İçeriğe geç

MASA ALTI OYUNLAR

Bölüm 2 · 6 dk okuma

MASA ALTI OYUNLAR

Bölüm 2

BÖLÜM 1

On dört yıl sonra bu gün günlerden yedi Aralık. Yarın annemin ölüm günü. Antrenman gününün üzerinden bir hafta geçti ve tüm hazırlıklar tamamlandı. Yıllardır masa altı oyunlarına gizlice katıldım ve kimse benim yüzümü görmedi. Eflin Köksal olarak değil Atmaca Soykırım olarak tanıttım. Benim yerime Faruk her zaman masa altı toplantılarına katılır kararları ben verirdim. Masa altı çöplüğünde ki kimse beni görmemiş Atmaca Soykırım'ın kim olduğunu bilmemişlerdi.

Bugünle birlikte artık kartlarımı açık oynayacaktım ve herkese yüzümü gösterecektim. Sadece benim Eflin Köksal olduğumu bilmemelilerdi. Yarın bir toplantı olacaktı ve ben gidecektim. Herkes yüzümü görecekti artık. Bunu bilerek annemin ölüm gününe denk getirdim çünkü o masada işim bittiğinde annemin ölüm günü olmalıydı. Atmaca Soykırım annemin öldüğü gün bana verilen isimdi. Bu isimden ise yine annemin öldüğü gün kurtulacaktım. Belkide ölecektim. Bu gün yapmak istediğim şeyler vardı. Bu yüzden malikaneden ayrılacaktım.

Şuanda odamda aynanın karşısındaydım. Üzerimde siyah bir gömlek ve etek vardı. Etek vücudumu ikinci bir deri gibi sarıyordu. Kalçamın hemen altına gelecek uzunluktaydı. Siyah çizmelerimle uyumlu olmuştum. Kırmızı rujum ise kırmızı saçlarımla uyumluydu. Saçlarımı açık bırakmıştım. Fiziksel olarak ne anneme benzemiştim nede babama. Rıza siyah saçlı esmer tenliydi annem ise kumral. Ben onlardan zıt bir şekilde kızıldım. Gömleğimin ilk iki düğmesini açıp üzerimi düzelttim. Güçlü görünmeliydim.

Şuan yapmak istediğim tek şey saatlerce ağlamaktı ama önce malikaneden çıkmalıydım. Herkes beni güçlü görmeliydi. Çantamı alıp odamdan çıktım. Merdivenlerden aşağı inerken Faruk'un dış kapıdan içeri girdiğini gördüm. Beni görünce kısa bir an duraksadı ama sonra merdivenin altına gelip beni baştan aşağı süzdü.

"Bir yere mi gidiyoruz?"

"Evet. Ama ben gidiyorum."

Sorgular gibi tek kaşını kaldırıp baktı. "Sen mi gidiyorsun?"

"Biraz yalnız kalmak istiyorum dışarı çıkacağım."

Merdivenlerden inip yanında durdum. Gülümsemeye çalışıp "Yarın için kendimi hazır hissetmeliyim bunun için yalnız kalmalıyım."

"İyi ama-"

Konuşmasına fırsat vermeden arkamı dönüp hızla salona geçtim. Eğer biraz daha konuşursam ağlayacaktım ve bunun olmasını istemiyordum. Salona geçtiğimde gördüklerimle yüzümü buruşturdum. Yakup, Kerem, Sinan ve İsmail buradaydı. Hepsinin üzerinde muz desenli picamalar vardı. Büyük ihtimalle Yakup zorla giydirmişti. Hepsi koltuklara oturmuştu ve Yakup elindeki kumandayla televizyondan birşeyler açıyordu. Henüz benim geldiğimi görmemişlerdi ve kendi aralarında konuşuyorlardı.

Yakup elindeki kumandanın tuşlarına parçalamak ister gibi basarken bir yandanda söyleniyordu. "Neden muzlar ile ilgili bir film veya dizi yapmazlarki. Bu senaristleri hiç anlamıyorum. Acaba senarist mi satın alsak?"

İsmail belini kaşımaya çalışıyordu ve oda söyleniyordu "Habu giydirduğunuz şeyler kaşinti yapayi."

"Belkide muzlara alerjin olduğu için kaşınıyorsun." Bunu diyen Kerem'di.

İsmail Kerem'e tuhaf gözlerle baktı. "Kıyafette muz desenu var diye mu kaşinacağum?"

"Bu kıyafetler muzla yapılmıyor mu?"

Daha fazla konuşmalarına izin vermeden hızlı adımlarla yanlarına yürümeye başladım. İsmail tam Kerem'e cevap verecekti ki ayak seslerimi duyunca hepsi bana döndü. Hepsi ilk olarak beni baştan aşağı süzdü daha sonra aynı anda "Bir yere mi gidiyoruz?" Diye sordular.

Sanki hepsi anlaşmış gibi önce Faruk şimdide bunlar aynı şeyi sorup duruyorlardı. Tam karşılarında durdum. Hepsi anlamaz gözlerle bana bakıyordu.

"Siz değil ben gidiyorum. Biraz yalnız kalmak istiyorum yarın için kendimi toparlamalıyım."

Sinan anlamaz gözlerle bana bakıyordu "Orada olayları çok güzel idare edeceğini biliyorum. Bu kadar düşünmene ve üstüne düşmene gerek yok. O masadaki herkes ciğeri beş para etmez adamlar."

Yüzümde buruk bir gülümseme oluştu. Aslında o masadaki adamların hiçbiri umrumda değildi. Hepsini tanıyordum ama onlar her iki ismimden de beni tanımıyorlardı. Benim kastettiğim şey annemin ölümüydü. Bunun için yalnız kalıp kendimi toparlamak istiyordum. Normalde annemin ölüm günü geldiğinde önce annemi ziyaret eder sonrada bir bara gidip saatlerce içerdim.

"Yarın annemin ölüm günü ve yalnız kalmalıyım."

Tek bir sözüm hepsinin başlarının öne eğilmesine neden olmuştu. Üstelik onlara hiçbir zaman annemin nasıl öldüğünden ve kimin öldürdüğünden bahsetmemiştim. Henüz zamanı değildi ama söyleyecektim. Sonrası çok hızlı geçti. Faruk tek gitmeme izin verdi ama çok zor ikna ettim. Kimse henüz benim kim olduğumu bilmiyorken bu gün dışarı çıkmalıydım. Yanıma hiç koruma almadan dışarı çıktım ve arabadaydım.

Anneme gidiyordum...

Mezarlığa gitmeden önce bir çiçekçiye gidip bir buket Gül aldım. Annem gülleri severdi. Gülleride alıp mezarlığa gittim. Arabadan inmeden önce torpidodan siyah bir şal çıkarıp saçlarımı örttüm. Gülleride alıp arabadan indim ve ezbere bildiğim yolları tekrar geçtim.

Müjgan Köksal...

Doğum tarihi 12/01/1975

Ölüm tarihi 08/12/2011

Mezarlığın yanına geldiğimde direkt gözlerim doldu. "Annem ben geldim" Elimdeki çiçekleri işaret edip "Sana gül aldım seversin" Severdi annem. Hatta güllere farklı anlamlar koyardı. Bana her zaman 'Eflin güller sadece aşkı temsil etmez. Bir çok duygu barındırır. Mesela kırmızı güller sevgiyi temsil eder. Pembe güller merhameti. Sarı güller şefkati. Siyah güller karanlığı. Beyaz güller ise nefreti temsil eder' demişti. Bende merak etmiştim. Beyaz güller bu kadar saf ve temizken neden sevgisizliği temsil eder ki?

Anneme bunu sorduğumda bana 'Beyaz renk değildir. Sevgisizlik durgunluk verir. Beyaz sadedir. Tıpkı sevmeyi bilmeyen insanlar gibi sıradandır' demişti. O zamanlarda ne demek istediğini anlamıştım ama şuan artık biliyordum ne demek istediğini. Keşke ne demek istediğini bilmeseydim...

Annem babamı sevmediğini söylemezdi ama bizim malikanenin önü hep beyaz güller ile doluydu...

Nefretini bu şekilde anlatıyordu belkide...

Mezar taşının kenarına oturup gülleri mezarın üstüne bıraktım. "Bu dünya zayıflar için ölüm demek... Yoruldum. Daha oyun başlamadan yoruldum. Babam yordu..." Yavaşça toprağını sevmeye başladım. "Unutmak kolay değil. İntikam için her şeyi yapacağım." Ve yıllardır kaçtığım o konuya gelmek için derin bir nefes aldım. "Anne neden rüyalarıma girmiyorsun?" Diye fısıldadım.

Gözlerimden yaşlar akmaya başladı ve ben durduramadım. "Yüzünü hatırlamamaya başladım anne. Bir tane bile fotoğrafın yok hepsi Rıza'da kaldı." Eminim Rıza tüm o fotoğrafları yok etmişti. Kısacası herşey annemin rüyama girmesine bağlıydı.

"Seni en son gördüğüm hâlinle hatırlıyorum ve yüzün..." Hıçkırarak ağlamaya başladım. Annemin yüzü görünmüyordu çünkü kanlar içindeydi. Annemin son halini hatırlayınca daha çok ağlamaya başladım. Saatlerce annemle konuşup ağladım. Derdimi anlattım. Hep cevap vermesini bekledim ama vermedi. Akşam olmaya başlamıştı. Ayağa kalkıp son defa mezar taşına baktım.

Ağlamaktan çatallaşmış sesimle konuştum. "Biliyorum belki kızacaksın ama ölümü bile göze aldım bu intikam için." Yavaş ve yorgun adımlarla mezarlıktan çıkmaya başladım. Gözlerimden sürekli yaş akıyordu ve engel olamıyordum. Kafamdaki şalı yavaşça kafamdan çekip arabaya yürüdüm. Arabaya binip şalı yan koltuğa fırlattım. Aynayı çevirip yüzüme baktım.

İnsanlar bana bakarken ne görüyordu bilmiyorum ama ben ölü birini görüyordum. Annesinin öldüğü gün ölen biri...

Arabayı çalıştırıp hızla mezarlıktan uzaklaştım. Beşiktaş'ın en gözde mekanlarından birinin önünde durup arabadan indim. Vale beni görünce bana yaklaştı. Elimdeki anahtarı "Yakala." Diyip ona fırlattım ve mekana girdim. Hızla locaları dolaşıp insanlardan en uzak olan yere oturdum ve garsondan viski istedim. Saat ilerledikçe daha çok içiyordum. Normalde alkol pek tüketmezdim ama bu günlerde dayanamıyordum. Boğuluyor gibi hissediyordum.

İki şişeyi devirmiştim. Kafam yavaştan güzel olmaya başlamıştı ama hâlâ içiyordum. Birden müzik kesildi ve içeriye bir sürü takım elbiseli adam girmeye başladı. İnsanlar kenarı çekilmeye başlayınca buraya gelen kişiyi gördüm. Bora Kararslan. Namı değer Haluk dedemin veliahtı. Babasını temsil etmek istemeyen ve âlem deki bütün itlere tasma takan Bora Kararslan'dı.

Hızla insanlardan en uzak olan yere yani benim yanıma geldi. Tam karşımdaki koltuğa oturup garsona döndü "Viski getirin" sesi tok ve gürdü. Üzerinde simsiyah bir takım elbise vardı. Bora Kararslan her zaman siyah giyerdi ve nedenini kimse bilmezdi. Ve bende bilmiyordum.

Peki şimdi ne olacaktı?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.