İçeriğe geç

Marsel

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Marsel

Bölüm 2

2

Zaman değişmişti. Eski estiği yerden esmiyordu rüzgâr. Ama bir ışık o rüzgârı doğru yöne çevirecekti. Sadece uygun bir ana ihtiyaç vardı. Zamana değildi. Kesinlikle değildi. Çünkü artık güçler değil, hızlı olan kazanıyordu. Eğer bir oyunun içindeyseniz, herkes birbirinin en zayıf noktasını bulup o an onu yenerdi. Ne sevgiye ne dostluğa bakılırdı, herkes tek bir amaç için savaşırdı: kazanmak. Oysaki bu oyunların kazananı da yoktu çünkü oyuncular kazanmak için o kadar çok şey feda etmişlerdi ki geriye sadece onlardan koca bir boşluk kalırdı. Onlar kendilerini kazanmış ilan eden kaybedenlerdi. Asıl oyun da zaten tam burada başlardı. Peki Işıl neredeydi bu oyunun içinde? Kendisi de bu sorunun cevabını arıyordu. Onun harekete geçmesi için vakitler azalıyordu. Hata yapma imkânı gibi bir şeyi yoktu. Ne pes edebilirdi artık ne de geriye dönebilirdi. Artık duygu yoktu. Savaş vardı. Herkes biliyordu ki bu savaş tek bir kişiden bir şeyler götürmeyecekti. Ankara hiç olmadık kadar sessizdi ama bu bir felaket öncesi sessizlikti. Kazanan oyuncular buna ne kadar sevinse de içlerinde, ne kadar istemeseler de, korku tohumları vardı. Haklılardı da. Işıl Marsel hafife alınacak birisi değildi. Hem de hiç değildi. Işıl, anneannesine geldikten sonra hızlıca neler yapacağını kafasında programlamış, harekete geçmek için en ufak bir sinyal bekliyordu. Onun canından can gittiği gibi, onlardan da bir şey koparmadan gidemezdi. Abisinin yasını tutamadığı için içindeki üzüntü onu gün geçtikçe kahrediyordu. Her nefesinde göğsü daralıyordu. Işıl Marsel Kaldığım annemin odasının geniş terasında oturmuş, radyo açmış, Nazan Öncel'in Geceler Kara Tren şarkısını dinliyordum. Şarkıyı dinlerken bir yandan da telefonumu günler sonra açtığım için gelen aramaları temizliyor, bazı mesajlara cevap veriyordum. Odanın kapısının açıldığını hissedince refleks olarak döndüm. Keşke dönmeseydim; kenafir suratlı teyzemdi. "Noldu?" diyerek bir kaşımı kaldırarak sordum. O ise cevap vermeyerek yanıma doğru gelip karşı sandalyeme oturuyordu. "Annen burada olduğunu biliyor." "Bilebilir, ben ondan bir şey gizlemem." Kaşlarını kaldırdı. "Öyle mi dersin?" "Kesinlikle, senin aksine," diyerek yeşil gözlerinin içine bakarak yapabileceğim en gıcık gülümsemeyle gülümsedim ona. "Annene benzemişsin," dedi ama ben onun bunu söylerkenki sesindeki alaylı tınıyı sezmiştim. Devam etti: "Başına buyruk olman, dik başlılığın... Buraya gelirken ne düşündün? Herkesi tehlikeye atmak dışında. Artık okların ucunda biz de olacağız sayende." Bunları söylerken neredeyse soluksuz konuşmuştu. "Galiba sen bir annem kadar olamadığın için, bu kadar ona benzeyen beni görünce çatlıyorsun. Ayrıca ben sizi hedef hâline getiremem. Asıl senin yanında bulunmak benim için tehlike oluşturur. Ve ayrıca burası senin evin değil, annemin de evi sayılır." Gözlerimi kısıp ona küçümseyici bir şekilde baktım. "Gönderebiliyorsan gönder bakalım, Ayşe Zorlu." Başka hiçbir şey söylemeden sinirle odamın kapısını kapatarak çıkınca derin bir nefes aldım. Tek insanın bir tane düşmanı olsa iyiydi; benim dört yanımın dördünde de düşman vardı. Telefonuma üstten gelen mesaja tıkladım. İstediğim bilgiler gelmişti. Açarak okumaya başladım. Bugün bir ödül törenine gidecektim. Hayatımda ilk defa kendi isteğimle o kadar insanın içinde bulunacaktım. —M "Senin için harcanan zamana yazık. Sen en güzel katilisin." Büyük salonun içinde yankılanan müziğe göz devirdim. Oturduğum yerde boynumu kıtlattım ve başımı dik bir şekilde kaldırarak bana bakan, 35 yaş üstü, zengin, tek işleri birbirlerinin arkasından konuşmak olan teyzelere "Hayırdır?" diyerek göz kırptım. Onlar ise hiçbir şey olmamış gibi önlerine döndüler. Çok güzel bir ortamdı gerçekten. Teyzem ve kızı Eylül'e çevirdim bakışlarımı. Teyzem siyah dar bir elbise giymiş, sarı saçlarını açık bırakmıştı ve makyajıyla hiç yaşını göstermiyordu. Onun yanındaki Eylül ise annesinin kopyasıydı. Annesine benzemek için boyattığı sarı saçlarını topuz yapmış, kırmızı bir mini elbise giymişti. Benim anlamadığım, biz annemle anneannemle siyah saçlıyken bunlar nereden çıkmıştı? Umuyorum ki üveydirler, amin. "Işıl, sence bu gece bu rüküş kıyafetleyken bile nasıl yüzün falan güzel gözükebilir?" Külliyen yalan. Elbisem gayet şık, beyaz, sade bir elbiseydi. Sırf beni sinirlendirmek için her şeyi yapıyordu. Eylül'ün dediği şeyle mimikleri tam tersi olmasa belki inanabilirdim. Eğer burada anneannem olmasaydı, masada duran metal tepsiyi kafasında kırar, o saçını yolardım. Düşündüklerimi dışarıya yansıtmayarak samimiyetsiz bir kahkaha attım. "Yaa, ben de bilmem ki," dedim biraz düşünmüş gibi yaparak. "Kafayı kendimi aileme kabul ettirmekle bozmadığım için bu kadar cildim falan canlıdır belki." Söylediğim şeyin onun için ağır olduğunu biliyordum ama o bana geldiğimden beri annemle ilgili gönderme yapıyorsa susup oturamazdım. Ben onun gibi annemin istediği porselen bebek imajına giremezdim. Daha fazla muhatap olmamak için oradan kalkıp tuvalete doğru ilerledim. İçimdeki nedenini kestiremediğim, sonsuz, bitmek bilmeyen bir sinir vardı. Herkesi dövmek istiyordum. Kimse benimle muhatap olmasın, tek kelime etmesin istiyordum. Arkadaşımın annesi bir keresinde demişti ki: "Eğer bu hayatta sevdiğin birini kaybettiğinde, onun ruhuna kendi ruhundan bir parça verirsin ve o onunla beraber gider, geri alamazsın." Başta anlamamıştım ama şu an gerçekten çok iyi şekilde anlıyordum. O hayatta gözünü yummuştu ama benim canım çekişmiştim. Hiçbir şey hatırlamıyordum. O an ne yaptığımı, ne olduğuyla ilgili. Gözlerimin sızladığını hissettim. Artık yaş da gelmiyordu ki. Tam tuvalete girecekken telefonum çalmaya başladı. Kuzenim arıyordu. "Işıl, çabuk bir şeyler yapman lazım. Şu sarı savcı bir şeylerden şüphelenmeye başladı. Kürsünün arkasına gitmesini engelle." "Ben nasıl yapayım?" "Orası sende, yaparsın," deyip yüzüme kapattı, davar. Hızlıca yönümü çevirerek kürsüye doğru gitmeye başlarken ne yapacağımı düşünüyordum ki aklıma çok mantıksız bir şey gelmişti ama yapacak başka hiçbir şey aklıma gelmemişti. Boş masaya bile buzlu içecek ve yiyecek koyacak kadar zengin oldukları için buradan Korkmaz ailesine tebrikler. İçi buz dolu olan içeceği kendimden uzak tutacak şekilde tutarak koşmaya başladım ve tam da savcı o sırada kürsüye doğru gidecekken birinin kolunu tuttuğunu görünce derin bir nefes aldım ama oraya gitme ihtimalini sıfıra indirmem lazımdı. Bu savcıyı birçok kez görmüştüm... ailesini temsil ediyordu, babasından sonra. Oradaki herkesi görmezden gelerek daha hızlı koşmaya başladım. Bilerek o yöne bakmıyordum çünkü bilerek yaptığım anlaşılsın istemiyordum. Ve bingo. İlk defa şu an şans yüzüme gülümsediği için kahkaha atmak istiyordum. Elimdeki buz gibi olan kırmızı içecek savcının üzerindeydi. Tüh, gömleği de beyazmış. Yalancı bir şaşkınlıkla "Pardon," diyerek yüzüne bile bakmadan topukladım oradan. Bu onu on dakika bile olsa oyalardı. Arkamdan bağırdığını duydum ama acelem varmış gibi davranarak onu duymamazlıktan geldim. Nasılll buldunuzz Yorumlariniziiiii bekliyorum sizce neden Işıl Savcıyı önlemeye çalışıyor Oylarinizi bekliyorum ...❤️

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.