Black out days-Phantogram
Era'nın anlattıkları yalnızca zihnimi doldurmakla kalmamış, ruhuma işlemişti adeta. Benim için saraya gizlice girip hayatını riske atması... Onca planı tek başına yapması... Bildiklerini anlatırken öyle karışıktım ki ne hissetmem gerektiğini bilemedim. Ona kızmalı mıydım, yoksa boynuna sarılıp minnettarlığımı mı sunmalıydım?
Sessizliği bozan gözyaşlarım oldu. Dayanamadım ve ona sarıldım. Bir an duraksasa da sonunda o da bana sımsıkı sarıldı. Ben duygularını kolay kolay belli edemeyen biriydim. Hislerimi genelde içimde yaşar, yalnız kaldığımda açığa çıkarırdım. Ama o an farklıydı… Sarılmamız uzun sürmedi. Ayrıldığımızda içimde derin bir huzur hissettim.
— Era, sana kızsam mı yoksa teşekkür mü etsem bilmiyorum ama… sanırım bir şey öğrendim.
— Neymiş o?
— Kardeş olmak için kan bağına gerek yokmuş.
— Ben bunu 16 yaşımdayken, cesur bir kız tarafından kurtarıldığımda öğrenmiştim zaten.
Yanaklarımdan süzülen yaşlar yüzümde gülümsemeyle karıştı. Kendimi koltuğa bıraktım. L şeklindeki, yumuşacık krem rengi koltuğa. Era da yanıma uzandı. Onun o asi ve dik başlı hâlinin ardında aslında incinmiş, masum bir çocuk saklıydı.
Yüzüne baktım. Saf bir huzur vardı simasında. Ve o an, onunla ilk tanıştığım o güne gittim...
---
Beş Yıl Önce
Helia’nın tüm ısrarlarına rağmen kararımı değiştirmedim. Tam yola çıkacakken Marcus da peşime takıldı.
— Benim için endişelenmenize gerek yok Marcus.
— Üzgünüm küçük hanım. Mia ve Jason seni bize emanet etti.
— Sana da zarar gelmesini istemiyorum.
— Merak etme. 17 yaşımdan beri bu ormana giriyorum.
— O hâlde beni çocuk gibi izlemeni istemiyorum.
— Anlaştık. Ama sen de fazla uzaklaşma.
Marcus'la birlikte Acogahara Ormanı'na doğru yola çıktık. Annemle babamı kaybedeli iki yıl olmuştu. Cansız bedenlerini bulamamış, bir mezar bile yapamamıştık. Hâlâ yaşıyor olabileceklerine dair bir umut taşıyordum içimde. Onlarla ve Harvey ailesiyle birlikte bu ormana defalarca girmiştim. Şimdi yine buradaydım, yalnız.
Ormanda taş toplarken bir çığlık duydum. Hemen yayımı hazırlayıp sese doğru ilerledim. Çalılıklar arasından baktığımda, dev bir yaratığın bir kıza saldırdığını gördüm. Kız yere yığılmış, yaratık üstüne doğru yaklaşıyordu. Dikkatini dağıtmak için bir ağaca ok attım. Planım işe yaramıştı. Yaratık o yöne yöneldi. Hızla kıza koştum. Yüzü bembeyazdı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Beni görünce kılıcını doğrulttu.
— Bak, yardım etmeme izin vermeyeceksen bile, en azından kaçacağım.
— Kimsin sen?
— Şu an bunun gerçekten bir önemi var mı?
— …
— Pekâlâ. Gidiyorum.
— Bekle… Kalkmama yardım et.
Onu ayağa kaldırdım. Yaralıydı. Tam birlikte yürümeye başlamıştık ki arkamızdan bir hırıltı geldi. Aynı anda savunma pozisyonu aldık. Okumu çektim ve hidrokinezi gücümle bir su kütlesi oluşturarak yaratığı kuşattım. Su kütlesini havaya kaldırıp yere bıraktım, yaratık yere çakıldı.
— Şimdi kaçmalıyız, dedim ona.
— Bana tutun, dedi.
— Ne?
— Hemen!
Onun kolundan tuttum ve bir anda yerden kopmuş gibi hızla uzaklaştık.
— Bunu nasıl yaptın?
— Asıl sen o su kütlesini nasıl yaptın?
Birbirimizi sorgularken, güvenin zamanla geleceğini biliyorduk. İsmini söylediğinde artık onunla bir bağım olduğunu hissettim.
— Ben Era Silver, dedi.
— Aria Moral, dedim gülümseyerek.
Ormandan çıktığımızda Helia ve Marcus bizi karşıladı. Endişeleri yüzlerinden okunuyordu. Era’yı Bilge Tomrok’un evine götürdük. Tedavi süreci başlamıştı ama ertesi sabah gördüğüm şey karşısında şaşkına döndüm.
Yarasından eser kalmamıştı.
— Bu mümkün değil, dedim.
— Vitakinezi, dedi kıkırdayarak. Yaraları iyileştirebiliyorum.
Yeteneklerinden, geçmişinden ve neden Euriva’ya geldiğinden bahsetti. Babasını bulup ondan intikam almak istiyordu.
— Hayat seni karşıma çıkardı, dedi.
Ve ben… Ona bir teklif sundum.
— Eğer istersen benimle yaşayabilirsin.
Bir an durdu. Sonra gülümsedi.
— Sanırım ikimiz de aynı deliliğe sahibiz.
---
Şimdi
Geçmiş bir film şeridi gibi gözümün önünden geçerken, Era'nın göz kapaklarının yavaşça indiğini gördüm. Uyuyakalmıştı. Terasa çıkıp dolunayı izledim. Rüzgar esintisiyle havuzdaki suyun dalgaları dans ediyordu.
Ama zihnimde Era’nın getirdiği bilgiler yankılanıyordu. Artık işler değişmişti. Şövalyeler ormana özgürce gireceklerdi. Ancak ben amacımda kararlıydım. Ne olursa olsun pes etmeyecektim.
İçeri girdim, kapıyı sıkıca kapattım. Era’nın yanına uzandım.
Ve gözlerimi sessizliğe teslim ettim.



