Adrian! Rafa yetişemiyorum!” Bağırdım. Sesim çatladı. Nefesim yetmedi. Koşmuşum gibi. Kalbim sanki kaburgalarıma sığmıyordu. Adrian cevap vermedi. Salondaydı… Televizyonu açmıştı en son. Cinayet dizilerine takmıştı bu ara. Ürkütüyordu beni bazen. İzlerken gözlerini kırpmadan ekrana kilitlenirdi. Sanki ekranın içindekilerle konuşur gibi… Ben mutfaktaydım. Bulaşıkları yerleştiriyordum. Islak parmaklarım tırnaklarıma kadar titriyordu. Rafa bir türlü yetişemiyordum, hep o kırık tabağı en üste koymak zorundaydım, hep en tehlikeli olanı en yükseğe. Adrian gelmeyince ellerimi silmeden koştum salona. Ayağım halıya takıldı, sendeledim. Salona adımımı attım ve— Boştu. Televizyon açıktı, ama ses yoktu. Ekranda bir adam, ölü bir kadının cesedine bakıyordu. Yüzünde tanıdık bir ifade vardı. Adrian’ın yüzü gibi. Donuktu. Ama Adrian yoktu. “Yemek almaya çıktı…” dedim kendi kendime. Dudaklarımı oynatarak. Sesim çıkmadan. Sanki yüksek sesle söylesem yalanım anlaşılacakmış gibi. Kafamı çevirdim. Mutfak ışığı hâlâ yanıyordu. Adrian’ın terlikleri kapının önündeydi. Anahtarı da hâlâ girişteki çanağın içindeydi. Dışarı çıkmamıştı. Çıkamazdı. Çünkü o yoktu. Aslında hiçbir zaman olmamıştı. Birden midem bulandı. Kusacak gibi oldum. Gözlerim televizyona takıldı. Kadın ekranın içinde hâlâ cansız yatıyordu. Üzerindeki beyaz elbise… Aynısı bende de vardı. Sonra ekranda yazılar akmaya başladı. “Cinayet çözülmüştü. Ama katil yoktu. Çünkü katil, hep oradaydı. Aynaya bakmayı seçmeyen bir zihnin içinde.” Donup kaldım. Arkamdan bir ses duydum. “Luna… Rafa yetişemiyorsun çünkü senin boyun kısa değil… Hafızan uzun.” Sanki biri fısıldadı. Sanki içimden biri. Adrian’ın sesi gibi. Ama Adrian yoktu. Ben vardım. Ve geride bıraktıklarım. 3 Yıl Sonra “Ben… dayanamadım… Yapmamalıydım… biliyorum… Lütfen…” Dudaklarından dökülen son çığlık… ya da belki bir fısıltıydı. Kulağa çığlık gibi gelen o kırık cümle. Belki de kimse duymadı bile. Zaten artık duymak isteyen de yoktu. Sonra sustu. Her şey sustu. Zihni, kalbi, beyni… bütün dünya içinden dışına kadar sessizliğe gömüldü. Sanki nefes aldığı son yer, kendi içinde kazdığı mezar olmuştu. Belki ölümü taşıyordu içinde, belki de sadece derin bir uykuydu bu. Kim bilebilir ki? Kim anlayabilir bir insanın içindeki o dipsiz boşluğu? Dosyada hâlâ “ölüm nedeni bilinmiyor” yazıyordu. Adı hâlâ arşivde geçiyordu. Bir zamanlar ailesini kaybeden, sonra da kendini parça parça yitiren kız… Luna. Ve hâlâ kimse Adrian’ı sormuyordu. Luna ölmemişti. Ölüm, sadece bir ihtimaldi. Ama bu… bu daha ağırdı. Çünkü karşısında biri vardı. Belki bir sarı ışık yansımasıydı, belki gerçekten o. Adrian mıydı? Bilmiyordu. Bildiği tek şey, Tuana Hanım’ın gözlüklerinin arkasında hiçbir ışık yanmadığıydı. Masanın üzerinde kalın dosyalar vardı. Kenarı buruşmuş kağıtlar, üzerine basılmış mürekkep lekeleri. Bir de o hap… küçük, beyaz, sinsice duran… Nefret ediyordu o haplardan. Sanki bir yudumla her şeyi susturuyorlardı. Adrian’ı… annesinin sesini… o geceki çığlıkları. “Sen şizofrensin, Luna,” dedi Tuana Hanım. Sanki öylesine söylüyordu. Sanki bunun bir adı olması, Luna’nın acısını anlamaya yeterdi. “Anla artık bunu.” Luna başını eğdi. Bir şey itiraf edecekmiş gibi… ama sustu. Çünkü Adrian arkasında duruyordu. Omzuna dokunduğunu hissetti. Belki de sadece rüzgârdı. Ama Luna için rüzgâr bile yeterliydi bir insana dönüşmesi için. Gülümsedi. Hafifçe. Kırıkça. Sonra o lanet haptan bir tane aldı, dilinin üzerine koydu ve bir yudum suyla yuttu. Ve Adrian bir adım geri çekildi. Çünkü Luna artık onu da susturuyordu. 1 Ay Önce Yine psikoloğumlaydım. Yine saçma sapan şeyler söylüyordu. Bence o psikolog değil, düpedüz delinin tekiydi. Ama kıyamıyordum ona. Gidiyordum işte. Oturuyordum karşısına, onu dinliyordum. Bazen boş boş bakıyordum gözlerine. Bazen de kendi içimde haykırıyordum. Yapacak bir şey yoktu. Ne de olsa delidir, ne yapsa yeridir. O gün, birden sesini yükseltti. Sesi titredi. Ve maskesi düştü. “Luna, yeter artık! Adrian diye birisi yok!” diye bağırdı Tuana. Artık profesyonel değildi. Artık sadece yorgundu. Bıkkın. Belki de korkmuştu benden. Ama ben gülümsedim. Gerçekten. Tüm kalbimle. Hâlâ sevebilen tek yanımla… “Hayır,” dedim. “Öyle biri var.” Sesim sakindi. Tuhaf olan ne biliyor musun? Gerçekten inandığımda değil… en çok sustuklarında sakinleşiyordum. “Eğer olmasaydı… ben onunla nasıl konuşabilirdim?” dedim. “Nasıl onunla yemek yerdim?” “Nasıl onunla geceleri uyurdum?” “Nasıl bu kadar… sevebilirdim?” Bir açıklaman var mı buna, Tuana? Veya… sustun ya hani, işte o sustuğun yerde Adrian konuşuyor hâlâ. “Çünkü sen şizofrensin!” dedi Tuana. Sanki tanrısal bir kesinlikle. Sanki bunu söylediğinde içimdeki her şey susacakmış gibi. “Hayır değilim,” dedim. Gözümün içine bakıyordu. Ben de onun gözlerinin arkasındaki boşluğa. Hayır… Ben şizofren falan değildim. Ben sadece… bazı küçük… minnacık… Travmalar taşıyordum. Ne var ki yani? Herkesin biraz… birkaç parça… darmadağın olmuş çocukluğu yok mu? Benimkinin biraz kanı vardı sadece. Biraz çığlık. Biraz yanık izi. Biraz… Adrian. O da kimseye zarar vermiyordu zaten. Sadece bana. Ama o da sevgiyle yapıyordu. Hani “seven insan kıskanır” gibi… “seven insan parçalar” da olabilir, değil mi? Tuana sustu. O sustukça, Adrian bana yaklaştı. Elimi tuttu. Küçük bir öpücük kondurdu avucuma. Ve fısıldadı: “Beni onlara anlatma. Onlar anlamazlar.” Ve haklıydı. Onlar hiçbir zaman anlamadı. Çünkü onlar hiçbir zaman yalnız kalmadı. Ama ben kaldım. Ve yalnız kaldığın yerde, hayallerin sesi daha gür çıkar. ⸻ Adrian bu sefer boynuma öpücükler konduruyordu. Yavaş. Islak. Kasıtlı. Beni kışkırtmaya çalışıyordu, bunu biliyordum. Nefesim düzensizleşti. Gözlerimi kapattım. Ama gözlerimi kapatınca gerçek daha çok görünür oluyordu. İronik, değil mi? Tenim ürperdi. Ama sıcaklıktan değildi bu. Tedirginlikti. Tehlikeye âşık olmanın bıraktığı o ince çizik hissi… “Elini çek…” dedim. Çekmedi. “Adrian… yapma.” Yine yapmadı. Göreceklerdi. Anlayacaklardı. Olmazdı bu. Olmamalıydı. Belki de… belki de Adrian yoktu. Belki de Tuana bu yüzden bana böyle bakıyordu. Sanki içimde bir şeylerin kırıldığını görüyormuş gibi. Sanki gülüşümün altında yatan çürümeyi fark ediyormuş gibi. Adrian boynuma eğiliyordu, evet. Ama… ya gerçekten ben eğiliyorsam? Belki kendi kendime dokunuyordum. Kendi kendime fısıldıyordum o cümleleri. Ve sonra Adrian’a mal ediyordum. Çünkü kendi adımı taşıyan bir yıkımı… kendime ait görmek istemiyordum. Hayır. Hayır, bu mümkün değildi. Ben deli gibi gözüküyordum. Ama sorun şu ki… Belki de gerçekten deliydim. Ve eğer delilik buysa, o zaman Adrian bana verilmiş bir ceza değil, bir ödüldü. Çünkü başka türlü bu dünyada kalamazdım. Onsuz bu yalnızlık… ölüm gibi olurdu. Birden boynuma inen öpücük kesildi. Hava boşaldı. Sanki hayal de yorulmuştu artık. Gözlerimi açtım. Odam boştu. Sadece kendi tenimin kokusu. Sadece kendi nefesim. Adrian yoktu. Ama işte sorun da buydu: Yokluğuyla bile vardı. ⸻ Kapı açıldı. Adrian geldi. Ayak sesleri… göğsümde yankılandı sanki. Koşarak boynuna atıldım. Yumuşaktı… sıcaktı… gerçekti. “Sonunda… seni çok özledim,” dedim. Ama o an— Sarılışımız bir anda buharlaştı. Sanki bedenlerimiz bir rüyadan uyanmış gibi… Havaya karıştı. Kollarım boşluğa sarılı kaldı. Ama ses… Ses kalmıştı. “Ben de seni özledim, ma belle.” (Fransızca. “Güzelim.” Hep öyle derdi. Hep kulağımın tam içine.) Bu sefer nefesini hissettim. Ensemde. Sıcak. Hızlı. Gerçekten oradaydı. Yemin ederim oradaydı. Hemen döndüm arkamı— Ama yoktu. Yoktu işte. Ne Adrian, ne ayak sesi, ne nefes, ne “ma belle.” Sadece kalbim vardı. Daha hızlı atan. Daha çok inanan. Daha çok yalan söyleyen… Kendi kendime mi oynuyordum bu tiyatroyu? Yoksa artık sahneyle seyirciyi karıştıracak kadar mı kaybolmuştum? Kendime aynada baktım. Boynumda hâlâ onun sıcaklığı vardı. Ama bu… sadece tenimde miydi, yoksa zihnimde mi? O sırada kapı tekrar çaldı. Tuana’ydı. Beni seansa çağırıyordu. Ve ben hâlâ Adrian’la konuşuyordum. Sanki bir şey olmamış gibi. Sanki birazdan kahve içecektik. Sanki gece yine birlikte yatacaktık. Sanki… ben normalmişim gibi. 3 Yıl Sonra Luna, mezarın köşesine oturmuştu. Ağlamıyordu. Hani derler ya, mezarda ağlanır diye… Ama o ağlamıyordu. Çünkü gerçek olmayan biri için ağlamaya değer bulmuyordu artık. Adrian yoktu. Yoktu ve bunu artık biliyordu. Kafasında ürettiği şeyi sonunda anlayabilmişti. İlaçlar işe yaramaya başlamıştı. Zihni sisin içinden çıkıyor gibiydi. Gerçek, ne kadar acıtsa da, nihayet görünüyordu. ⸻ – Her şeyin başladığı gün – 16 yaşında gencecik, güzel bir kızdı. Ama çevresindeki herkesin içinde bir tedirginlik vardı. Çünkü Luna… Tanrıları görüyordu. Yazdığı hikâyelerde hep cinayetler vardı. Ve bir Adrian’dan bahsediyordu. Onun sevgilisi olduğunu söylüyordu. Ama kimse bir şey yapmıyordu. Amcaları bile. Ailesi yangında ölmüştü. Luna, o günden sonra amcasının yanında kalmaya başlamıştı. Ama amcası ne yas tuttu… Ne de Luna’nın çöküşüne bir ilaç oldu. Çünkü aslında… Amcası öldürmüştü onları. Adrian o zaman doğmuştu. Karanlığın ortasında, Luna’nın zihninde… bir kaçış yolu olarak. Bir süre sonra Luna kaçtı. Tedaviyi reddetti. İlaçları bıraktı. Ve Adrian’la kendine bir dünya kurdu. Kendi kafasında, kendi kurallarına göre yaşayan bir kadın oldu. Bir rüya içindeydi. Ama rüyaların da bir sabahı olurdu. ⸻ 3 Yıl Sonra – Final Luna… Adrian’ın gerçek olmadığını anladı. İçindeki sessizlik artık Adrian’ın fısıltılarını bile bastırıyordu. Ve o da sustu. Biriktirdiği parayla Adrian’a bir mezar taşı yaptırdı. Taşıdı, kazdı, dikti. Sanki onun varlığını kanıtlamak ister gibi. Son bir sadakat… son bir veda… Ve Adrian’ın doğum gününde — Luna, kendi hayatına son verdi. Annesi yoktu. Babası yoktu. Kardeşleri yoktu. Amcası zaten yok etmekte usta bir adamdı. Psikoloğa götürecek kimse, ilaçlarını takip edecek kimse, Mezarında ağlayacak kimse yoktu. Ama Luna gittiğinde, ardında kalan tek şey… Adrian’ın adı yazılı boş bir taş ve asla doğmamış bir aşkın sessizliği oldu. Son…
Bölüm 6
6. Bölüm gerçek mezar (final)
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.