Yeşilin kokusu. Tıpkı masallardaki gibi bir ışık ve dışarıdan gelen o sesler. Onun yaşayabilmesi için fazla iyi bir yer. Yasemin gözlerini açtığı yarım saniyeden beri bunları düşünüyordu. Huzuru tüm iliklerinde hissederken sonunda buraya ait olmadığı aklına gelerek huzurun yerini panik kapladı. Neredeydi?
Yattığı yataktan doğrulurken kafasından geçen milyonlarca sorudan en öne çıkanı kesinlikle buydu. Neredeydi? Etrafı inceleyince geniş ve oldukça lüks bir odada olduğunu anlayabiliyordu, ama nasıl? Kim ne için getirmişti onu buraya, ayrıca kim giydirmişti ona bu rahatsız edici kıyafetleri? Üstündeki Victorian tarzı kıyafetleri neden bu kadar geç farkettiğini sorgularken neyi düşüneceğini bilemez halde olduğunu farketti. Ne yaptığını dahi bilmeden ayağa kalkıp kendi etrafında istemsizce dönerken uyandığı yatağın hemen yanındaki yatakta uyuyan kadını farketti. Büyük bir huzurla uyuyan kadına doğru, kıyafeti izin verdikçe, hızlı bir şekilde ilerlerken kafasında kadına soracağı soruları toparlamaya çalışıyordu. Kadını tam dürtüp uyandıracakken birşey farketti. Bu kadın...ağzından istemsizce bir fısıltı çıkıverdi.
"Mete?" Hayır, hayır ya kafayı yemişti ya da aptal bir rüyanın içindeydi. Tüm bunların zaten tek mantıklı açıklaması buydu. Mete'nin suratına sahip bir kadının da , üstündeki kıyafetlerin de, bu aptal evin içinde olmasının da tek mantıklı açıklaması bir rüyada olması olurdu ancak. Kadın onun uyandırmasına gerek kalmadan zarif denemeyecek şekilde gözlerini açtı. Kadının tavana diktiği gözlerindeki boşluğu gördüğünde kendisine bir cevap veremeyeceğini anlasa da soru sormayı denedi. Ah,o kadar şaşkındı ki nasıl konuşulacağını dahi bir anlığına düşünmek zorunda kaldı. En sonunda kendini toparlayıp suratındaki kahkahayı bastırmaya ve olabildiğince kekelemeyerek konuşmaya çalıştı.
"Hanımefendi?" Kadın aniden Yasemin'in varlığını yanında hissedince irkilerek doğruldu. Gözlerindeki boşluğun yerine soru işaretlerinin yerleştiğini görebiliyordu. Kadın birkaç saniye boyunca Yasemin'in suratını inceledikten sonra aniden kahkahalara boğuldu. Kadın böyle gülerken Yasemin'in de suratında istemsiz bir sırıtış oluştu. Kadın sonunda gülmeyi bırakıp konuşmaya başladı.
"Çok çirkinsin Yasemin." Ardından tekrar kahkahalara boğulurken Yasemin kaşlarını çatarak kadının gözlerinin içine bakmaya çalıştı. O kimdi ona çirkin diyebiliyordu? Önce bir kendine baksaydı! Hiddetle :
"Önce bir kendinize bakmayı deneseydiniz hanımefendi!" Derken neden bu kadar garipliğin içinde bunu kafasına taktığına kendisi de şaşırdı. Kadının suratı asılırken tek kaşını kaldırarak:
"Hanımefendi?"
"Mete?"
Mete olduğundan artık emin olduğu kadın yavaşça ayağa kalkarken gözlerindeki ciddiyet Yasemin'in göğüs kafesini küçültmüşçesine yüreğini sıkıyordu. Mete birşeyler mırıldandı.
"Hayır, bana şaka falan yapmadığınız belli. Bu eve sahip olacak kadar da zengin değilsiniz. Neler oluyor burada? Neden üstümde bu kıyafet var ve neden böyle giyindin Yasemin?" Dedi Yasemin'in gözlerine bakarak, herzaman ciddi olduğunda gözlerine yerleşen o ifade ile. Yasemin ise bu soruların cevabını ondan beklermişçesine ona bakarken gözleri Mete'nin belindeki siyah deriden yapılmış bel çantasına takıldı. Mete'nin açık pembe elbisesinde oldukça göze çarpan bu çanta giydikleri kıyafetin de dönemine hiç uymuyordu. Tam ona çantayı soracakken Mete ondan daha erken davrandı.
"Belindeki çanta da ne?" Yasemin aşağıya, kendi beline baktığında aynı çantanın kendisinde de olduğunu gördü. İçindeki garip bir dürtü ona çantayı belinden çıkarmasını söyledi. Çantayı belinden çıkarmadıkça ateş gibi yaktığını hissediyordu zaten. Çantanın kordonunu çözüp eline alır almaz Kırmızı Başlıklı Kız 'ın taşıyacağı türden hasır bir sepete dönüştü. Sepetin içinde oldukça kutsal gözüken, ama çürük ve yüreğine korku veren tadını ağzında hissedebildiği 3 tane çörek vardı. Aklına aniden doğruluğundan emin olduğu birkaç düşünce geldi. Kendinin düşünmediği birkaç düşünce.
Oyun
3 can hakkı
ölüm.
Bu kelimeleri toparladığında kafasında tam bir cümle oluşuyordu. Bunu sesli bir şekilde söyleyecekken ağzından çıkan kelimelerin birebir aynısı Mete de tekrarladı.
"3 can hakkı olan bir oyunun içindeyiz ve eğer kaybedersek sonumuz ölüm olacak."
Bir rüyanın içinde gibi hissediyordu kendini. Ne oyunuydu bu? En son ne yaptığı aklına gelince ani bir yorgunluk tüm vücudunu kapladı. Mine neredeydi acaba? Hala bunu düşündüğüne inanamıyordu ama merak ediyordu işte. Ne de olsa en zorlu zamanları dahi beraber atlatmışlardı. Ayrıca onun yaptığı hareketler Mine'yi önemsememesine engel olmamalıydı. Fakat bu düşünceler üzerine yoğunlaşacak vakti yoktu şuan. Bu saçma oyunu bitirmeli -ya da bu rüyayı- ve sağ salim evine dönmeliydi. İçinden bunları geçirirken kapı yüksek bir gürültüyle açıldı.
İçeriye Victorian tarzı giysiler giymiş, orta yaşlarda tıknaz bir kadın girdi. Kadının siğil ve benlerle dolu kırışık suratına biraz baktığında bu kişinin Bulut olduğunu anlamak pek de zor değildi. İşte tam o an beyninin birşeyi kavradığını hissetti. O Kötü Kız Kardeş'i canlandıracaktı, Mete ise diğerini. Bulut da Üvey anne olacağına göre.. oynayacakları Külkedisi masalının içindeydiler, ama nasıl? Bunu ne kadar da düşünse bulamayacağına emin olduğu için başka konulara yoğunlaşmaya karar verdi. Üvey Anne Bulut, sert bakışlarını Yasemin ile Mete'nin üzerinde gezindirirken suratında küçümseyici bir sırıtış oluşmuştu. Bu sırıtışa onlar da başka bir sırıtış ile karşılık veriyorlardı. Bu sırıtışlar zaten herşeyi anlatıyordu. Boktan bir durumdayız ve hepimiz berbat gözüküyoruz.En sonunda Mete kelimeler ile iletişim kurmaya karar verdi ve:
"Bir bilgin var mı?" Dedi. Bulut başını hayır anlamında sallayıp yataklardan birisine doğru ilerlerken:
"Tek bildiğim bu kıyafetin acayip sıktığı. Ayrıca neden yaşlı bir kadın bedenine geldiğim ayrı tartışılmalı." Dedi. Mete hala sırıtırken Yasemin yeniden bel çantasına dönüşen sepeti beline takmakla meşguldü. Bel çantasını beline geri takmak zordu fakat, kafasında dolanan milyonlarca soruyu takmamak kadar zor değildi.
Yaklaşık yarım saat sonra ,normalden daha güzel gözüken Sultan da aralarına katılmış ,ne yapacakları konusunda hemfikir olmuşlardı. Hiçbiri nasıl bu duruma düştüklerini bilmiyorlardı, bu durumda yapmaları gereken şey verilen talimatlara uymak ve birbirlerinin ölmesini engellemeye çalışmaktı. Çünkü bildikleri tek şey birbirlerini kollayan en yakın arkadaşlar olduklarıydı. Fakat Yasemin bundan pek de emin değildi artık.
Tüm konuşma boyunca Sultan'ın acıyan bakışlarından kaçınmıştı. Bu bakışlar nedense tam göğsünün ortasında bir kazanın fokurdamasına sebep oluyordu. Bunun ne olduğunu biliyordu. Bu kıskançlıktı. Sultan'ın kendinden daha güzel olması onu deli ediyordu. Aldatılan kişinin kendisi olması, Sultan'ın ona acıması onu deli ediyordu. Herşey o kadar sinir bozucuydu ki ya ölmek ya da öldürmek istiyordu. Vahşiceydi ama evet, birilerini parçalamak kızıl kanın etrafa, suratına sıçramasını çok istiyordu. Kendine itiraf etmekten korkuyordu ama bu kanın sahibinin Sultan olmasını istediğini biliyordu. Ama bunu yapmayacağını de çok iyi biliyordu. Dünya'nın en kötü insanı olsa bile bunu yapmazdı. Ona iyilikle yaklaşan birisine ise asla bunu yapmazdı. Zaten bu duyguların sebebini biliyordu, ama durduramıyordu. Yanlış güzellik algısı ve annesinin baskısı gibi yaşamadığı anılar beynin bir ucundan diğerine sürekli gidip, Külkedisi'ni kıskanmasının sebebini ona haykırıyordu. O ise bu aptal kıskançlık hissini bir türlü durduramıyordu.
Herkes masadan kalkıp evi gezmek üzere dağılırken Yasemin'in koluna zarif bir el dokundu. Sultan adeta ışık saçan varlığı ile karşısında duruyordu.
"İyisin değil mi?" Diye sordu ince ve anlayışlı bir ses ile. Yasemin ise elini geriye çekerken:
"Evet, senin bulaşıkları yıkaman felan gerekmiyor mu? Gidip işini yapsana." Dedi duygusuz bir sesle. Sultan'ın gözlerindeki kırgınlık ona adeta neşe ve özgüven vermişti. Bu haince şeylerden inanılmaz derecede utanıyordu ,ama bir yandan da zevk alıyordu işte. Tam bu sırada kapı çaldı. Sultan kapıya doğru ilerlerken peşi sıra diğerleri de ilerledi.
Kapıdaki pala bıyıklı, üniformalı adamı tanıyan tek bir kişi bile yoktu. Zaten Kral'ın muhafızı rolü için insan bulamamış, tiyatrodaki temizlikçilerden birisini rol için tutmuşlardı. Ama gözleri boş bakan bir robota benzeyen bu muhafız , o temizlikçi değildi. Görünüşe göre bu oyun sadece Yasemin ve arkadaşlarının oynadığı bir oyundu.
Sultan melek gibi çıkan sesi ile sordu.
"Ne istemiştiniz efendim?"
"Duyanlar duymayanlar! Saygıdeğer Kralımız'ın biricik oğlu, yakışıklı ve zeki prensimize bir eş adayı bulunması için sarayda dev bir balo düzenlenecektir. Sevgili halkımızın tüm genç kızlarını bu baloya davet ediyoruz! " Dedi tok sesi ile muhafız. Ardından sanki buraya hiç gelmemiş gibi aniden ortadan kayboldu. Yasemin içinde ifade edilemez bir mutluluğun biriktiğini hissetti. Şimdiden kafasında küçükken izlediği dizilerdeki milyarlarca balo sahneleri canlandı. Onlar kadar güzel olur muydu? Tabii ki olurdu, hatta daha güzeli olurdu. Diğerlerine baktığında, kendi gözlerindeki heyecanı onlarda da görüyordu. Umut ile gözünü kapattı ve bir an da olsa kendine bir masalın içinde olduğunu unutturdu.
Dışarıda yağan yağmurun sesinin yatıştırıcı etkisi ile uyum içinde gidip gelen iğnenin parmaklarına batması umrunda bile değildi. Sultan'ın tüm aklı 2 hafta önce haberini aldığı balodaydı. Balo'nun içinde bıraktığı minik umut kıvılcımı arkadaşlarının ona karşı değişen tavrını unutturmaya yetmişti. Şuan kalbi atmayı bıraksa bile farkında olmazdı zaten. Kafasında sadece, yüzünü hatta kişiliğini dahi bilmediği, görmediği prensin kollarında dans edişi vardı. Tıpkı bir kuğu gibi süzülüyordu onun kollarında. O ise kendinin bu bakımsız haline hayranlıkla bakıyordu, işte tam bu an Külkedisi onu her haliyle seven gerçek aşkını bulduğuna inanıyordu. Ama bunlar sadece hayaldi ve hayaller sadece masallarda gerçekleşirdi.
Bu düşler ile sabahlayan Sultan, sonunda hem kendinin, hemde diğerlerinin uzun ve gösterişli elbiselerini dikmeyi başarmıştı. Gerçek hayattaki annesinin terzi olduğunu hatırlıyordu. Bu kadar gösterişli kıyafetleri 2 aydan daha uzun bire süre boyunca diktiğini de. Kendisinin bu kadar kısa sürede dikmesi hızlı olmasıyla ilgili mi yoksa masalların olağanüstülüğüyle mi ilgili olduğunu bilmiyordu ama kıyafetlerin hepsinin gerçeküstü bir güzelliğe sahip olduğunu biliyordu. Işıl ışıl parlıyordu adeta kıyafetler. Balonun bu akşam olacağı düşüncesi ile yerinden fırlarken ne açlığını ne de uykusuzluğun düşünmeye fırsatı olabilmişti. Mutfağa doğru ilerlerken arkasından yabancı bir sesin onu çağırdığını duydu.
"Sindirella! Külkedisi! Bize de biraz yemek getirebilir misin? Çok açız!"
Arkasını döndüğünde konuşan kişinin bir hatta iki fare olduğunu görünce bunu garipseyip garipsemeyeceğini düşündü. Herşey o kadar anormaldi ki bırak bir farenin konuşmasını; gözkten bir elma inse, o elma bir insana dönüşse ve kendini kılıçla kesse dahi şaşıracağını sanmıyordu. Farelere karşı içinde garip bir sempati hissederken, gülümseyerek onlara cevap verdi.
"Tabii ki, size birazcık peynir getireceğim" dedi, yumuşak bir ses tonu ile. Ardından mutfağa doğru hızlı adımlar ile ilerleyip birkaç parça peynir getirdi. Fareler peyniri afiyetle yedikten sonra Sultan'a teşekkür edip bu iyiliğinin karşılıksız kalmayacağını söylediler. Fakat Sultan'ın balodan başka bir şeyi düşünecek hali yoktu.
En sonunda akşam olmuştu. Tıpkı Sultan'ın içine sinen duygular gibi gökyüzüne de kızılmtrak bulutlar sinmişti. Kuşların neşeli cıvıltıları susmuş, yerine kargaların sert ve acımasız bağırışları yükselmişti. İşte tam böyle bir akşamda Üvey Anne ve kızları baloya gitmek için tüm hazırlıklarını tamamlamış, kapıya doğru ilerlemişlerdi ki, tüm ışıltısı ve şahaneliğiyle Külkedisi kapıda belirdi. Üçünün de gözleri kıskançlık ve zarafet ile ışıldarken tıpkı yüzü kadar sesi de güzel olan Külkedisi konuşma cesaretini gösterdi.
"Sakıncası olmazsa, bende sizinle gelebilir miyim?"
Bunun üzerine Üvey Anne aniden kahkahalara boğuldu. O şişman ve kısa vücudu gülmekten sarsılırken keskin ve Bulut'a ait olduğunu hissettiği bir çift göz ona acımasızca baktı. İşte tam o an sadece Üvey Anne değil, arkadaşının da ona karşı aynı duyguları beslediğini anladı. Nefret. Kahkahalar kesildi ve Bulut'a ait olan ama biraz kadınsı bir ses konuştu.
"Sen kendini ne sanıyorsun? Sence küçük ve aptal bir köylü kızını, temizlikçiyi baloya alacaklar mı?" Dedi ve küçümseyici bir sırıtış ile Sultan'ın kalbine doğru bir hançer yollarken aniden gözlerinde vicdan azabına benzer bir duygu gelip geçti. Sırıtışı yavaşça söndü ve elini çenesine götürüp düşünüyor gibi yaptı. Ardından;
"Ya da düşündüm de, o kadar hazırlanmışsın, tüm gece de bize kıyafet hazırladın. O zaman sana bir şans veriyorum." Dedi ve masanın üzerindeki fasulye dolu tabağı az önce sönen şöminenin kızgın küllerine attı. Yine o küçümseyici sırıtışla:
"Bu fasulye tanelerinin hepsi o küllerin içinden 5 dakikaya toplarsan söz , gideceksin." Dedi. Sultan bu imkansız görevin verdiği umutsuzlukla diğerlerine baktı. Yasemin ve Mete'nin gözüne yerleşen bir parça pişmanlık ve bir parça da kıskançlıkta da bir umut göremeyince gözleri yavaşça dolmaya başladı. Onları anlayabiliyordu. Tıpkı kendi gibi onlar da dev balo hakkında kafasında hayaller kurmuş ve prensi istemişlerdi. Onlardan daha iyi olsun olmasın bir genç kızın daha olması prense ulaşmak için karşılarına çıkan bir engel daha demekti. Ama onları kızıp kızmaması gerektiğini anlayamıyordu. Bir zamanlar arkadaş olduklarını ne çabuk unutmuşlardı böyle?
Kabarık, toz pembe kıyafetinin izin verdiği müddetçe yere eğilip fasulye tanelerini kızgın küllerinin içinden toplamaya çalışırken yüreğini sıkan şeyin korse mi yoksa umutsuzluk mu olduğunu bilmiyordu. Elleri su toplamaya başlamışken yanaklarına süzülen gözyaşlarını temizlemeye dahi elini götürüp vakit kaybetmek istemiyordu. Bu sırada Üvey Anne ve kızları çoktan çıkmış, kapının önüne gelen at arabasına binmiş ve yola koyulmuşlardı.
En sonunda 5 dakika kadar bir sürede tüm fasulye tanelerini toplamıştı, fakat elleri, kıyafeti ve yüzü simsiyah olmuştu adeta. Derin bir nefes alıp son iki gözyaşı damlasının yanağından süzülmesine izin verip dışarıya çıktı. Var olmayan anılarında küçükken annesi ile bahçedeki ağacın altında beraber oturduklarını, şarkılar söylediklerini hatırlıyordu. Yine oraya, annesini bulmaya gitti. Ağzından çıkan istemsiz fısıltılarda, dev meşe ağacının gölgesinde, çıplak kollarını üşüten rüzgarda ve heryerde annesini arıyordu. O yaşasaydı belki herşey çok farklı olacaktı. Daha mutlu, daha huzurlu ve kimbilir daha neler olacaktı. Bu düşünceler ile meşenin altına oturdu. Bacaklarını karnına çekip dizlerinin üstüne başını koyup derin düşüncelere dalmışken aniden meşenin tepesinde bir ışıltı parladı.
Gözlerini kör edici ışığa karşı korumak için ellerini kaldırırken ışık yavaşça vücut buluyordu. En sonunda ışık yavaşça söndü ve ortaya tombul ve yaşlı bir kadın vücudu çıktı. Kadın etrafa şaşkınca bakarken Sultan kadının suratını kime benzettiğini bulmaya çalışıyordu. Yaşlı kadın ona doğru bakıp sorgulayan bir ifade ile:
"Sultan?" Dedi. Sultan kadının, uçmasına değil kendisinin Sultan olmasına şaşırmasını sorgularken bu aniden ortaya çıkan varlığa şaşkınlıkla bakarak:
"Evet?" Dedi. Kadın hızla Sultan'ın yanına doğru indi ve Sultan'ın ellerini tutarak:
"Benim, Mine!" Dedi heyecanla. Sultan bir an Mine ismini duyunca hızla ellerini çekti, ardından gözlerinin içindeki karışıklık yok olup, bir masalın içinde olduğunu tekrar hatırlarken Mine'ye sıkıca sarıldı. Sarılma faslı biterken Mine'nin hala gözlerinde şaşkınlığın izleri kalmıştı.
"Neredeyiz biz? En son..." Dedi ve pişmanlıkla yere baktı. Sultan'ın da aklına son olaylar gelirken Mine'ye karşı içinde bir öfke olması gerekirken minnet olduğunu hissetti. Hayır, bu olamazdı. Yasemin ona kötü davrandığı için Mine'nin yaptıkları ona doğru gelmemeliydi. Ama geliyordu işte. Bu düşünceleri kafasından silerken balo aklına geldi. Tekrar dolan gözleriyle Mine'ye baktı ve:
"Lüften, herşeyi birazdan kendi kendine öğreneceksin. Şimdi peri görevini yap ve bana yardım et!" Dedi adeta yalvarırcasına. Mine bir anlığına düşüncelere daldıktan sonra birşeyleri anlamanın verdiği ışıltı ile yüzü parlarken:
"Tamam." Dedi ve devam etti:
"Şimdi, bana bir balkabağı getir ve gerisini bana bırak."
Bu sözler üzerine Sultan hiç beklemeden evin dev bahçesinden en büyük balkabağını getirip Mine'nin önüne bıraktı. Mine elindeki değnekle balkabağına vurmasıyla kabak dev bir at arabasına dönüşürken, aniden yanında beliren peynir verdiği fareler ise görkemli iki ata dönüştü. Sultan bunları hayranlıkla izlerken Mine bu sefer değneği Sultan'ın kirli elbisesine değdirince elbise, bebek mavisi ,görkemli ve kabarık Victorian tarzı bir tuvalete dönüştü. Gözlerini dahi kırpmayarak bu olayı izleyen Sultan'a karşı Mine şefkatli bir şekilde gülümseyip:
"Artık mutlu olma zamanın geldi Külkedisi. Bu arabaya bin ve unutma, saat 12 olduğunda geri gelmek zorundasın. " Dedi. Sultan sevinçle Mine'nin boynuna sarıldıktan sonra arabaya bindi ve araba giderken Mine'ye doğru el salladı. Mine ise el sallarken ona:
"Eğer olurda, Yasemin ile görüşemezsek, ona çok pişman olduğumu söyle." Dedi, yavaş yavaş sönen hüzünlü bir gülümsemeyle.
Yasemin ise sallana sallana giden arabada içine doğan melankoli ile etrafı seyrederken Sultan'ın o çaresiz anının gözünden gitmemesine şaşırıyordu. Kalbi sızlıyordu. Ona iyi davranan birine karşı böyle davranmak onu adeta öldürüyordu. Fakat bunları kafasından atması, baloyu düşünmesi, ne de olsa Sultan'a birşey olmayacağını, geri döndüğünde onun kalbini kazanacağına kendini ikna ederek yola devam ederken kalbindeki suçluluk duygusuna engel olmuyordu bu sözler.
Kapıların açılmasıyla sarayın ışıltısının gözlerini kör etmesi bir olmuştu. Etraf, insanlar, yemekler, desenler...kısacası herşey altındanmışçasına parlıyordu. Kalabalığın yaydığı hoş uğultu ile etrafa yayılan nefis yemek kokuları adeta bir pozitiflik yayıyor, insanın içine mutluluk ve zarafet isteği uyandırıyordu. Ama en çok parıldayan şey kesinlikle dev salonda yüksekçe duran platformda, tüm ışıltıyı adeta üzerine çeken prensti. O kadar yakışıklıydı ki gerçek olacağına dahi inanmak istemiyordu insan. Ve o kadar yakışıklıydı ki onun Eymen olduğunu farketmesi dakikalarını aldı. Eymen'i hiç bu kadar yakışıklı gördüğünü hatırlamıyordu ama öyleydi işte. Bir insanın görüp göremeyeceği en yakışıklı insandı o. Nasıl farkedememişti bunca zaman dibinde yaşayan kişinin hayatının aşkı olduğunu? Tüm vücudunun alev alev yandığını hissederken o keskin bakışların kendisine bakmasını o kadar çok istiyordu ki...ah o güzel çehre sadece kendisine ait olabilse, ona benim diyebilse...işte tam o zaman dünayaya gelmiş en mutlu insan olurdu. O surata bakmaya insan doyamazdı. Uzun boyuna, güzel çehresine, duruşuna ... Neden bütün insanlar bu kadar yakışıklı bir insanın yanında bu kadar rahat durabiliyordu ki? Bu dev salondaki her bir insanın bu ışıltı ile gözlerinin kör olması, ölmesi gerekti. Dünya etrafında dönerken kulaklarında kalp atışlarını, midesinde ise neşeyle kanat çırpan kelebekleri hissediyordu. Olduğu yerde mıhlanmış gibi kalakalmıştı. Yanında duran Mete'nin onu dürtmesiyle varlığını hissetmişti zaten. Sanki bulutların üstündeymiş gibi hissediyordu. Gece ve gündüz orada dolaşıyor, inmek istemiyordu adeta. Mete kısılmış bir ses ile:
"Sen de benim gibi hissediyor musun? Sanki, sanki ölecekmiş gibi." Dili cevap veremeyecek kadar tutulmuştu. Başını sallayıp sallamadığını dahi hayal meyal hatırlıyordu. İnsanlar sırtına, koluna, omuzlarına çarpıp geçiyorlardı ama o hiçbirşey hissetmiyordu. Aniden o yüce suratın gri gözleri ile gözleri buluştu. Bakışları donuk ama o kadar güzeldi ki...tüm vücudunun lav ile yıkandığını hissederken büyük bir öküz yüreğine oturdu. Eymen ona kendisi gibi bakmıyordu. Bakmayacaktı. O çirkindi, fakirdi ve en kötüsü o bu hikayenin baş karakteri değildi ki. Bir günlüğüne Sultan olmak için herşeyini vereceğine emindi. İşte tam o an kötü kız kardeşi anladığını hissetti. Onun tek suçu aşık olmak mıydı, aşkından öldüğü adamı kıskanması mıydı ? böyle büyük bir aşkta kıskançlık kötü bir duygu mu olurdu? Küçükken, Sabiha Teyzenin ayaklarının dibinde ,şöminenin alevinin getirdiği mayışıklık ile bu masalı ilk dinlediği zaman kötü kız kardeşlere ne kadar sinirlendiğini hatırladı. Hayır, hayır hata yapmıştı. Sinirlenmeye hakkı yoktu ki. Kötü kız kardeşin tek suçu aşık olmaktı çünkü. Aşk suç muydu? İnsanların masum bir duygu olarak gördüğü şey ,çirkin bir suratta suç mu oluyordu?
Midesinde uçan kelebeklerin, kalbinde yanan ateşin etkisi hala sürse de yüreğine oturan ağır bir umutsuzluk bu etkinin üstünü örtüyordu. Bu umutsuzluk ile içeriye adımını attı ve etraftaki masalardan birisine oturdu. Yanındaki insanlar birbiriyle konuşuyor, ona sorular soruyordu ama o hiçbirini duymuyordu. Boğuk bir uğultunun üstünde şiddetle atan kalbi ve Prens'in etrafı izleyen o güzel suratı vardı sadece. Göz ucuyla gördüğü Kral'ın içinde kıpkırmızı bir şarap olan kadehe bir çatal ile yavaşça vurduğunu görüyordu. Uğultu aniden kesildi. Kral birşeyler söylüyordu ama dinlemek ne mümkün! Prens de eline bir kadeh almıştı işte. Yavaşça kadehi o zarif dudaklarına götürürken uğultu daha şiddetli bri şekilde arttı. Bu uğultunun insanların alkışları olduğunu algılaması Bulut'un omzunu dürtmesiyle oldu. Elleriyle dalgınca alkışlarken hala gözleri ondaydı. Aniden bir müzik başladı. Asıl balo başlamıştı şimdi. Bu zarif tını dahi insana aşkı hatırlatıyordu. Aşık olmak, mutlu olmak istiyordu insan bu tınıyla. İnsanlar yavaş yavaş eşleştiğini zar zor farkediyordu. O kiminle eşleşecek, kiminle bu umut veren şarkı eşliğinde dans edecekti? Prensten başkasını istemediği kesindi. Kokusu da yüzü kadar etkileyici olmalıydı. Tam bu sırada kapı ardında kadar açıldı. İşte bu haraket gözlerini bir anlığına Prens'ten ayırmasını sebep olmuştu. İçeri tanıdık ama bilmediği bir surat girdi. En az Prens kadar görkemli ve ışıltılıydı bu surat. Uzun, kabarık ve bebek mavisi elbisesinin içinde ihtişamlı bir meleği andırıyordu adeta. Bembeyaz tenli incecik kolları muhteşem bir zarafetle eteğini tutarken Yasemin ona ağzı açık baktığını farketmiyordu bile. İçindeki kum saatinin nihayet kıskançlık denen kumları aşağıya dolmuştu. Yerinde dahi duramyacak kadar kıskanmıştı bu hanımefendiyi. Altın gibi ışıldayan saçlarını, dolgun pembe dudaklarını, buz kadar mavi olan gözlerini..neden herkesin güzelliği eşit olmuyordu ki şu dünyada? Ne büyük haksızlıktı bu. Bu prenses olacak kadar güzel kadının gelişi ile etraftaki sesler aniden kesilivermişti. Sadece o umut dolu melodi vardı etrafta. Artık Yasemin'e çaresizlik ve hüzün veren o müzik. Çünkü biricik Prens'inin de gözlerini ayırmadan melekğe baktığını farketmek istemese da farketmişti.
Meleğin hoş etkisi insanların üzerinden biraz geçitiğinde eskisinden daha istemsiz ama aynı adımlarla dans tekrardan devam etmişti. Yasemin ise neyin ne olduğunu yüreğinde yanan kor ile o güzel Meleğe bakıyordu. Bir günlüğüne, sadece şu akşam, şu saatte o olabilmek için ah neler neler yapardı...
Sultan'ın içeri girmesiyle tüm soluklar tutuşmuştu adeta. Bu ona inanılmaz bir gurur verirken sevinçle ışıldayan gözlerini etrafta gezdirdi. Aradığını bulması pek de uzun sürmemişti. Yüksekçe duran platformdaki yakışıklıydı aradığı o kişi. Kalbinde tıpkı Yasemin'in kine benzer hislerle dolarken yavaşça eteğini tutup içeriye, balonun tam ortasına doğru ilerledi. Pres'in gözlerini üzerinde hissedebiliyordu, ki bu onu felaket derecede mutlu ederken bir yandan da korkutuyordu. Ya zavallı küçük bir temizlikçi olduğu anlaşılırsa, ne yapacaktı o zaman? Bunları düşünmeye zaman kalmadan Prens zarif adımlar ile kalabalığı dokunmadan yararak ona doğru ilerledi. Buz mavisi gözleri ateş ile yanarak ona bakarak beyaz eldivenli elini ona uzattı. Tok sesi ile:
"Benim ile dans eder misiniz, kalbimi yerinden çıkacak kadar attıran hanımefendi?" Dedi. Bu iltifat ile yanakları kızaran Sultan bakışlarını yavaşça çekerken elini yavaş ve dikkatlice Prens'e uzattı. Prens onun elini avuç içine alırken diğer elini hafifçe beline attı ve zarif adımlar ile dans etmeye başladılar. Sultan dans etmeyi nereden bildiğini dahi sorgulamadan Prens'in etkisiyle zarif haraketlerle dans ediyordu işte. Gözlerini o güzel surattan ayırmak istemeyip aynı zamanda o kor gözlerden çekmek o kadar çok istiyordu ki. Kalbi tıpkı Prens'in kalbi gibi yerinden çıkmak istiyordu. Tüm vücudu titretken uzun eteğine takılıp düşer gibi oldu. Bundan dolayı utançtan yüzü kıpkırmızı olurken Prens buna karışık içten bir samimiyetle gülümsedi. Bu gülümseme onu öldürmüştü. Evet, ölmüş olmalıydı, yoksa böyle hissetmesi imkansızdı. Prens'in onu sevmesi kadar imkansızdı. Ama bunu umursamadı. Çünkü ölüm böyle birşeyse bırak yaşamayıversindi. Bu düşünceler ile dans ederken gözü saate takılmıyordu bile.
Yasemin Prens'in Melek'e yaklaşmasıyla bayılacağını hissetmişti. Şimdi ise ölmeli miydi? Prens Melek'in suratına bakıp öyle güzel gülümsüyordu ki, kıskançlığı son noktaya çıkmıştı artık. Keşke Melek Prens'ten uzaklaşsa, başka birini sevdiğini söyleseydi, belki o zaman Prens kendisine bakardı o gözler ile. Ama bunun mümkün olmadığını Melek'in Prens'e büyülenmiş gibi bakmasından anlıyordu. Tüm umutları tükenmşti adeta. Ölmeliydi, kendini gidip en yüksek uçurumdan atmalıydı, çünkü bu aşktan ancak böyle kurtulabilirdi. Tam bunları düşünceler içinde boğulup, dışarı çıkacakken dev saatin çalmasıyla bir haraketlilik farketti. Melek eteklerini toplamış kapıya doğru koşarken Prens ise peşinden delirmişçesine koşuyordu. Ne olduğunu anlamadan yerinde mıhlaman Yasemin içinde bir sevinç hissetti. Melek gitmişti.
Sultan saatlerin geçip geçmediğini dahi bilmeden dans ediyordu. Dans, dans ve dans ediyordu. Ta ki o dev saatin çalmasıyla aklına Mine'nin dedikleri gelen kadar. Gözleri bu işaret ile Prens'ten ayrılmış, sadece gözleri değil tüm vücudunu Prens'ten çekerek almış ve kapıya doğru koşmuştu. Prens'in arkasından geldiğini hissederken gözlerinden yaşların boşaldığını farketmemişti bile. Keşke sonsuza dek sürseydi bu dans, keşke sonsuza dek Prens'in kollarında gökyüzüne doğru süzülseydi... Ama bir temizlikçiye göre fazla büyük olan bu hayallerden kurtulmanın zamanı maalesef ki gelmişti. Merdivenlerden koşar adım inerken camdan ayakkabılarından birisinin düştüğünü farkedince bir anlığına duraksamış, arkasına dönmüştü. Karşısında çaresizce ona bakan Prens'i görür görmez ise beklemenin hata olacağını anlayarak koşmaya devam etti. Biraz daha beklerse geri dönüşecek, Prens onu tekrar sevmeyecekti. Arabasına doğru binerken kulağında tek bir ses yankılanıyordu.
"Bana isminiz söylemediniz! "
Gün yeni doğmak üzereyken artık yeşil değil umutsuzluk kokan bu eve sırasıyla iki ölü giriş yapmıştı. Biri aşk ile ölen, diğeri ise umutsuzluk ile ölen iki kişi.
Sultan da Yasemin'de o gün tüm gün boyunca yatağında uzanmış Prens'i düşlemişlerdi. Ama Prens ikisine de nasip olmamıştı. Ama bu iki kişiden en mutlu olanı kesinlikle Sultan'dı. Çünkü aklında Prens'in varlığı hissettirecek bir koku vardı. Onun ferahlatıcı kokusunu da beraberinde getirmişti .
Günler böyle toz pembe hayaller ile akıp giderken birgün kapıyı yeniden duygusuzca bakan Muhafız çalmıştı. Her kapı çalışında gereksiz bir umut duyan Sultan bu kapı çalışında aradığı umudun geldiğini farketmeden kapıyı açtı.
Muhafızı görünce yüreğine dolan istemsiz bir sevinç ile, keşke daha temiz birşeyler giyinseydim ,diye düşündü bir anlığına. Şüphesiz ki onun o balodaki büyüleyici prenses olduğunu anlamış, ve gelmiş olmalıydılar. Bu düşler içinde arkasına yığılan Üvey Anne ve Kızlarını hissederken kulağını Muhafız'ın sözlerine verdi.
"Saygıdeğer Prens'imiz, baloda tutulduğu o dünyalar güzeli hanımefendiyi bulabilmek için ülkenin tüm genç kızlarını (bu da takmış genç kızlara) sarayın yanındaki köşke bulunan camdan ayakkabıyı denemek için çağırıyor. Tüm halkımıza duyurulur." Dedi ve yine adeta hiç gelmemişçesine yok olurken içinde tıpkı o balo uyarısı yapıldığı günki gibi bir sevinç hissetti. Ama bu sevinç oldukça kendinden emin bir sevinçti. Bu sevinç ile bayılacak gibi olurken arkasından hızla dışarı koşuşan arkadaşlarına yetişmeye çalıştı.
Yasemin bu haberin ardından ruhunda yeniden bir yaşam parıltısı hissetmişti. Aşk öyle birşeydi ki en inanılmaz şeyleri dahi olacakmış gibi hissettiriyordu. Ayakkabının kendine sığmayacağını bildiği halde o ayakkabıyı denemek için yola çıkmıştı bile. Öyle hayallere dalmış bir şekilde saraya ilerliyordu ki arkasından yükselen bir ses onu durdurduğunda gerçeğin bir düş olduğu düşüncesi içerisindeydi. Bu ses Sultan'ın o itaatkâr sesiydi.
"Bende o ayakkabıyı denemek istiyorum." Diyordu bu nazik ses. Bulut ise kendini kötü anne rolüne fazla kaptırmış gibi küçümseyici bir sırıtış ile Sultan'a tekrar bakarken Mete Sultan'ı baştan aşağı süzerek :
"Sana uyacağını pek sanmıyorum." Dedi duygusuz bir ses ile. Yasemin Mete'ye hak verircesine gözlerini yere indirmiş, Sultan ile göz göze gelmemeye çalışmıştı. Böyle düşündüğüne inanamıyordu ama o da aynı düşünüşteydi işte. Aslında Sultan'a uyacağına emindi, zaten masalın akışına göre öyle olması gerekti, ama kendine gerçeği söylemek istemiyordu. Sultan'ın ayakkabıyı denemesiyle onun Melek olduğu anlaşılacak, o bir parça umudu da böylece yok olup gidecekti. Hayır, umutsuzlukla değil, bu umutla ölmeyi isterdi.
Bu düşünceler at arabasının köşkte durmasıyla bir ruh gibi gökyüzüne yükselirken arabadan yavaşça indi. O Muhafız köşkün önünde onları bekliyordu. Saraydan daha az, kendi evlerinden daha görkemli olan bu köşkün tam ortasında camdan, günışığı ile pırıldayan bir ayakkabı duruyordu. Yasemin heyecandan yerinde duramıyordu. Kaçınılmaz sonu geçiktirmek için önce Mete'nin denemesini istedi. Mete, tombul ayağını cam ayakkabıya ne yaparsa yapsın sığdıramıyordu. En sonunda öyle ayakkabıya baskı uygulamıştı ki ayakkabı kıralacak duruma gelmişti. Muhafız zorda olsa Mete'yi ayakkabıdan ayırmış ve sıra Yasemin'e gelmişti.
Yasemin derin bir nefes aldı ve içinden sayısızca dua ederek ayakkabıya yavaşça ayağını soktu. Topuğunun yarısının dışarıda kalması ve parmak uçlarının ayakkabının ucuna değmesi ile içindeki umut kırıntısı tıpkı rüzgarda savrulan küller gibi etrafa saçılıp, yok olmaya mahkumlaştı. Gözüne dolan çaresizlik gözyaşlarıyla ayağını biraz daha ilerletmeye çalıştı ama pek de işe yaramadı. Artık ayak parmaklarının tırnakları çatlamış, kanamaya başlamıştı ama o bıkmamıştı. İnatla deniyordu. En sonunda Muhafız tıpkı Mete gibi onu da zarzor ayakkabının yanından çekerken annesinin, Bulut'un,hakaretlerin ensesinde hissediyordu. Bulut adeta küplere binmişti. Bağırıyor çağırıyor, kızlarına etmediği küfrü bırakmıyordu.
"Beceriksizler! Zaten şu hayatım boyunca bana etmediğiniz eziyet kalmadı, bir de bunu üstüne ekleyin! Başıma kalacaksız!"
Yasemin kulaklarını Üvey Anne'nin hakaretlerine tıkamaya çalışarak, çaresiz gözyaşlarının izin verdiğince olan haraketliliğe bakmaya çalıştı. Sultan gizlice bir yolunu bulmuş, içeri girmiş ve tam şuan ayakkabıyı deniyordu. Ayakkabı tabii ki de Sultan'ın ayağına tam bir şekilde sığarken Muhafız da dahil olmak üzere herkes hayretler içindeydi. Bu sırada kapıdan adeta ayakkabının birine sığdığı haberini hemen almışçasına hemen gelen Prens gözleri parıldayarak Sultan'a baktı. Zaten ışıl ışıl parıldayan suratı sevinçle kat be kat parlarken adeta soylu bir çığlık atarak:
"İşte Prensesim! " Dedi ve koşarak Sultan'ı belinden tutarak kendi etrafında döndürdü. Prens'in koklarında dönerken kahkahalar atan Sultan'ın eski kıyafetleri tıpkı o balo günü giydiği mavi şık tuvalete dönüşmüştü.
Neşesini yeterince yatan Sultan sıranın kötülerin cezalandırılması olduğunu biliyordu. Çocukluktan beri beraber büyüdüğü bu arkadaşlarını cezalandırmak normal şartlarda ona doğru gelmezdi ama şuan onlardan, onların bencilliklerinden, intikam almak istiyordu. Gözlerinde ,herzaman insana huzur veren şefkatin yerini tıpkı bir katile ait olacak derece kötü bakan intikam ve acımasızlık dolu bir ifade aldı. Hafifçe sırıttı ve:
"Peri, intikam tanrısının yerini bana bırakmasını istiyorum. Bu kötü ve bencil insanların cezalandırılması gerek. Onlara öyle bir ceza ver ki bir daha ne kendi bencilliklerini ne de benim intikamımı asla unutmasınlar. " Dedi duygusuz bir sesle. Bu sözlerin ardından gökten bir anda Mine-yaşlı bir Mine- yere indi ve pişmanlık dolu gözler ile Sultan'a baktı. İnkar etmek için ağzını açacakken Sultan'ın sertçe havaya kaldırdığı eli ile ağzını kapattı. Ardından:
"Benim hizmetimi yapmak zorundasın." Dedi aynı duygusuz ton ile. Bunun üzerine Mine isteksizce değneği tuttuğu elini kaldırıp, gözlerini Yasemin'de kaçırarak Bulut, Mete ve Yasemin'e doğrulttu.
Değneği doğrulmasıyla etrafa yarasa şekilli, fakat sivri dişli düzinelerce küçük yaratıklar uçuşmaya, Yasemin ve diğerlerine saldırmaya başladı. Yasemin yaratıkların sivri dişlerinin derisinde bıraktığı kanlı yaralara çığlık çığlığa bağırırken kulaklarında kendinin değil Bulut'un çığlıkları yükseliyordu. Bir anlığına arkasını dönüp ona baktığında ne hissedeceğini dahi bilmeyerek istmesizce öğürdü. İki dev gibi hançer Bulut'un gözlerinin olması gerektiği yere saplanmış, yanaklarına kanlı birer iz bırakmıştı. Sadece gözleri değil, kafasının, sol kaşının başlaması gereken yerden başlayan ve kafasının arkasına doğru ilerleyen kanlı, parçalanmış bir kütle yere doğru sarkıyordu. Kanın kokusuna karışan korkunun kokusu düşünmesine, bu iğrenç yaratıklardan kurtulması için herhangi birşey yapmasını engelliyordu. Yarasalar dişleriyle onu kıyafetlerinden, derisinden yakalıyor, havaya kaldırıp yere bırakıyorlardı. Her yere düştüğünde boşalan ciğerleri ile bir kemiğinin daha çıtırtılar eşliğinde kırıldığını, iç organlarına battığını hissediyordu. Kaburgaların tamamı içe çökmüş olmalıyıdı. Nefes almaya çalışıyordu. Ama verdiği nefeste en az aldığı kadar fena kan kokuyordu. Bilincinin yavaş yavaş kapandığını hissederken kısılan sesiyle hala çığlık atmaya, yalvarmaya çalışıyordu. Artık yaştan mı ,yoksa bilincinin gitmesinden mi bilmiyordu, fakat buğulu gören gözleri ile sol kolunun yerinde kanlı bir kütleden başka birşey olmadığını gördüğünde çığlık atmak istedi ama boşuna. En sonunda acının yavaşça dindiğini hissederken kafasında saçma düşünceler vardı. Ölüyordu. Kahkaha attığını hissetti. İnsanlar hep ölürken hayatlarının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçip gittiğini söylerlerdi ama yanılıyorlardı. Ölürken de saçma sapan düşünceler düşünürdünüz. Mesela ölüyor olmanıza rağmen aşkı bulamadığınız gibi. Yasemin de bunları düşünüyordu. Bu zamana kadar hissettiği şeyim aşk olmadığını, o büyüyü hiç yakalamadığını biliyordu. Aşk sadece masallarda olurdu. Aptal insanlar. Aşkın varolduğuna inanmışlardı. Eymen'e karşı hissettiklerini düşündü. Buna aşk diyebilir miydi? O tamamen bir büyüydü, fakat aşk ta bir büyü değil miydi?