Flaşlar ardı ardına patlarken, yüzümdeki o kusursuz, milimetrik hesaplanmış gülümsemeyi bir an bile bozmadım. Sol elindeki şampanya kadehini hafifçe yukarı kaldır, başını sağa doğru on sekiz derecelik bir açıyla eğ ve gözlerini tam karşıdaki kameranın lensine dik. İçimden bir ritim gibi sayıyordum: Üç, iki, bir... Gülümse.
"Arya Hanım, harika görünüyorsunuz! Bu gecenin sponsoru olan markanın elbisesi üzerinizde adeta bir sanat eseri gibi durmuş!"
Magazin muhabirinin heyecanlı sesine karşılık sadece zarif, hafif bir baş selamı verdim. "Teşekkür ederim, ekiple çok uzun ve titiz bir hazırlık süreci geçirdik," dedim. Sesim tam da ajansımın ve markanın benden beklediği tonlamadaydı; neşeli, biraz ulaşılmaz ama bir o kadar da içten.
Etrafımdaki kalabalık, parıltılı kıyafetler, havada uçuşan pahalı parfümlerin kokusu ve sürekli bir şeyler fısıldayan insanlar... Hepsi bir araya gelip üzerime doğru gelen devasa bir dalgayı oluşturuyordu. Yavaşça çantamdan telefonumu çıkardım, ekranı yukarı kaydırıp canlı yayın butonuna bastım. Ekranın sol üst köşesindeki izleyici sayısı saniyeler içinde binlerden on binlere fırlarken, ekranın altından rengarenk kalpler ve mesajlar yukarı doğru akmaya başladı.
@selin_vlog: "Aman Tanrım, Arya yine yıkılıyor! 😍"
@mert_34: "Elbisenin markası ne acaba? Harika!"
@dijital_kraliçe: "Gerçek olamayacak kadar kusursuz..."
"Gerçek olamayacak kadar..." diye geçirdim içimden. Doğruydu. Şu an bu devasa salondaki, bana hayranlıkla bakan yüzlerce insandan hiçbiri benim gerçeğimi görmüyordu. Üzerimdeki ışıltılı, taş işlemeli elbisenin korsesi nefesimi kesecek kadar sıkıyordu, ayaklarımdaki topuklu ayakkabılar çoktan canımı yakmaya başlamıştı. Ama ekranda ve insanların zihninde sadece "kusursuz Arya" vardı. Sosyal medyanın o acımasız kuralı her saniye işliyordu: Ne hissettiğinin bir önemi yoktu, nasıl göründüğün her şeydi.
Canlı yayını kapatıp telefonu çantama attım. Menajerimin başka bir sponsorla hararetli bir konuşmaya daldığını fırsat bilerek, kalabalığın arasından sessizce sıyrıldım. Biraz nefes almaya, bu gürültüden uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Salonun arka tarafında kalan, daha loş ve misafirlerin pek uğramadığı uzun koridora doğru adımladım. Burası, az önceki ışıltılı kaosun tam aksine derin ve sessiz bir gölgeye gömülmüştü.
Sırtımı soğuk duvara yaslayıp gözlerimi kapattım. Derin bir nefes verdim, yüzümdeki o yapay gülümseme kasları gevşerken omuzlarım çöktü. Tam o sırada, koridorun sonundaki merdiven boşluğundan hafif bir çakmak sesi yükseldi. Küçük bir alev parıltısı karanlığı deldi ve ardından etrafa hafif bir tütün kokusu yayıldı.
"Flaşlar olmadan o kadar da parlamıyormuşsun."
Hızla gözlerimi açtım ve sesin geldiği yöne baktım. Karanlığın içinden yavaşça sıyrılan biri vardı. Boynunda ağır, profesyonel bir DSLR fotoğraf makinesi asılıydı. Üzerindeki siyah, sade tişörtü ve rahat kot pantolonuyla, içerideki o şatafatlı dünyaya tamamen aykırı duruyordu. Dağınık kumral saçları alnına düşmüştü. Bana, salondaki insanların aksine hayranlıkla değil; adeta büyük bir yalanı, bir maskeyi suçüstü yakalamış gibi meydan okuyan, mesafeli bir bakışla bakıyordu.
"Kimsiniz siz?" dedim. Sesimdeki o az önceki influencer nezaketinden eser kalmamıştı; savunmaya geçmiş, sert bir tona bürünmüştüm. "Burası davetlilere ve basına kapalı bir alan."
Adımlarını hiç acele etmeden bana doğru attı. Aradaki mesafeyi koruyarak durdu, makinesini yavaşça yüzüne kaldırdı. Vizöründen bana doğru baktığını hissettim. Daha ne olduğunu anlayamadan koridorda mekanik, keskin bir klik sesi yankılandı. Deklanşöre basmıştı.
"Ben Kuzey," dedi, makinesini yavaşça göğsüne indirirken. Bakışlarındaki o rahatsız edici sakinlik hiç bozulmamıştı. "Gördüğüm en yapay kadının, gerçek bir anını yakalamaya çalışan adam."

