi Ezgi.
" Ben aç değilim siz yiyin. Daha sonra bi şeyler yerim ben " dedikten sonra salonda çıktım. Doğrudan alt kata inen merdivenlere yöneldim. Birer birer inip en alt kata indim. Şifresini tuşlayıp açılan odaya girdim saniyeler sonra.
Yattağın üstünde ayaklarını karnına kadar çekmiş başınıda bacaklarına koymuş ağlıyan küçük kız çocuğuna baktım. Annesinin günahını o ödüyor.
Bu hep böyle değilmiydi. Bedel ödeyenler hep masumlardır. Yanına oturan onu sakinleştirmeye çalışan Mila 'a baktım. Geldiğimi yeni fark ettmiş olacak ki oturduğu yataktan kalkı hemen.
" Sen çık! Ben hallederim" dedim düz bir ses tonuyla. Başıyla beni onayladıktan sonra odadan çıkıp uzaklaştı.
Yatağın ucuna oturup küçük çocuğa baktım. Aklımda bir sürü cümle var fakat dilime gelmiyor hiç biri
" Annem nerede?" dedi başını kaldırıp yaşlı gözlerle yüzüme baktı.
" Beni ona götürücekmisin ? Dedi bu seferde.
Ne diyeceğimi bilmez bi şekilde yüzüne baktım.
" Sütünü içersen ve uslu bir kız olursan seni annene götürürüm" dedim sarı saç tutamlarına dokunarak.
" Tamam ama, ben annemi çok özledim. Çabuk gidelim olur mu? " dedi buruk bir şekilde.
" Hem çocuklar annelerinden ayrı kalamazlar. Ben sadece beş yaşındayım daha " dediğinde parmaklarımı saçlarından çektim. İçimde tarifi imkansız bir acı peyda oldu. Ben bu kadar kötü ne zaman olmuştum hiç bilmiyorum ama ben gerçekten çok kötü biri oldum.
Bana yapılanın aynısını bende hiç bir suçu olmayan küçük bir kıza yapıyorum.
Kimse bana acımamıştı. Bende kimseye acımıyacam. Merhamet yoktu. Bu yolla çıktığımda kendi kendime söz verdiğim tek şey merhametti. O duyguya yer yok senin hayatında. Annesi ihanet etmeseydi kızı şimdi yayında olurdu. Her suçun bir bedeli olmak zorunda. Hem merhamet çok tehlikeli bir silahtır.
" Sana dediğim gibi uslu bir çocuk olursan seni annene götürecem" dedim sakin bir şekilde. Oysa ne saçma bir eylemdir bu. Onun şüan annesinin yanında olması gerekmez miydi? Ama biz şart koşuyoruz uslu durması karşılığında ona zaten onun olan annesini verecez. Hayatta aynen böyle saçma bir döngü. Kötünün kazandığı bir kumar ya da. Bunu sakın unutmayın iyi olan kazanmaz kötü olan kazanır. Ve ben kötü olup kazandım.
" Çok uslu duracam. Hiç sesimi çıkmayacam." dedi kısık bir ses tonuyla. Göz yaşları artık kurumuştu. Saçları dağılmıştı. Montu ve pantolonu ile oturuyordu hala.
" Önce sütümüzü ve kurabiyelerimiz bitiyor" dedikten sonra sol tarafta duran küçük siyah elbise dolabına yöneldim. Sabah onun için aldırdığım kıyafetler içinden gece yatması için uygun bir şey almak için. Dolabın yanına vardığım gibi kulpundan çekip açtım ve içinde duran poşeti çıkarıp yere koydum. Bende yere oturup poşetleri tek tek açıp içinde ne olduğuna bakmaya başladım. İlk poşetin içinde kalın bir kaç tane kazak vardı. Onu kenara çektim ikincisini açtım
Onun içinde de ince bir kazak buldum onun altında bir tayt çıkardım. Küçük poşeti açtığımda onun içinde de tarak toka dış fırçası diş macun vardı. Pembe tarağı ve aynı renkte ki bağlama tokasını alıp, poşetleri tekrar dolaba koydum. Kucağımdakilerle ilerleyip yatağın ucuna oturduğum gibi kucağımdakileri yatağa bıraktım.
" Bakayım bi sütümüz ve kurabiyelerimiz bittmiş mi?" dediğim tatlı tutmaya çalıştığım ses tonumla. Onu üzmek istemiyorum. Onu üzmek sanki beş yaşında ki Sıla İz 'i üzmek gibiydi.
" Bittirdim." dedi umutla yüzüme bakarak. Gözlerinde ki hüzün içime işliyordu ama yapacak başka bir şeyim yoktu. Minik parmağıyla gösterdiği tabağa baktığımda gerçekten bitirmişti.
" Afferin sana o zaman" dedim ona yaklaşıp saçlarını düzelterek.
" Şimdi kıyafetlerimizi değiştirmemiz lazım" dedim gibi üstünde ki krem rengi montunu çıkardım. Sonrada pembe kışlık kazağını . Getirdiğim ince kazağı giydirdikten sonra pantolonuda çıkartıp taytını giydirdim. Sonrada saçlarını tarayıp bağladım. Tarağı getirdiğim yere geri koyup geri döndüğüm sırada. Eve 'nin tekrar hıçkıra hıçkıra ağladığını gördüm. Bir kaç dakika içinde ayaklarını karnına kadar çekmiş içli içli ağlıyan kız çocuğunda takılı kalan bakışlarımı çekip. Küçük adımlarla yürüyüp yanına vardım. Yatağının ucunda oturup. Saçlarını okşamaya başladım.
" Biz anlaşmıktı hani?" dedim yumuşak çıkmasına gayret ettiğim ses tonumla. Bir süre ne bana cevap verdi nede ağlaması dindi. Bende yanında bagdaş kurup onun benimle konuşmasını bekledim. Çünkü bende onun gibi bir çocuktum annesiz kaldığımda. Onu benden daha iyi anlayan çıkmaz. İçimdeki ses kendi yaşadığını neden başkasına yaşatıyorsun desede onu dinlemeye şimdilik kulak tıkıyorum.
Geçmişin üzerine her ne kadar acımasız sözlerle kaplamış olursam olayım, içimde kalbi kırık küçük bir kız çocuğu var. Her gün hıçkıra hıçkıra ağlıyor içimde. Şimdi bu çocuğu susuramazdım.
Geçen dakikaların ardında. Bakışlarımı camdan çekmeme sebep oldu. Küçük kızın sözleri
" Annem senin arkadaşın değilmiydi?" dedi bir şeyler çözmek ister gibi. Yüzüne düşen saç tutamlarını geri çekip, yüzüme baktı. Gözlerinin derinliklerine küçük bir umut kırıntısı beslediğini hissediyorum ama onun annesinin ihanetini onunda çekmesi gerekiyor.
" Annen şimdi çok uzakta. Ve bir süre daha gelmeyecek ." dedim onun küçük parmaklarını tutarken. Ses tonumu yine aynı şefkat tohumlarını ektim.
" Hayır annem beni almadan gitmez uzaklara" dedi hırçın bir tavırla. Parmaklarınıda hızlı bir şekilde ellerimden çekti.
" Gelecek seni burada bırakmadı ki. Sadece şimdilik öyle gerekti." dedim yatıştırıcı bir sesle. Sonra ekledim. "Hem anneler çocuklarını bırakmaz ki" dedim gibi bakışlarını tuttuğu duvardan çekip bana baktı.
" Anneler çocuklarını bırakmaz değil mi" dedi onaylamamı ister gibi.
" Evet anneler çocuklarını bırakmazlar" dedim buz gibi bir sesle. Bu büyük bir yalandan ibareti. Beni terk etmişti. Hemde büyük bir hiç uğruna.
Ama onun annesi onu bırakmadı. Onları benim öfkem, içimde ki acımasız kadın ayırdı.
" Onu sen yolladın? Annem beni yanına alırdı. Çünkü o bensiz gitmezdi" dedi kırgın bir şekilde.
" Hayır sana söz veriyorum onu göreceksin" dedim hemen. Bu beni çok kötü hissettirdi. İçimde gömdüğüm bütün duygularım birden beni elle geçirdi. Ben kötü biriyim evet ama hep kötü biri olmaktan da çok korktum.
" Sana inanmak istemiyorum" dedikten sonra yataktan kalkıp zemine oturdu. Ayaklarını karnına kadar çekip başınında bacaklarına gömdü . Ne yapacağımı bilmez bir şekilde
Yatakta öylece kala kaldım. Ne yapmam gerekiyor bilmiyorum tek bildiğim şey oda bu kızı gerçekten de çok üzdüğüm. O daha beş yaşında küçükcük bir çocuk diyor bir yanım bir yanımda onu daha fazla üzmememi söylüyor.
Beni karanlıklarda bıraktılar henüz beş yaşındayken. Kardeşimle konuştum ben oda bana cevap veremiyordu zaten. Belki o yüzden ona içimi rahat rahat dökebiliyorum. Beni dinleyip ama cevap veremediği için. Gerçi bu aralar oda beni dinlemiyor. Çünkü oda bana kızgın tıpkı bu küçük kız gibi. Onlara göre hep suçlu benim çünkü.
Kötü insanlar hep hata yapar çünkü. Yada diğerleri çok iyi sadece sen kötüsün.
Yataktan aşağıya inip tam karşısına oturdum tekrar.
" Annemde babam gibi gitti işte. Sen yolladı onu üstelik" dedi ağladığı için boğuk çıkan sesiyle.
" Ben hiç öyle bir şey yapar mıyım? Annen gelecek hemde çok yakında" dedim ve içime derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya devam ettim.
" Babanı bilmem ama annen seni hiç yalnız bırakmayacak" dedim şefkat dolu sesimle. Sonra saçlarını okşadım. Gerçi kimse benimle böyle konuşmamıştı. Halam bana onun bir daha asla gel gelmeyecegini onu beklemem gerektiğini en kaba şekilde söyledi. Kardeşinden başka kimsem olmadığını o gün anlamıştım. Keşke benimde saçlarımı böyle şefkatle biri okşayıp her şey geçecek deseydi.
Beni yalnızlığa mahkum ettiler. On sene boyunca dört duvar arasında kaldım. Ev dediler benim mahkum ettikleri yere. Çünkü babanın düşmanları var dediler. Yaşamak istiyorsan evin dört duvarları arasında kalman gerekiyor dediler.
Ve ben o ev dedikleri yerden kurtulup. Başıma daha büyük bir bela açtım.
" Ben uyuyucam. Böylelikle annemin gelmesine daha az kalır." dedi sitem dolu sesiyle. Oturduğu zeminden kalkıp yatağına geçti. Yorganıda kafasına kadar çekip altında saklandın.
" İyi geceler" dedim oturduğum yerde kalkarken.
Hiç bir cevap vermedi. Yatağın ucunda oturduğum gibi parmak uçlarımla yüzümü sıvazladıktan sonra bakışlarımı pencere çevirdim.
Dışarıyı karanlık basmıştı. İyilerin kaybettiği bu savaşta ben kötü olmayı seçtim.
Şimdi ne söylersem söyleyeyim beni dinlemeyeceğini biliyorum. O yüzden kısa bir süre hiç konuşmamak en iyisi.
" Tamam sen ne zaman konuşmak istersen o zaman konuşalım" dedim kısık bir sesle. Bir süre daha öyle onu izledikten sonra uyuşan ayaklarımı yataktan sarkıtıp yataktan çıktım. Yorganı kafasına kadar çeken küçük kıza son bir bakış attıktan sonra küçük adımlarla odadan çıktım.
" Sude buraya gel çabuk." diye seslendim yan odadaya. Saniyeler sonra odanın kapısı açıldı ve Sude koşar adım yanıma geldi.
" Buyrun efendim"
" Gözünü çocuğun üzerinden ayırma sakın! Ne isterse yap. Ve en önemlisi gözünün üzerinden sakın ayırma" dedim ciddiyetle.
Karşımda beni dinleyen kadın beni başıyla onayladı.
" Çocuğun başına bir şey gelirse. Hiç iyi şeyler olmaz" dedim tehtitkar bir şekilde.
" Anladım efendim." dedi çekingen bir şekilde.
Başka bir şey söylemeden yanından ayrıldım. Asansörle üst kata çıktım salona vardğım gibi içimde kötü bir his oluştu. Görünürde kimse yoktu ortada. Bu gün kardeşimi bile görmek istemiyordum. Çünkü içimde büyük bir acı var.
Bende boş salonda kalmak yerine merdivenlerden birer birer çıktım
Sarsak adımlarla ilerleyip odamın kapısını açıp içeriye girdim. Yine aynı şekilde bir kaç sarsak adımla yatağıma vardım. Üzerine oturduğum gibi uzandım. Tavana diktim bakışlarımı bir süre öylece izlediğim. Tavandan çektim bakışlarımı.
Doğrulup oturur pozisyonu aldım. Parmaklarımla yüzümü sıvazladıktan sonra. Ayaklarımı yataktan sarkıtıp soğuk zeminle buluşturdum. Anlık gelen bir ürpertiden sonra ayağa kalkıp küçük adımlarla elbise dolabının yanına vardım. Dolabın kulpundan tutup açtığım gibi askıda asılı duran kıyafetlerimi Parmaklarımla tek tek ayırıp baktım. En son siyah ultra mini deri eteğimi ve üzerine önünde küçük bir dekoltesi olan bordo renginde ki kazağımı çıkardım.
Dolabın kapağını kapatıp kucağımda ki elbiseleri makyaj masamın önünde ki pufun üzerine koydum. Üzerimde ki kıyafetlerden kurtulup önce eteğimi sonrada kazağımı giyindindikten sonra küçük adımlarla ayakabılıkta duran siyah deri dizimin hemen altında duran botlarımı çıkarıp yalın ayak makyaj masamın önüne gelip pufun üzerine oturdum. Botları ayağıma geçirdikten sonra. Saçlarımı açtım. Şekikendirci ile hafif dalgalı bıraktım. Kırmızı rujumu sürdüm sadece makyajım bozulmamıştı. Yeniden yapmanın bir manası yoktu. Artık tamamen hazırdım. Yere bıraktığım kirli kıyafetlerimi kirli sepetine atıp odama geri döndüm. Tam odadan çıkacakken. Tıklatatılan odamın kapısı. Bakışlarımı oraya çevirmen sebep oldu.
" Gel" dememle kapının açılması bir oldu.
Gelen Mila 'ydi
" Efendim telefon size" dedi elindeki telefonla bana doğru gelmeye başlarken. Yanıma geldiği gibi telefonu ellinden aldım. Kulağıma dayayıp karşı tarafı dinlemeye koyuldum.
" Efendim. Özgür bey gelmiş kapıda sizi görmek istediğini söyledi. Ne yapalım?"
" İçeriye alın" dediğim gibi telefonu kapatıp Mila 'ya uzattım. Benim telefonun şarjı bitmiş olmalı.
" Misafir var salona götür ben gelinceye kadar" dediğim gibi odanın içinde penceye doğru yürümeye başladım.
" Peki efendim" dedikten saniyeler sonra kapanan kapının sesiyle tekrar kapıya döndüm.
Garip bir şeyler dönüyordu. Ne zamandır iş yapıyoruz hiç yüz yüze görüşmedik. Bu gün buraya gelmesinde mutlaka bir amaç olmalı.
Ya da bu sefer ki sefkiyat gözünü korkutmuş olmalı ki benimle görüşmeye kadar geldi.
Birazdan aşağıya inip derdini öğrenecem nede olsa.
Bu gece dışarıya çıkma planım da iptal oldu. Fakat bu işime engel olmamalı.
Öne düşen tutamlarımı geriye çekip. Kendimden emin adımlarla yürüyemeye başladım. Odanın kapısını açıp koridora çıktım. Antreden geçip merdivenlere vardığım gibi birer birer inip alt kata ulaştım. Sol taraftaki uzun koridoru geçip. Çaprazomda ki odanın kapısında duraksadım.
Bir saniye kadar duraksadıktan sonra kapının kulpunu tutup açtım kapıyı. Bu belkide kızıl Gölgeyi deşifre etmekti ama. Onunla tanışma zamanımız gelmişti bence.
İçeriye girdiğimi fark etmemiş olmalıki tekli koltukta oldukça rahat bir şekilde oturuyor. Parmaklarıyla kirli sakallarını sıvazladıktan sonra bakışları beni buldu. Kapının eşiğinde dikilmek yerine kapıyı arkamdan kapatıp. Ona doğru yürümeye başladım. Botlarımın topuklarından dolayı bastığım zeminde tok bir ses yankılandı.
Yanına ulaştığım gibi karşısındaki üçlü koltuğa oturdum ayak ayak üstüne atıp, ona döndüm.
" Bu ziyaretini neye borçluyuz" dedim hafif kinaye eklediğim ses tonumla.
" Sizi görmek desem." dedi tok sesiyle. Ses tonu beni geçmişte tanıdığım birine götürdüğünde sirkelenip kendime geldim.
" Değdi mi bari" dedim sırtımı koltuğa yaslarken.
" Daha önce bu kadar büyük bir sefkiyat yapmamıştık. Ve denetimlerin bu kadar sıkı olduğu bir zamanda neden bu kadar büyük bir sefkiyat düzenliyoruz?" dedi az önce sorduğum soruyu es geçerek. Gece karası gözlerinin içine baktım ciddiyetle. Sırtımı yasladığım yerden çekip koltukta dik bir şekilde durdum.
" Bunların hepsini ben düşündüm zaten. Bütün plan hazır. Şimdilik bir aksilik yok "dedim ciddiyetle.
" Kendin için korkuyorsan endişelenecek bir durum yok " diye ekledim sözlerime. Kıstığı gözleriyle cümlemi bittirmemi bekledi.
" Korku olsaydı zaten böyle bir işe bulaşmazdım. "dedi bakışlarını benden çekerken.
" Benim olduğum yerde kimsenin zarar görmesine izin vermem " dedim sakin bir şekilde.
" Bende seninle çalışıyorum ve benim bu büyük sefkiyatan en son haberim oluyor. Neye bu kadar güveniyorsun sen? Dedi düşünceli bir şekilde.
Tekinsiz bir kahkaha attım.
" Kendi aklıma güveniyorum" dedim hemen sonra.
" Benim yanımda olduğun sürece güvendesin. Ama bana arkanı döndüğün gibi tek bir nefes dahi almazsın" dedim tehlike kokan sesimle.
" Senin gücünün ve yapabileceklerinin farkındayım" dedi pantolununa bulaşan çünkü tozu parmaklarıyla silkelerken. O sırada bende onu inceledim.
Siyaha yakın göz rengi. Kumral tenli, kumral saçlı, kirli sakalı vardı. Uzun ve gür kirpikleri gözlerine farklı bir hava katmıştı. Biçimli ve küçüktü burnu. Ne çok ince nede çok kalan dudakları. İçe çökük yanakları. Çıkık elmacık kemikleriyle, oldukça kusursuz bir dış görünüşüne sahipti.
Fiziğide en az yüzü kadar güzel olan adamı incelemeye son verip. Yan tarafımda duran cam masanın üzerinde ki kırmızı şarap şişesine uzandım. Mila 'nin koyduğu kadehlerden ikisinede aynı miktarda koyduğum şarab kadehlerinden birini az önce benim onu incelediğim gibi şimdi de onun beni inceleyen adama uzatım.
Bir kaç saniye tereddüt etsede aldı. Kemikli uzun parmakları arasına aldığı kadehi içmemisi telefonuyla ilgilenmesi dikkatimi çeksede ilgilenemedim.
" Korkma henüz zehir imalatına girmedim" dedim gülümseyerek. Bakışlarını yüzüme kaldırdı.
" Önemli bir durum vardı da. Beni zehirleyeceğini hiç sanmıyorum" dediği gibi oda benim gibi gülümsedi. Gözüme ilk çarpan şey sol yanağında ki derin çukur oldu. Sonra bakışlarımı yüzünden çektim ve elimde tuttuğum kadehi dudaklarımla buluşturdum. Oda benim gibi küçük bir yudum alıp yanında ki sehpaya koydu. Beyaz gömlek siyah ceket siyah pantolon giyinmişti. Oldukça şık ve göze alıcı görünüyor. Parmaklarını kahverengi saçlarına saldırıp düzeltikten sonra. Gergince bir soluk çekti.
" Sefkiyat için hazırlıklar tamam mı? Kısa bir süre kaldı. Hiç bir hata istemiyorum?" dedim bu işin önemini vurgulayarak. Sözlerim birer emirdir o bunun farkında.
" Şimdilik hiç bir sorun yok. İşimi titizlikle yaptığımı bilmeni isterim" cümlesini bitirdiği gibi bakışları gözlerimi buldu.
" Tek bir hata her şeyin bitmesine neden olur.
Bizim işimizde hataya yer yok." dedim bende ciddiyetle.
" Bunun farkındayım ama sen değilsin. Yoksa denetimlerin bu kadar sıkı olduğu bir zamana bu kadar büyük bir Sefkiyat düzenlemezdin" dediğinde ona küçümseyici bir bakış attım.
" Sen sadece sana düşeni yap! Gerisi seni alakadar etmez." dedim kıstığım bakışlarımla devam ettim. " Alacağın para dışında başka bir şeyi sorun etme" diye bittirdim cümlemi.
" Peki sen öyle diyorsan öyle olsun" dedi şarabından bir yudum daha alırken. Bu muhabbeten oldukça sıkılmışa benziyor.
" Başka bir sorun yoksa, sefkiyatın kusursuz gitmesi için elinden gelenin fazlasını yap." dediğimde başını ağır ağır salladı.
" Bu Sefkiyat neden bu kadar önemli?" dedi düşünceli bir şekilde.
Tırnaklarımla ritmik bir şekilde camına vurduğum kadehimi sehpaya bırakıp. Ona döndüm.
" O Sefkiyat 28 Şubat günü olmalıda ondan. Sadece bunu bilsen yeter. Eğer ki o gün gerçekleşmezse seninle yollarımız ayrılır. "son cümlemin altını basarak söyledim ki ciddiyetimin farkına varsın.
" Bu işte benim gibi iyi birini bulamıyacağını ikimizde biliyoruz" dedi kendinden emin ses tonuyla. Aklı sıra bana meydan okuyor.
" Bu seni kovmayacağım anlamına gelmez "dedim doğrudan.
Parmak uçlarıyla sakalarını sıvadıktan sonra
" Belki de ben seni bırakırım. "dedi alay kokan sesiyle.
" Beni yarı yolda bırakmak gibi bir şansın yok maalesef ki " dedim gibi sehpaya bıraktığım
şarabımı tekrar alıp büyük bir yudum aldım.
Kısa bir sessizlik geçti aramızda. Çok garip bir şekilde onu bir yerden tanıyor gibi hissediyorum.
Onunla yüzyüze tanışmadığımıza eminim.
Belki de bu gün onu görmek için gidemediğimden.
Böyle tuhaf bir duygu seline kapıldım. 4 yıl önce tanıştığım adama çok benzetim.
Onu sadece bir kez gördüm oda 4 yıl önce oldukça sarhoşken. Sadece ses tonu ve kokusu aklımda. Özgür 'ü o adama benzetmek mantıksızdı kabul ediyorum. Ama bundan vazgeçemiyorum da. O adamın Özgür olmadığına eminim. Çünkü aklımda kalan tek şey yabancı biri olduğuydu
" Konu kötülük olunca ne kadar ileriye gidebileceğini tahmin edebiliyorum " dedi acımasız bir şekilde. Onun dakikalar sonra söylediği bu cümleyi duymamazlıktan geldim.
Bana göre can sıkıcı bir cümleydi. Ve saf bir şekilde gerçek olduğunun farkındayım.
" Bu iyi en azından beni hafife almaman gerektiğini anlamışsın." dedim bende hiç bir duygu ifade etmeyen ses tonumla. Öne düşen saç tutamlarımı tekrar geriye çekip. Boş duvarı izlemeye başladım.
" Seni hiç bir zaman hafife almadı. İz" bitirdiği cümlesiyle bakışlarımı tutuğum duvardan ona çevirdim istemsizce çatılan kaşlarımla.
" Birbirimize şefaf olmamız gerekmez mi? 3 yıldır beraber iş yapıyoruz sonuçta" diyede eklemeyi ihmal etmeden. Parmakları arasında tuttuğu kadehi ustaca çeviriyor.
" O zaman benim adımın Sıla olduğunuda biliyorsun" dedim tehtitkar bir şekilde. Masada duran kadehimi alıp altında kalan şarabıda içip parmaklarım arasında sıkmaya başladım.
" Onu da biliyorum."
" O zaman bundan sonra öyle davran" dedim başka bir şey demesine izin vermeden. Bu söylediğinin hiç bir önemi yokmuş gibi kadehinde ki şarabı içmeye devam etti.
" Kontrol noktalarında en sağlam adamı koy." dedim bu konudan uzaklaşmak için.
"Her zaman öyle yapıyorum" dedi bu dediğim önemsiz bir şeymiş gibi.
" Yüzyüzeyken bu sana son uyarım hiç bir sorun istemiyorum" dedim her harfi bastıra bastıra.
Parmakları arasında tuttuğu kadehi yan tarafında ki sehpaya koyup. Öne doğru eğildi
" Bu sefkiyatın önemini biliyorum. Ve her şey yolunda. Seni bu kadar tedirgin eden nedir tam olarak? " dedi düşünceli bir şekilde. İçime aldığım kesik bir soluklar.
" Sana güvenmemek belki de bu ihtimali düşündün mü hiç?" dedim geriye yaslanıp rahat bir pozisyon alırken.
Parmaklarını ritmik bir şekilde dizine vurup düşünür gibi yaptıktan sonra
" Düşündüm ve sen güvenmediği kimseyi yanında tutamazsın." dedi çarpıp bir gülümsemeyle.
" Bu seni sürekli yanımda tutacağım anlamına gelmez ama" dediğim gibi bu sefer gülümseme sırası bendeydi.
" Buda bir ihtimal haklısın" dedi eski ciddiyetine geri dönerken.
" O zaman en kısa sürede tekrar görüşmek üzere" dediğinde ayağa kalktı.
Bende oturduğum koltuktan kalktım. Ve bana uzatıp elini tutum.
" İyi bir ortak olduğun sürece neden olmasın" dedim doğrudan bu söylediğim onu sadece güldürdü.
Ellim ondan çekip kalktığım koltuğa geri oturdum.
Oda saniyeler sonra odadan çıkıp gözden kayboldu. Bende oturduğum koltuktan kalkıp penceye doğru yürümeye başladım küçük adımlarla. Perdesi açık olan pencereden dışarıya bakmaya başladım. Dışarıdan görünmemek için de biraz uzak durdum. Özgür dış kapıdan çıktı gibi dışarıda bekleyen iki koruması koşar adım yanına varıp bir şeyler söylemeye başladılar.
İkisinide dinledikten sonra başını ağır ağır salladı. Sonra hızlı adımlarla arabasına vardı. Saniyeler sonra araba haraketlenip bahçeden uzaklaştı dakikalar sonra. Bende yeni yağmaya başlayan kara çevirdim bakışlarımı. Hava bu bir kaç gündür epey soğuk. Ağaç dallarında buz sarkıtları oluşmuş.
Soğuk havayı hiç sevmediğim gibi yağmuruda sevmiyorum.
Bahçenin aydınlattığı kadarıyla etrafa kısa bir bakış attım. Her yeri beyaz bir örtü kaplamış renkli ışıklarla güzel bir ortam oluşmuş. Ama tek sorun ben karı hiç sevmiyorum. Pencereden dışarıya bakmak yerine küçük adımlarla pencereden uzaklaştım. Yine aynı şekilde salondan çıkıp kapıyı kapatığım gibi koridordan hızlı bir şekilde geçip, merdivenlere ulaştım birer birer çıkıp odamın olduğu kara vardım. antereden geçip odama vardığım gibi kapıyı açıp içeriye girdikten sonra arkamdan kapattım. Yine aynı küçük adımlarla odamın içinde yürüyerek terasa çıktım. Buz gibi hava hemen etkisi gösterdi. Kısa bir ürperme hissetmek dışında başka bir sorun yok.
Kasabanın sakin sokaklarına takılı kaldı bakışlarım. Hafif hafif yağan kara aldırış etmeden. Öylece etrafa bakındım. Burası oldukça sakindi ve bende kalabalıktan sıkıldığım için böyle bir yer seçmiştim. Şehrin ışıkları uzaktan görünüyordu. Benim olduğum yerde sadece iki ev var. Çünkü pek iyi şeyler yaptığım söylenmez.
Bu yolla düşmek benim tercihim değildi bazen hayata mecburiyetlerin olur ve onlar karar verin senin yerine hayatını. Bende mecburiyet rüzgarına kapıldım.
Kötü biri olmak her zaman tercih meselesi olmaz. Bazen mecbur kötü olursun.
Saçlarımın üstüne gelen karı sirkekeyip tam odaya geri döneceken Atakan 'nın hızla bahçeye Eren' in yanına gitti. Eren 'e telaşla bi şeyler söyledikten sonra gergince elini ensesine götürüp kaşıdı.
Eren' nin yüzü bana dönük olduğu için yüz ifadesini görebiliyordum.
Mahçup ve tedirdiğin görünüyordu. Ve aralarında haraketli bir konuşmaya geçtiği sırada terastan çıkıp odama oradanda çıktım.
Bu evde benim haberim olmadan neler oluyordu hiç bir fikrim yok.
Merdivenlerden birer birer inip salona vardım. Portmantoda duran montumu alıp dışarıya çıktım. Kapının eşiğine vardığım gibi.
" Atakan bu evde benden habersiz neler oluyor?" dedim tok çıkan sesimle. Atakan yanında' ki Eren 'ni yolladıktan sonra. Koşarak yanıma geldi.
" Lonrada' ki evine baskın yapmışlar. Muhtemelen Emir 'in yandaşları" dedi tedirgince
BÖLÜM SONU
Bölümle ilgili yorumlarınızı alayım?
Sizce Kızıl Gölge nasıl bir kadın?
Ve Özgür de geldi. Onunla ilgili neler düşünüyorsunuz?
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum canlar 🖤