
Shameless-Camilla Cambello
Hava gittikçe kararmaya başlıyordu ve etraf karardıkça benim de ruhum daralıyor bu kocaman Acogahara Ormanına bile sığamıyordum. Acogahara Ormanını hep çok büyüleyici ve gizemli bulmuşumdur. Çünkü burayı herkes çok korkutucu ve tehlikeli bulur bu sebeble insanlar buraya asla girmez. Böylece bu orman hep çok sesizdir ve insanların buraya girme cesareti olmadığı sürece de umarım hep böyle kalacak. İnsanları sevmiyor değilim sonuçta bende bir insanım ancak bazen çok acımasız olabiliyorlar ama ben neyseki dünya adındaki gezegende yaşayan insanlar gibi olmadığımız için hep evrene minnettarlığımı sunuyorum. Kendimi her zamanki gibi düşüncelerimde kaybolmuş bir şekilde bulduğumu fark ettiğimde, etraf iyice kararmış ve saat de geç olmuştu. Fakat ben hâlâ haftalardır araştırmış olduğum Orca taşını bulamamıştım. Artık çok yorulduğumu fark ettim ve gitmeye karar verdim ve bu sırada kocaman bir kayaya yapışık; ufak, turuncu ve parlak bir taş gözüme çarptı. Bu oydu yani Orca taşını bulmuştum. Bu kadar zaman neden bu kayaya bakmamıştım ki. Tam Orca Taşı'nı yapışık olduğu kayadan çıkarmaya yelteniyordumki uzaktan gelen bir ses duydum. Hemen kayanın arkasına geçtim ve okumu çıkararak sihir yapmaya hazırlandım. Sesler giderek yaklaşıyordu kayanın arkasından hafifçe kendimi çıkardım ve sesiz bir şekilde etrafı kontrol etmeye başladım. Etrafı sis kapladığı için ağaçların arkasından gelen seslerin kimden geldiğini anlayamıyordum. Okumu çekmeye karar verdim ve aniden sesin geldiği yöne doğru okumu fırlatım. Attığım ok'un gittiği yönde, hidrokinezi gücümü kullanarak ok şeklindeki kocaman su kütlelerinide onun beraberinde aynı yönde gönderdim. Yapmış olduğum savunmalarım, biraz önce beni korkutmayı başaramayan sesleri yok etmişti. Seslerin nereden geldiğini öğrenebilmek için az evvel seslerin geldiği yöne doğru gidiyorken bir yandan da her ihtimale karşı ikinci okumu çekiyordum.
Ağaçların ardında saklanarak suyla yıkmış olduğum yere baktım ve korkuyla karışık şaşkınlığım ile öylece ağacın ardından onlara baktım. Onlar Euriva'nın şövalyeleriydi fakat onlar burada ne yapıyor olabilirlerdi ki. Onlarında buraya girmesi yasakken buraya nasıl ve neden girmiş olabilirlerdi. Ben kendi içimde bütün bunlar için mantıklı bir açıklama bulmaya çalışırken, şövalyelerden biri beni gördü.
-Hey! olduğun yerde kal.
Kalın ve soğuk sesiyle beni ürkütebileceğini sanan bu şövalye'nin her tarafı suyla ıslanmış, tıpkı saçları kadar kara olan delici gözlerini üzerime dikmişti. Onun bana doğru bağırmasıyla tüm şövalyeler bana doğru döndü. Birşey daha söylemelerine bile izin vermeden can havliyle koşmaya başladım, zihnimden yüzlerde düşünce geçiyordu ama ben hepsini bir kenara bırakıp o aptal askerlere izimi kaybettirmeye çalıştım. Çocukluğum Acogahara Ormanında geçmişti ve onlar burayı benden daha iyi bilemezlerdi ve ben ne kadar süredir koştuğumu kavrayamadan ayağıma takılan dal parçası ile sertçe yere düştüm etrafıma bakmaya bile fırsat vermeden yaklaşan yoğun ayak seslerini işittim. Ayağa kalkmam zor olsada direnip ayağı kalktım tekrar koşar adımlarla az ilerde duran ağacın arkasına saklanıp nefesler içinde soluklandım tabi ki gözlerim etrafı kolaçan etmeyi de sürdürdü. Onlar beni yeniden bulmadan önce Eurivadan çıkmış olduğum gizli kapıya doğru koşar adım yürüdüm. Etraf tamamen karanlık olmuştu. Acogahara Ormanı karanlıkken daha büyüleyici ve korkutucu görünüyordu; akşam olduğunda, ormandaki herşey sanki üzerine yıldızlar serpilmiş gibi parlıyordu, hava çok soğuk olduğu zamanlarda çalılıklar ve çimenlerin rengi buz mavisine dönüyordu ve âdeta donmuş gibi görünüyorlardı. Ben bu buz mavisi çimenlerin üzerinde koşar adım yürürken, ayaklarım onların soğukluğunu hissediyordu. Orman oldukça sessiz ve soğuk olmuştu, gece mavisi pelerinimle kendimi sarmalarken gizli kapımın olduğu yere sonunda gelmiştim. Kapıyı saklayan büyük kayalığı, kapının önünden çektim ve karşıma; kısa, yılların tozunu toprağını üzerine yüklenmiş, yanındaki Çarna Ağacı kadar yaşlı, kenarları kırık ve paslı gizli kapım çıktı. Kapının kilidini açtıp ittirdim ve içinden zorda olsa geçerek Euriva'ya gelmiş oldum. Kayayı tekrar kırılmış yerlerinden tutarak kapının önüne çektim ve kapının tozlu kolunu kayaya doğru itip kapıyı tekrar kilitledim. İnsanlarında kapıyı görmemesi için annem ve babamın yaptığı Acogahara Duvarı ile aynı renkte, kapının boyunda ve kapıyla aynı şekilde olan yapışık ve boyalı tuğlaları, tıpkı bir yapbozun parçasını birleştirir gibi boşlukta kalan yere soktum ve Euriva'nın karanlık sokaklarına doğru yürümeye başladım. Acogahara Duvarından iyice uzaklaştıktan sonra evimin yolunu tuttum. Euriva'nın gösterişli sokaklarında yürümek insan'a huzur veriyordu. Gliese küçük ve temiz bir gezendi, burada ki tüm evler bahçeli evlerdi; Dünyadaki gibi uzun boylu binalar yada gökdelenler yoktu. En uzun evler 5-6 katlıydı. Burada insanlar her zaman sorumluluklarının farkında ve birbirlerine saygılıydı. Bu yüzden buradaki hapishaneler bile sınırlı sayıdaydı. Belki Dünyadaki insanların, bizden ve Gliese gezegeninden henüz haberi yoktu ama biz onları yakından takip ediyor, onların yaptığı hataları ve bunun sonucunda gezegenlerine verdikleri zararları buradaki insanlara göstererek onlarında aynı hataları yapmamalarını sağlıyorduk. Biz, Dünyadaki insanlarla aynı soydandık ancak biz farklı bir gezegende olduğumuz için farklı bir enerjiye sahiptik.
Zamanın nasıl geçtiğini bile anlayamadan evimin önüne geldiğimi fark ettim. Gri Alüminyum bahçe kapısına doğru gelmemle, kapının açılması bir oldu. Hızlı bir şekilde beline kadar uzanan siyah, gür saçlarını at kuyruğu yapmış, siyah bir eşofman altının üzerine belini saran uzun kollu bir kazak giymiş, kapüşonlu hırkasını aceleyle giymeye çalışan bu kız Era'ydı. Era çok güzel bir kızdı, kum saati fiziğe, beyaz ten rengine, hokka bir buruna, dolgun bir dudağa ve pembemsi gözlere sahipti.
-Nereye böyle aceleyle?
-Seni aramaya çıktım. Sabahtan beri aklıma neler neler geldi Aria. Neredeydin bu saate kadar Acogaharada mıydın?
-Evet.
-Ne yapıyordun orada bu saate kadar?
-Hadi eve gidelim. Burada konuşamayız, evde anlatırım.
İçeriye doğru yürümeye başladık. Arkamızdan bahçe kapısını kapattık ve eve doğru hızlı adımlarla yürüdük. Bu iki katlı mavi panjurlu ev, bana annem ve babamdan kalmıştı. Evin küçük bir bahçesi ve bahçenin sol tarafında bir havuz vardı, havuzun arkasındaysa evimiz vardı. Sıcak evimizin kapısından içeri girdik ve evin sıcaklığıyla benim iyice uykum geldi. Kendimi L şeklindeki koltuğuma bırakırken, aklıma Orca taşı geldi. Aklıma gelmesiyle beraber koltuktan sıçrayarak, koltuğun kenarına bırakmış olduğum sırt çantamı aceleyle karıştırmaya başladım. Ne olduğunu anlamayan Era öylece durmuş beni izliyordu.
-Sorun nedir?
-Orca taşını ormanda unuttum.
-Bulmaya gittiğin şeyi, unutmayı nasıl başardın peki?
-O aptal askerler yine ormandaydı. Onlardan kaçayım derken unutmuşum işte.
-Bu 8. Oldu farkındasın öyle değil mi?
-Farkındayım. Onların neden ormana girdiğini öğrenmeliyim Era.
-Aslında ben şüphelendim ve biraz araştırma yaptım.
-Yani neden ormana girdiklerini biliyor musun?
-Evet yani sanırım. Bekle anlatıyorum.
4 gün önce
Era Silver
Bilge Tomrok sabah ekrenden laboratuvara gelmemi istemişti. Hızlıca üstüme rahat bişeyler giydim, saçımı açık bıraktım ve rahat bir bilekte spor ayakkabı giydim. Hava çok soğuktu ve bu soğukta hiç labaratuvara gidesim yoktu. Laboratuvara giderken bir yandanda Aria'nın söylediklerini düşünüyordum. Euriva'nın şövalyeleri tam 7 kez Acogahara Ormanına girmişti. Fakat neden bir anda ormana girmeye başladılar ki acaba Aria'nın ormana girdiğini fark etmiş olabilirler miydi? Ama Aria'nın ormana girdiğini fark etmiş olsalardı, Acogahara Ormanına girmeye gerke duymadan onu Eurivadayken yakalarkardı. Öyleyse neden ormana girip çıkmaya başlamışlardı ki. Düşüncelerim zihnimi ele geçirirken Gliseria Sarayı'nın yakınlarına geldiğimi fark ettim. Düşüncelerim beni o kadar çok ele geçirmişti ki ayaklarımın beni nereye götürdüğünü bile fark etmemiştim. Tam yolumu değiştirerek tekrar laboratuvar'ın yolunu tutacaktım ki Saraydan çıkan bir kadın gördüm. Üzerinde hizmetli kıyafetleri vardı. Saraya doğru giden bir yemek kamyonunun önünde durdu. Kamyonun şoförü aşağıya indi, hizmetli kadına bir kağıt gösterdi ve kadın onu imzaladı. Daha Sonra kadın'ın bir işaretiyle şövalyeler kamyonu ve kamyon şoförü'nün üzerini aramaya başladılar. Temiz olduğunu görüncede kamyon şoförü, kamyonu sarayın içine sürdü. Saraya giren herşey ve herkes önce kontrol edilir ve temiz olduğu anlaşılırsa saraya alınırdı. Tüm bunlar birkaç dakika içinde gerçekleşirken aklıma tekrar Aria'nın söyledikleri geldi. Aria'ya yardım etmek istiyordum bana bir zarar gelmemesi için beni mümkün olduğunca Acogahara Ormanından uzak tutmaya çalışıyordu. Onunla sadece bir kaç kez Acogahara Ormanına gitmiştim ama bu sefer herşey farklıydı eğer o şövalyeler Aria'yı yakalarsa bu hayatta ki sahip olduğum tek kişiyide kaybetmiş olurdum. Aria'yı kaybetmeyi asal göze alamazdım ve ona bir can borcum vardı. Gün boyunca bütün bunları düşünüp durdum ve kendimce bir plan kurdum. Bur şekilde saraya girecek ve o şövalyelerin neden o saraya girdiğini bulacaktım. Bazı hizmetlilerin kendi evi vardı ve saat 8'de saraydan çıkıyorlardı. Bazılarının ise evi yoktu ve sarayda yaşıyorlardı. Hizmetliler'in saraydan çıkma saatinde, sarayın önünde bekliyordum. O hizmetliyi tekrar gördüm ve evine kadar onu takip ettim. Ondan sonraki gün saraya giden o kadını tekrar takip ettim. Arkasından yürüyordum, Ters Vitakinezi gücümü kullandım ve kadının aniden başı ağrıdı hemen sonra kadın dayanamayıp yere düştü. Hemen yanına gidip ona yardım ettim. Kadın kısa boylu, hafif şişman bir kadındı alnındaki kırışıklıklardan 40'lı yaşlarda olduğu belli oluyordu. Kahverengi gözleri, esmer ve tombul yüzüyle uyumlu bir burnu ve ince dudakları vardı.
-Hanımefendi İyi misiniz?
-İyiyim teşekkür ederim sadece başım döndü.
Kadın tekrar ayaklanmaya çalıştı ama gücümü tekrar kullanarak buna izin vermedim. Kadının tekrar başı döndü ve sanırım bu sefer gücümü bir tık fazla kullanmıştım.
-Hanımefendi iyi değilsiniz, izin verin sizi hastaneye götüreyim.
-Teşekkür ederim ama olmaz ise gitmek zorundayım.
-Bakın ateşiniz de var iyi değilsiniz işinizden izin alabilirsiniz ve en azından sizi hastaneye yada evinize götürmeme izin verin.
-Sarayda baş hizmetli olarak çalışıyorum eğer gitmezsem bütün düzen bozulur. Benim yerime gidecek kimsemde yok.
-Eğer sizin içinde uygunsa, ben giderim hem çalışmıyorum zaten, çalıştığım kadarıyla da ücret alırım.
-Kızım seni tanımam etmem, tanımadığım birini de saraya sokamam.
-Gelin önce sizi evinize götüreyim.
Yavaş adımlarla evine doğru yürüdük, evi iki tane 4 katlı binanın arasındaydı. 3 katlı bir binanın 1. Katında küçük ve sıcacık bir evi vardı. Evin içine girdik ve onu odasına çıkarıp yatağına yatırdım. Küçük mutfağına gidip ona nanelimon çayı kaynattım. Odasına gidip ona çayı verdim ve biraz daha oyunculuk yeteneğime başvurdum.
-Bu çayla çabucak iyileşirsiniz.
-Teşekkür ederim ama bana neden bu kadar yardım ediyorsun?
-Çünkü eğer siz olsaydınız, sizde beni o hâlde bırakıp gitmezdiniz. Neyse ben buraya numaramı bırakıyorum eğer ihtiyacınız olursa beni arayabilirsiniz.
Arkamı dönüp kapıya yöneldim.
-Dur! Gitme. Sana gerçekten güvenebilir miyim?
-Elbette.
-Pekala, zaten bugünlerde kendimi pek de iyi hissetmiyordum. Bugün ve yarın benim yerime saraya git. Yapman gereken şeyler çantamdaki listede yazıyor zaten. Aylığımdan 2 günlük parayı da sana, ben vereceğim. Bu arada ben Katya.
-Bende Era.
-Bu arada Era bir yakınım olduğunu söylersen sevinirim.
Katya ile anlaştıktan sonra sarayın yolunu tuttum. Hız gücümü kullanarak dakikalar içinde saraya gittim.
Sarayın kapısının önünde iki şövalye vardı. Onlara olanları anlattım ve üzerim arandıktan sonra saraya girdim. Diğer hizmetlilere de durumu anlattım ve bana hizmetli kıyafetleri verdiler. Kıyafetlerimi değiştirdikten sonra kahvaltıyı sofrasını kurarken bir hizmetli aceleyle bana bir bardak tropik güç içeceği adında bişey verdi ve onu Prens Yamir 'e götürmemi istedi bende fırsattan istifade ederek kimse görmeden o içeceğe de aynı ters Vitakinezi gücümü uyguladım. Saray çok büyüktü, giriş kapısının karşısında kocaman bir merdiven vardı ve o merdiven tam ortasından ikiye ayrılıp, yukarıya doğru çıkan sağa ve sola doğru iki merdiven daha oluşturuyordu. 30'dan fazla oda vardı ve hepsi birbirinden gösterişliydi.Yemek odasına gittim ve prens yamir'in kim olduğunu bilmediğimden yemek masasından birkaç metre ötede, kraliyet ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için yemek bitene kadar onların yanında tek sıra halinde duran hizmetlilerin yanına gidip kim olduğunu sordum ve bana arkası dönük şekilde oturan sarışın çocuğu gösterdiler. Yemek masasına doğru yürümeye başladım ve namı değer "Çapkın" Prens Yamir'in önüne içeceğini bıraktım. İçeceğini alıp içmeye başladı ve ben tam arkamı dönüp gidecekken bir anda bana seslendi.
-Bu da ne böyle?
Soğuk bakışlarımı ona doğru yönelttim. Oda mavi gözleriyle, gözlerimin içine gözlerini hiç ayırmadan dik dik bakıyordu.
-Sana söylüyorum bunun tadı neden bu kadar acı? Ayrıca sen kimsin?
Ne söyleyeceğimi bilemeden gözlerinin içine bakıyordum. Masadaki herkes ve tüm hizmetçiler bizi izliyordu. Ben hâlâ dilimi yutmuş gibi onun gözlerine bakarken bir hizmetli koşar adımlarla yanımıza geldi ve konuşmaya başladı.
-Çok üzgünüm majesteleri, o bugün yeni geldi ve daha yeni kuralları öğreniyor. Size yenisini hazırlayacağız. Diyerek beni savundu ama o konuşurken prensin sert bakışları hâlâ benim üzerimdeydi.hizmetli beni tutup çekti ve yemek odasından çıkardı.
-Teşekkür ederim.
-Rica ederim, zamanla alışırsın.
-Aslında sadece iki günlüğüne buradayım. Yakınım hastalanmıştı da onun yerine geldim.
-Katya ablanın yerine gelen sen misin?
-Evet benim.
-Ben Anastasia.
-Memnun oldum bende Era.
Kahvaltıdan sonra Prens Yamir çok ateşlendi. Doktor çağırdılar ve bende bir yolunu bulup herkes odasından çıktıktan sonra onun odasına "ilaçlarınızı getirdim" bahanesiyle girdim. Aslında bu planımın dışında oldu. Sanırım evren bana yardım etti. İlaçları bir hizmetli getirdi. Nefes nefese kalmıştı ve bende ona çok yorgun görünüyorsun ver ben ilaçları götüreyim dedim tabi o da minnettar olduğunu söyleyip prensin odasını gösterdi. Kapıyı iki defa tıkladım ve gel sesini duyunca içeri girdim. Yamir sert bakışlarıyla beni süzdü.
-İlaçlarınızı getirdim.
-Demek bir dilin varmış. Konuşamadığını sanmıştım. Onu dövmemek için kendimi zor tutuyordum. İlaçlarını verdim ve o ilaçlarını içerken, aklıma gelen fikirle harekete geçtim. İlk başta onunla aramda arkadaşça bir samimiyet kuracak ve sonra ağzından laf almaya başlayacaktım. İlaçlarını içti ve bardağı masaya bıraktı bende bardağı alıp tepsiye koymak için eğildim ve tamda bu sırada konuşmaya başladım.
-Aslında bu ilaçların çok da faydası yok ama umarım şifa bulursunuz. Dedim ve odadan çıkmak için arkamı döndüğümde konuşmaya başladı.
-Pekâla, söyler misin senin işe yarar, başka bir yöntemin var mı?
Bakışları yumuşamış ve çapkın bir ifadeyle dik dik bana bakıyordu. Ürkek bir hizmetli gibi davranmayı bıraktım ve kendim gibi davranmaya başladım. Yatağının yanına yaklaştım. Bir elimi başına, diğer elimi karnına koydum ve gözlerinin içine bakarak:
-kimseye söyleme olur mu?
Ne yaptığımı garipseyerek beni izliyordu. Vitakinezi gücümü kullanarak onu iyileştirdim. Daha sonra ateş ölçer ile az evvel yüksek olan ateşinin indiğini gördü artık öksürmüyor ve hapşurmuyordu. Şaşırmış bir hâlde anlam veremeyerek bana bakıyordu.
-Bunu nasıl yaptın?
Yaptığımın şeyin vitakinezi olduğunu anlamaması için yalancılık yeteneğimi konuşturacaktım.
-Annem eskiden şifacıydı, ondan öğrendim.
-Peki bana neden yardım ettin?
-Çünkü annem bana "şifaya ihtiyacı olan birini gördüğünde ona ellerini şifa vermek için uzatmalısın" derdi.
-Sana artık bir borcum var.
-Bana bir borcun yok çünkü yapmam gerekeni yaptım.
-Hayır, var dile benden ne dilersen.Bu bir emirdir!
-Bana sadece saraydaki işlerim hakkında emir verebilirsiniz. Ayrıca ne istediğim bende kalsın çünkü bana bir borcunuz yok.
-Bir keçi kadar inatçısın.
-En azından ukâla değilim.
Şaşırmış bir hâlde yüzüme baktı ve dudakları yana kıvrıldı. O bana uzun uzun bakıp gülümserken, ben arkamı dönüp kapıya doğru yürüdüm ve elimi kapının koluna uzattım. Tam da bu sırada tekrar konuştu.
-Kimseye söylemem.
Ona gülümsedim ve tam çıkacakken tekrar beni durdurdu.
-Hey! bekle, adın ne?
-Daha, sana adımı söyleyecek kadar güvenmiyorum. Dedim ve odadan çıktım.
🫀
Katya'nın görevlerini yerine getirmeye çalışırken, bir yandan da bulduğum her fırsatta şövalyelerin yanından geçiyor ve Kral Victor'un planını öğrenebilmek için her seferinde etraflarında bitiyordum. Fakat ne yazık ki, planım hiçbir işe yaramamıştı. Aptal kafam! Neden o prens bozuntusu Yamir bana "dile benden ne dilersen" dediğinde sinirlerime hakim olamayıp, laflarımı sıraya dizip sonra onun bişey söylemesine bile izin vermeden odadan çıkmıştım ki. Belki ağzından laf alabilirdim ama bu fırsatı kendi ayağımla tepmiştim. Aslında onun gibi ukâla birine ders verdiğim için mutluydum ve bundan çok zevk almıştım fakat buraya gelme amacım farklıydı ve sadece bir günüm kalmıştı. Ya şövalyelerin yada Yamir'in ağzından bir şekilde laf almalıydım.
Akşam olmuştu ve bir günlüğüne kalmam için Anastasiya, bana bir oda hazırlamıştı. Hazırladığı odada üzerimi değiştirip kendi kıyafetlerimi giymiştim, saçlarımı da yukarıdan at kuyruğu yapmıştım. Çok yoğun çalışmıştım ve molalarımdaysa planlarımı devreye sokmaya çalışıyordum. Bu yüzden çok yorulmuştum ve herşeyi bir kenara bırakıp, sarayın o görkemli bahçesine indim. Bahçe gerçekten kocamandı, giriş kapısından itibaren kare şeklindeki kalın ve orta boylu yeşil çalılar sıra sıra bahçenin tam ortasındaki büyük yapay şelaleye kadar uzanıyordu. Bahçenin en sonunda, sarayın yakınında bir sera vardı ve seranın yanındaysa camdan kapalı bir otuma alanı vardı. Sarayın bahçe kapısının yanındaysa kraliyet hayvanları yazan bir tabela ve tabelanın arkasında etrafı çitlerle çevrili, büyük bir bahçe daha vardı ve bahçenin içinde birbirinden farklı 5 büyük kulübe vardı. Etrafı çitlerle çevrili bu bahçeyse cins köpek ve kedilere aitti. Bahçenin diğer tarafındaysa büyük ve görkemli bir havuz bölümü vardı ve onun arkasındaysa bir barbekü köşesi vardı. Sarayın arkasında büyük bir bahçe daha vardı ama orası çok daha büyüktü. Orada şövalyeler eğitiliyor ve farklı farklı eğitim yerleri bulunuyordu ve kocaman bir at barınağıyla oraya yapışık bir çiftlik vardı. Bahçeyi biraz dolaştıktan sonra gidip havuzun köşesine oturdum ve aklıma Aria geldi onu arayıp iyi olduğumu ve eve gelince herşeyi anlatacağımı söyledim.
Gecenin sezsizliginde gökyüzünü izliyordum ki, arkamdan gelen sesle irkildim. Bu gelen Yamir'di eşofmanları ve dağınık saçlarıyla oldukça iyi görünüyordu. Elinde tuttuğu iki kupadan birini bana uzattı bende aldım ve yanıma oturdu.
-Tarzın güzelmiş asi kız?
-Tüm hizmetlilere karşı bu kadar samimi misin?
-Hayır, çünkü hiç biri senin kadar cesur değil?
Anlam veremeyerek gözlerinin içine baktım, yine o çapkın surat ifadesini yüzüne takınarak, güldü.
-Şuana kadar, bir prens olduğum için hiç kimse senin gibi bana posta koymaya cesaret edemezdi.
-Ne yani, insanlara nazik davranman için önce sana posta koymalarımı gerekiyor.
-Hep böyle misin?
-Nasıl?
-Hiç bir lafın altında kalmıyorsun ve karşında kim olursa olsun tavırların aynı.
-Bence doğal olan zaten bu.
-Peki. Her neyse, dile hadi.
-Efendim?
-Dile benden ne dilersen demiştim. Hadi söyle ne istersin?
-Bende bana bir borcun yok demiştim. Ayrıca, yapamayacağın kadar büyük bişey istersem ne yapacaksın?
-Ben bir prensim, yapamayacağım şey yok sen söyle yeter.
-Pekâla, senden bişey isteyeceğim ama bunu sadece kendim için değil bu gezegende yaşayan tüm insanlar için isteyeceğim.
-Ne istersen yapmaya hazırım.
Bu sefer planım işlemişti.
-Acogahara Ormanındaki yaratıkları yok et.
-Ne yani isteğin bu mu?
-Ne yani olamaz mı?
-Hayır, Ondan değil.
-Aslında, biz zaten oradaki yaratıkların nasıl yaratıklar olduğunu araştırmak ve onları yok etmek için çoktan harekete geçtik.
-Nasıl yani?
-Basbaya işte, şövalyelerle ormana akın düzenlemeye başladık. İlk akınlara katılmadım ama yakında bende gideceğim.
Yamir'in anlattıklarıyla beynimden vurulmuşa döndüm.
Bu demek oluyordu ki Acogahara Ormanına artık şövalyeler girebilecekti. Ben yine düşüncelere dalmakla kalmamış aynı zamanda bu surat ifademe de yansımıştı.
-Hey!
-E..efendim?
-Nereye daldın böyle?
-Hiç bir yere dalmadım. Sadece uykum geldi, artık gitmeliyim.
Gitmek üzere ayağı kalktım ve tam gidecekken, Yamir kolumdan tutarak beni durdurdu.
-Adını söylemeyecek misin?
-Adım Era.
🫀
Sabah 'ın erken saatlerinde uyanıp, saraydaki görevlerimi yerine getirdim. Bugün buradaki son günümdü Katya beni arayıp geleceğini ve o gelene kadar beklememi söyledi. Fakat ben ne yapacağımı bilemiyordum. Aria'nın Acogahara Ormanına gitmemesi gerekiyordu. Onu aramıştım ama aramalarının hiç birine cevap vermiyordu. Bir an önce bu saraydan çıkıp gitmek istiyordum. Elimde listeyle önümü bile göremeden hareket ederken biriyle çarpıştım ve elimdeki liste yere düştü ve bilin bakalım çarptığım kişi kimdi. Yamir.
-Yine düşüncelere dalmışsın asi kız.
-Düşüncelere falan daldığım yok. Ayrıca artık ismimi biliyosun, bana asi kız demeyi kes.
-İsminle hitap edersem, bana ne düşündüğünü söyler misin?
-Hayır söylemem! ayrıca Katya hanım gelene kadar tüm bu işleri halletmem gerekiyor.
-Bekle! Katya gelince sen gidecek misin?
-Evet.
-Gitme, kal. Çalış işte burda.
-Benim zaten bir işim var. Buraya Katya hanım çok hasta olduğu ve kimsesi olmadığı için geldim.
-İşin ne ki?
-Söylesene hep bu kadar meraklı mısın?
-Sadece sevdiğim insanlara karşı.
-Beni sadece iki gündür tanıyorsun.
-Ama hayatımı kurtardın. Eğer sen olmasaydın yüksek ateşten havale geçirmek üzereydim.
Yüzümdeki sinirli ifade yumuşadı ve kendimi suçlu hissetmeye başladım. Evet onu kurtarmıştım ama aynı zamanda onu hastalandıran da bendim.
-Beni sevme çünkü sevilmeyi hak etmiyorum.
Sinirle ağzımdan çıkan kelimeler sadece benim değil onun da canını acıtmıştı. Eğer onu hastalandıran şeyin benim güçlerim olduğunu öğrenseydi bana karşı yine böyle iyi davranır mıydı? Hiç sanmıyorum.
Anastasia koşar adım yanımıza geldi. Yamir'in önünde eğildi ve bana katya'nın geldiğini söyledi. Yamir üzgün gözleriyle benim gözlerimin içine bakıyordu.
-Hoşçakal'ın majesteleri.





