İçeriğe geç

Makam Odası Savaşları

Bölüm 2 · 17 dk okuma

Makam Odası Savaşları

Bölüm 2

2. BÖLÜM: GECE YARISI MESAİSİ VE KARANLIK AĞLAR

Jennie, Jungkook’un odasından çıkıp kendi makam odasının kapısını arkasından kapattığında, kalbinin göğüs kafesini delmek istercesine çarptığını hissetti. Sırtını soğuk ahşap kapıya yasladı ve gözlerini kapattı. Avuçlarının içi hâlâ yanıyordu. Jungkook’un çizgili kravatının o sert kumaş dokusu ve hemen altındaki sıcak, ritmik kalp atışı sanki hâlâ parmak uçlarındaydı. Kendine kızdı. Hayatında ilk kez bir adam karşısında kontrolünü bu denli kaybetmiş, mantığıyla hareket etmek yerine ilkel bir öfke ve dürtüyle hareket etmişti.

"Kibirmiş," diye fısıldadı kendi kendine, sesindeki titremeyi yok etmeye çalışarak. "Sana kibrin ne olduğunu göstereceğim, Jeon Jungkook."

Odanın ortasındaki geniş, İtalyan tasarımı cam masasına doğru yürüdü. Üzerindeki beyaz fırfırlı gömleğin manşetlerini sertçe açıp kollarını dirseklerine kadar katladı. Masanın üzerindeki kontrol panelinden asistanı Jisoo’yu aradı. Telefon bir saniyede açıldı.

"Buyurun, Bayan Kim?"

"Jisoo, Seul Limanı projesinin finansal departmandaki tüm geçmiş verilerini, lojistik maliyet tablolarını ve Jungkook’un New York’ta imza attığı son üç projenin mimari analizlerini masama istiyorum. Hemen."

"Anlaşıldı, efendim. On dakika içinde hazır olur."

Jennie telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes alıp koltuğuna oturdu. Jungkook’un bütçeyi peyzaj tasarımına kaydırma hamlesi, ilk bakışta sadece sanatsal bir vizyon gibi duruyordu ama Jennie iş dünyasını çok iyi bilirdi. Bu kadar büyük bir ihalede lojistik bütçesini kısmak, limanın işlevselliğini tehlikeye atmak demekti. Eğer hükümet komisyonu projeyi bu haliyle incelerse, Kim Holdings’i "görselliğe önem veren ama altyapısı zayıf" bir şirket olarak nitelendirip eleyebilirdi. Jungkook bunu gerçekten vizyonsuzluğundan mı yapıyordu, yoksa onun bilmediği başka bir oyun mu dönüyordu?

Aynı saatlerde, koridorun karşısındaki odada Jeon Jungkook, masasının üzerinde dağılmış olan kalemleri tek tek topluyordu. Yüzünde hâlâ o karanlık, memnun tebessümün izleri vardı. Kravatını boynundan tamamen çıkarıp masanın kenarına fırlattı. Gömleğinin üstten iki düğmesini açarak derin bir nefes aldı. Jennie Kim’in gözlerindeki o saf öfke, o kehribar rengi gözlerin arkasındaki meydan okuma dürtüsü, Jungkook’un uzun zamandır hissetmediği bir adrenalin dalgasını tetiklemişti.

Telefonu tekrar titredi. Bu kez arayan şifreli hat değil, doğrudan Kim Holdings’in iç ağından gelen bir bildırımdi. Jungkook, masasının altındaki gizli bölmeye yerleştirdiği özel yapım, takibe takılmayan dizüstü bilgisayarını açtı. Ekranda, holdingin ana sunucularına gönderdiği casus yazılımın ilk verileri akmaya başlamıştı.

"Bakalım Bay Kim, on beş yıl önce babamın şirketini batırırken hangi sahte belgeleri kullanmışsın," diye mırıldandı.

Jungkook’un babası, eski adıyla Jeon Architecture’ın sahibiydi. Şirket, Seul’ün eski yerleşim planlarında devrim yaratacak bir proje üzerindeyken, Kim Holdings tarafından sabote edilmiş, içeriden sızdırılan sahte rüşvet belgeleriyle lekelenmiş ve bir gecede iflasa sürüklenmişti. Jungkook’un babası bu lekeyi ve gurur kırıklığını kaldıramayarak kalbine yenik düşmüştü. Jungkook o zamanlar henüz bir çocuktu ama o gün, babasının cenazesinde, bu gökdeleni Kim ailesinin başına yıkacağına dair kendi kendine yemin etmişti.

Ekranda yavaş yavaş beliren şifreli klasörlerin arasında "15-YIL-ÖNCE-ARŞİV" ibaresini gördü. Ancak klasörün üzerinde o kadar güçlü bir siber koruma duvarı vardı ki, holdingin normal mesai saatlerindeki veri trafiği arasında bu şifreyi kırmaya çalışırsa, şirketin siber güvenlik departmanı durumu anında fark edebilirdi.

"Geceyi beklemem gerekecek," dedi Jungkook kendi kendine. "Herkes gittikten sonra, bu otuz sekizinci kat tamamen bana kaldığında."

Zaman, holding binasının içinde adeta bir nehir gibi akıp geçti. Akşam saat yedi olduğunda, otuz sekizinci kattaki asistanlar, analistler ve diğer yöneticiler yavaş yavaş toparlanıp binayı terk etmeye başladılar. Saat dokuzu gösterdiğinde, devasa katın ışıkları otomatik olarak tasarruf moduna geçti; koridorlar loş bir mavi ışıkla aydınlanırken, sadece iki odanın ışığı yanık kalmıştı: Jennie ve Jungkook’un.

Jennie, önündeki otuzuncu lojistik raporunu da inceledikten sonra gözlerini ovuşturdu. Boynu tutulmuştu. Saatlerdir aralıksız çalışıyordu ve Jungkook’un New York projelerini incelediğinde garip bir şey fark etmişti. Jungkook, New York’ta yaptığı projelerin hiçbirinde altyapıyı riske atmamıştı. Aksine, projeleri teknik olarak kusursuzdu. O halde neden burada, Seul projesinde böyle ölümcül bir bütçe hatası yapıyordu?

"Beni sabote etmeye çalışıyor," diye düşündü Jennie. "Projeyi batırıp babamın gözünde beni yetersiz göstermek istiyor."

Jennie ayağa kalktı, üzerindeki ceketini koltuğun arkasına bıraktı. Sadece beyaz gömleği ve siyah kumaş pantolonuyla kalmıştı. Odasından çıkıp koridora adım attığında, karşı odanın ışığının hâlâ yandığını gördü. Jungkook da gitmemişti. Jennie, adımlarını sessiz tutmaya çalışarak onun kapısına doğru yürüdü. Amacı, onun odasında gizlice ne yaptığını kontrol etmek, belki de bilgisayarında ne tür raporlar hazırladığını görmektir.

Kapının cam bölmesinden içeri baktığında, Jungkook’u masasının başında görmeyi bekliyordu ama masası boştu. Jennie hafifçe kaşlarını çattı. Tam kapının kulpunu tutup içeri sızmayı düşünüyordu ki, arkasından gelen o pes ve tanıdık sesle irkildi.

"Birini mi aramıştınız, Bayan Kim?"

Jennie hızla arkasına döndü. Jungkook, elinde iki adet sıcak kahve bardağıyla hemen arkasında duruyordu. Koridorun loş mavi ışığı, adamın keskin yüz hatlarını, belirgin çene çizgisini ve gömleğinin açık düğmelerinden görünen köprücük kemiklerini daha da belirginleştirmişti. Aralarındaki mesafe yine tehlikeli derecede yakındı.

Jennie, yakalanmanın verdiği hafif mahcubiyeti anında silerek savunma mekanizmasını devreye soktu. "Odanda olup olmadığını kontrol ediyordum, Jeon. Malum, şirketin bütçelerini gece yarısı gizlice değiştirmek gibi garip alışkanlıkların var."

Jungkook hafifçe güldü ve elindeki kahve bardaklarından birini Jennie’ye doğru uzattı. "Sadece sert ve şekersiz kahve içtiğinizi duydum. Gece mesaileri için en iyisidir."

Jennie, uzatılan bardağa şüpheyle baktı ama içindeki kafein açlığı galip geldi. Bardağı alırken parmakları, Jungkook’un sıcak parmaklarına hafifçe değdi. İkisi de bir an duraksadı. Koridordaki hava aniden ağırlaştı.

"Teşekkürler," dedi Jennie, sesini resmi tutmaya çalışarak. "Ama bu kahve, yarın sabah bütçe raporunu eski haline getirmen gerektiği gerçeğini değiştirmeyecek."

"Hâlâ o bütçedeyiz yani?" Jungkook, kendi odasının kapısını açıp içeri girdi ve eliyle Jennie’ye içeriyi işaret etti. "Gelin. Size neden o bütçeyi kıstığımı sadece raporlarla değil, projenin üç boyutlu simülasyonuyla göstereyim. Tabii eğer bir rakibin fikrini dinleyecek kadar... açık görüşlüyseniz."

Jennie, bu açık kışkırtmaya dayanamadı. "Benim açık görüşlülüğümü sorgulamak senin haddine değil, Jeon. Göster bakalım şu dahi fikrini."

İkisi birlikte Jungkook’un geniş makam odasına girdiler. Jungkook kapıyı kapattığında, oda dış dünyadan tamamen izole bir sığınağa dönüştü. Jungkook, masasının üzerindeki devasa dokunmatik ekranı aktif hale getirdi. Ekranda, Seul Limanı’nın üç boyutlu mimari modeli belirdi. Mavi ve yeşil ışıklar odanın duvarlarına yansıyordu.

Jungkook ekrana yaklaşarak parmaklarıyla modeli büyüttü. "Bakın Jennie," dedi, sesindeki o resmiyet tamamen kalkmış, yerini bir profesyonelin tutkusuna bırakmıştı. "Lojistik bütçesini kıstığım doğru. Ama bunu yaparken altyapıyı tehlikeye atmadım. Limanın güney sahilindeki zemin analizi raporlarını incelediniz mi?"

Jennie kaşlarını çattı. "Tabii ki inceledim. Zemin granit ağırlıklı."

"Hayır, değil," dedi Jungkook, Jennie’ye doğru dönerek. Yüzü, ekrandan yansıyan mavi ışıkla aydınlanıyordu. "Şirketinizin üç yıl önce yaptırdığı o analiz hatalı veya eski. Hükümetin gizli çevre raporlarına ulaştım. Güney sahili aslında yüksek miktarda alüvyon içeriyor. Yani oraya sizin planladığınız o devasa lojistik depolarını kurarsanız, zemin beş yıl içinde çöker. Ben lojistik bütçesini kısarak, depoları kuzeydeki sert zemine kaydırdım. Güneyi ise hafif, peyzaj ve sosyal alan olarak tasarladım ki yük hafiflesin."

Jennie, ekrandaki verilere ve Jungkook’un sunduğu yeni zemin analiz grafiklerine bakarken donup kaldı. Adam haklıydı. Eğer kendi planıyla devam etselerdi, şirket ihaleyi kazansa bile birkaç yıl içinde yüzyılın en büyük inşaat felaketine imza atmış olacaklardı.

Jennie, şaşkınlığını ve adama karşı duyduğu o istemsiz hayranlığı gizlemek için kahvesinden bir yudum aldı. "Bu... bu raporları nereden buldun? Holdingin resmi arşivinde bunlar yoktu."

Jungkook, Jennie’ye doğru bir adım attı. Masaya yaslandı ve kollarını göğsünde bağladı. "Ben işimi şansa bırakmam. Bir projeye giriyorsam, onun her bir toz zerresini araştırırım. Tıpkı karşımdaki rakibimi araştırdığım gibi."

Jennie, gözlerini ekrandan çekip Jungkook’a çevirdi. "Beni mi araştırdın?"

"Jennie Kim," dedi Jungkook, sesi adeta bir melodi gibi pürüzsüz ve derindi. "24 yaşında, Seul Ulusal Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nü birincilikle bitirmiş. Tasarımlarında simetri ve güç odaklı. Duygulara yer vermeyen, tamamen rasyonel bir yönetici. Ama..." Jungkook durdu, gözlerini Jennie’nin kehribar rengi gözlerine dikti. "Bugün o kravatı çeken el, hiç de rasyonel değildi."

Jennie, kalbinin ritminin yine hızlandığını hissetti. Jungkook’un bu cüretkar ve sınırları zorlayan tavrı onu çileden çıkarıyordu ama aynı zamanda içindeki bir yerleri harekete geçiriyordu. "Bugün haddini aştın, Jeon. Ben de sadece sana sınırlarını hatırlattım."

"Sınırlar mı?" Jungkook masadan doğruldu ve Jennie’nin üzerine doğru yürümeye başladı. Jennie, arkasındaki cam duvara kadar gerilemek zorunda kaldı. Sırtı, Seul’ün gece manzarasını sunan soğuk cama değdiğinde kaçacak yeri kalmamıştı.

Jungkook, sağ elini Jennie’nin başının hemen yanındaki cama yasladı. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Jennie adamın nefesindeki hafif kahve kokusunu ve göğsünün iniş kalkışını hissedebiliyordu.

"Ben sınırları sevmem, Jennie," dedi Jungkook, fısıltıyla. Gözleri, Jennie’nin dudakları ile gözleri arasında mekik dokuyordu. "Hele ki o sınırları sen çizdiysen, onları yıkmak benim için bir zorunluluk haline gelir."

Jennie, nefesini tuttu. İçindeki o güçlü, gururlu kadın geri adım atmayı reddediyordu. Elini kaldırıp Jungkook’un göğsüne yerleştirdi. Amacı onu itmekti ama avucunun altındaki o sıcaklık ve güçlü kaslar, elinin orada kalmasına neden oldu. "Beni korkutabileceğini mi sanıyorsan? Ben bu şirketin veliahtıyım. Sen ise sadece geçici bir işçisin."

Jungkook, Jennie’nin göğsündeki elinin üzerine kendi elini koydu. Parmaklarını Jennie’nin parmaklarının arasına geçirdi. "Ben geçici değilim, Jennie. Ve inan bana, bu şirketteki hiçbir şey göründüğü kadar kalıcı değil."

İkilinin arasındaki bakışma, adeta bir irade savaşına dönüşmüştü. Hiçbiri geri adım atmıyor, hiçbiri zayıflık göstermek istemiyordu. Ama aralarındaki o çekim dalgası, odadaki oksijeni tüketiyor gibiydi. Jungkook, başını hafifçe eğdi, dudakları Jennie’nin kulağına yaklaştı.

"Şimdi," dedi Jungkook, sesi boğuklaşmıştı. "Ya benimle bu projeyi doğru dürüst yönetirsin ya da her gün, her gece bu odada, bu tenhaslıkta seninle böyle savaşmak zorunda kalırız. Hangisini tercih edersin?"

Jennie, onun bu yakınlığının getirdiği sarhoşlukla yutkundu. Başını hafifçe çevirdiğinde Jungkook’un yüzüyle burun buruna geldi. "Savaşı tercih ederim, Jeon. Çünkü günün sonunda, senin mağlubiyetini izlemek çok daha keyifli olacak."

Jungkook, bu cevap karşısında hafifçe sırıttı. Elini camdan çekti ve geri adım attı. "O halde, savaş başlasın, Bayan Kim. Şimdi odamdan çıkabilirsiniz, çünkü yapmam gereken daha önemli işler var."

Jennie, adamın bu ani geri çekilişi ve profesyonel tavrına dönmesiyle bir anlık boşluğa düştü. Üzerini düzeltti, saçından sarkan bir tutamı kulağının arkasına itti ve soğuk bakışlarını Jungkook’un üzerine dikti. "Yarın sabahki toplantıda o zemin raporlarını masamda eksiksiz görmek istiyorum. İyi geceler, Bay Jeon."

Jennie, odadan büyük ve asil adımlarla çıktı. Kapı kapandığında, Jungkook derin bir nefes alarak kendi koltuğuna çöktü. Kalbi deli gibi atıyordu. Kendi kendine küfretti. İntikam planına odaklanması gerekirken, düşmanının kızına karşı hissettiği bu yoğun arzu, onun en büyük zayıflığı olabilirdi.

Saat gece yarısı ikiyi gösterdiğinde, tüm kat tamamen karanlığa gömülmüştü. Jennie’nin arabasının otoparktan çıkış yaptığını camdan izleyen Jungkook, nihayet asıl görevinin başına geçme zamanının geldiğini anladı.

Gizli dizüstü bilgisayarını açtı. Şifre kırma yazılımını holdingin ana sunucusundaki "15-YIL-ÖNCE-ARŞİV" klasörüne yönlendirdi. Gece yarısı veri trafiği minimumda olduğu için yazılım hızla çalışmaya başladı. Yüzdeler ekranda belirdi: %10... %30... %60... %90...

Ve ekranda yeşil bir yazı belirdi: ERİŞİM ONAYLANDI.

Jungkook’un gözleri parladı. Klasörün içine girdiğinde, yüzlerce taranmış eski belge, banka dekontları ve ses kayıtları gördü. Fareyi aşağı doğru kaydırırken, babasının eski şirketi Jeon Architecture ile ilgili olan dosyayı buldu. Dosyanın adı "Operasyon: Tasfiye" idi.

Dosyayı açtığında karşısına çıkan ilk belge, babasının şirketinin iflas etmesi için holding tarafından rüşvet verilen devlet görevlilerinin listesiydi. Ve listenin en altında, bu rüşvet fonunu onaylayan kişinin ıslak imzası duruyordu: Bay Kim. Yani Jennie’nin babası.

Ancak Jungkook’un gözleri bir sonraki belgeye kaydığında asıl şoku yaşadı. 15 yıl önceki o karanlık operasyonun yürütülmesinde, şirketin içinden bir casus kullanılmıştı. Bu casus, Jungkook’un babasının en güvendiği ortağı, ona ihanet eden kişiydi. Belgedeki imza ve isim bilgilerini okuduğunda Jungkook’un kanı dondu. Bu isim, şu an holdingin baş mimarlarından biri olan ve Jennie’nin de en yakın akıl hocası olarak gördüğü kıdemli yönetici Bay Park’tan başkası değildi.

"Demek sadece Kim ailesi değil," diye fısıldadı Jungkook, dişlerini sıkarak. Gözlerinden saf bir nefret okunuyordu. "İçerideki hain hâlâ burada, bu binada."

Tam o sırada, bilgisayar ekranının köşesinde kırmızı bir uyarı ışığı yanıp sönmeye başladı. UYARI: SİSTEMDE BAŞKA BİR SIZMA TESPİT EDİLDİ. VERİLER KOPYALANIYOR.

Jungkook kaşlarını çattı. Bu siber sızmayı yapan kendisi değildi. Şu an sistemde, holdingin verilerini çalan ikinci bir kişi, başka bir hacker vardı. Jungkook, hızlı parmak hareketleriyle sızmanın kaynağını takip etmeye çalıştı. IP adresini maskeleyen kişi, holdingin kendi iç ağından, yani binanın içindeki bir bilgisayardan bağlanıyordu.

"Kim bu?" diye düşündü Jungkook.

Siber izleri takip ettiğinde, sızıntının yapıldığı bilgisayarın konumunu belirledi: Otuz sekizinci kat, Kreatif Direktör Makam Odası.

Yani Jennie Kim’in odası.

Jungkook, bilgisayarını hızla kapatıp gizli bölmeye sakladı. İçindeki şüphe ve öfkeyle odasından çıktı. Koridorun karşısındaki Jennie’nin odasına doğru ilerledi. Jennie’nin az önce gittiğinden emindi, arabasını görmüştü. O halde onun odasındaki bilgisayarı kim, ne amaçla kullanıyordu?

Jennie’nin kapısının önüne geldiğinde, kapının kilitli olmadığını fark etti. Kapıyı yavaşça araladı. İçerisi karanlıktı ama masanın üzerindeki bilgisayar ekranının ışığı odayı loş bir şekilde aydınlatıyordu. Masanın başında siyah kapüşonlu bir ceket giymiş, yüzü tamamen gölgede kalan bir figür duruyordu. Elindeki flash belleğe bilgisayardan veri aktarıyordu.

Jungkook, sessizce içeri süzüldü ve kapıyı arkasından hafifçe kapattı. "Gece mesaisi için biraz fazla gizemli bir kıyafet, öyle değil mi?" dedi Jungkook, sert bir sesle.

Siyah kapüşonlu figür irkilerek hızla arkasına döndü. Elindeki flash belleği hemen cebine atmaya çalıştı. Jungkook, adamın kaçmasına izin vermeden bir hamle yaptı ve masanın üzerinden atlayarak şahsın bileğini yakaladı.

"Bırak beni!" diye bağırdı adam. Bu ses, holdingin siber güvenlik sorumlularından biri olan genç bir mühendise aitti.

Jungkook, adamın bileğini acımasızca sıkarak onu masaya doğru bastırdı. "Ne çalıyorsun o bilgisayardan? Kimin için çalışıyorsun?"

"Sana ne! Bırak diyorum!"

İkili arasında sert bir arbede başladı. Adam, Jungkook’un boşluğundan yararlanarak ona bir yumruk savurdu. Jungkook başını yana çekerek darbeden kurtuldu ama adam masanın üzerindeki ağır kristal ödülü kapıp Jungkook’un omzuna doğru vurdu. Jungkook, acıyla gerilerken adam kapıya doğru koştu, kapıyı açıp koridora fırladı.

Jungkook, omzundaki acıya aldırış etmeden adamın peşinden koridora çıktı. Ancak adam asansörlere doğru değil, yangın merdivenlerine doğru koşuyordu. Tam o sırada, koridorun sonundaki asansörün kapısı büyük bir çınlama sesiyle açıldı.

Asansörden inen kişi, üzerindeki siyah şık elbisesi ve elindeki unuttuğu tabletiyle Jennie Kim’di. Jennie, arabasına bindiğinde tabletini odasında unuttuğunu fark etmiş ve geri dönmüştü.

Asansörden indiği an, koridorda koşan kapüşonlu adamı ve onun arkasından omzunu tutarak koşan Jungkook’u gördü. "Ne oluyor burada?" diye bağırdı Jennie.

Kapüşonlu adam, Jennie’nin üzerine doğru koşarken Jennie ne olduğunu anlamadan adam onu sertçe itti. Jennie, yüksek topukluları üzerinde dengesini kaybederek yere düştü, elindeki tablet granit zeminde parçalandı. Adam yangın merdiveninin kapısını açıp gözden kayboldu.

Jungkook, kaçan adamın peşinden gitmek yerine hemen yerde acıyla bileğini tutan Jennie’nin yanına koştu. Önünde diz çöktü. "Jennie! İyi misin?"

Jennie, acıyla dişlerini sıktı. "Bileğim... Kimdi o? Ne oluyordu benim odamda?"

Jungkook, Jennie’nin parsağ bileğini nazikçe kavradı. "Odanızdan veri çalıyorlardı. Seni kontrol etmem lazım, ayağa kalkabilir misin?"

Jungkook, Jennie’yi belinden ve bacaklarının altından kavrayarak tek bir hamlede kucağına aldı. Jennie, şaşkınlıkla onun boynuna tutunmak zorunda kaldı. "Bırak beni, kendim yürüyebilirim!"

"Kes sesini de güçlü dur, Jennie," dedi Jungkook, sesi endişeli ve sertti. "Bileğin şişmeye başlamış."

Jungkook, Jennie’yi kendi makam odasına götürdü ve oradaki geniş deri koltuğa yavaşça yatırdı. Odanın ışıklarını açtı. Jennie’nin siyah elbisesi hafifçe yukarı sıyrılmıştı, Jungkook görmezden gelmeye çalışarak hemen odadaki küçük ilk yardım dolabından buz torbası çıkardı.

Jennie’nin önünde tekrar diz çöktü ve buzu yavaşça onun şişen bileğine koydu. Jennie, soğuğun etkisiyle hafifçe irkildi ve Jungkook’un omzuna tutundu. Tam o an, Jungkook’un gömleğindeki kan lekesini fark etti. Omzundan hafifçe kan sızıyordu, az önceki arbedede kristal ödülün keskin kenarı gömleğini yırtmış ve tenini kesmişti.

"Sen... sen yaralanmışsın," dedi Jennie, sesi bu kez tamamen yumuşamıştı. Elini uzatıp Jungkook’un omzundaki yırtık kumaşa dokundu. "Benim odamı korurken mi oldu bu?"

Jungkook, Jennie’nin bu şefkatli dokunuşuyla duraksadı. Gözlerini onun yüzüne kaldırdı. Aralarındaki o nefret ve rekabet duvarı, bu gecenin karanlığında, bu fiziksel acıların arasında yavaş yavaş eriyor gibiydi.

"Önemli değil," dedi Jungkook, sesi fısıltıya dönüştü. "Sadece küçük bir çizik."

"Küçük bir çizik falan değil, kanıyor," dedi Jennie. Koltukta hafifçe doğruldu, Jungkook’un elindeki buz torbasını aldı ve kendi bileğine tuttu. "İlk yardım dolabında sargı bezi ve tentürdiyot olmalı. Getir, buraya otur."

Jungkook, Jennie’nin bu otoriter ama anaç tavrına karşı koyamadı. Malzemeleri getirip koltukta Jennie’nin hemen yanına oturdu. Jennie, dikkatli bir şekilde Jungkook’un gömleğinin omzundaki yırtığı genişletti. Adamın kaslı, pürüzsüz tenindeki o kesik yarasını gördüğünde içi titredi. Pamuğa tentürdiyot dökerek yaraya bastırdı.

Jungkook, acıyla hafifçe dişlerini sıktı ama gözlerini Jennie’nin odaklanmış, güzel yüzünden ayırmadı. "Neden geri döndün?" diye sordu Jungkook.

"Tabletimi unutmuştum," dedi Jennie, yarayı sarmaya başlarken. Yüzü, Jungkook’un omzuna o kadar yakındı ki, adam onun nefesini teninde hissedebiliyordu. "Eğer dönmeseydim, o adam odamdaki tüm gizli projeleri çalmış olacaktı. Kim olduğunu biliyor musun?"

Jungkook yutkundu. Biliyordu. O adam siber güvenlikten biriydi ama asıl soru, o adamı oraya kimin gönderdiğiydi. Jungkook’un az önce bulduğu belgelere göre, içerideki hain Bay Park’tı. Ve Bay Park, Jennie’nin en güvendiği kişiydi. Bunu şu an Jennie’ye söylerse, kızın dünyası başına yıkılabilirdi. Üstelik kendisinin de buraya intikam için sızdığını saklaması gerekiyordu.

"Siber güvenlik departmanından biriydi," dedi Jungkook, gerçeğin sadece bir kısmını söyleyerek. "Muhtemelen rakip şirketlerden biri ihaleyi sabote etmek için onu satın aldı."

Jennie, sargı bezini bağladıktan sonra ellerini Jungkook’un omzundan çekti ama gözlerini onun siyah, derin gözlerinden çekmedi. "Bu şirkette babamdan sonra en çok güvendiğim yer odamdı. Şimdi oraya bile sızdılar." Jennie’nin sesinde ilk kez bir çaresizlik belirdi. "Eğer bu ihaleyi kaybedersek, Kim Holdings çok büyük bir krize girer."

Jungkook, Jennie’nin bu kırılgan halini gördüğünde içindeki intikam duygusunun sarsıldığını hissetti. Bu kızın hiçbir suçu yoktu. On beş yıl önceki günahları babası işlemişti. Ama Jungkook, bu kıza aşık olursa, babasının intikamını nasıl alacaktı?

"Kaybetmeyeceğiz," dedi Jungkook, ani bir dürtüyle. Elini kaldırıp Jennie’nin yanağına dokundu. Parmak uçları, kızın pürüzsüz teninde gezindi. "Ben buradayken, kimse bu projeyi sabote edemez. Senden nefret etsem bile, Jennie... senin emeğinin çalınmasına izin vermem."

Jennie, Jungkook’un elinin sıcaklığıyla gözlerini kapattı. "Benden gerçekten nefret ediyor musun, Jeon?" diye sordu, sesi bir fısıltıdan farksızdı.

Jungkook, yüzünü Jennie’nin yüzüne doğru yaklaştı "Senden nefret etmek, dünyadaki en kolay şey olmalıydı," dedi Jungkook, dudakları Jennie’nin dudaklarına değmek üzereyken. "Ama sen... işleri her seferinde zorlaştırıyorsun."

Odanın içindeki o yoğun, aylardır bastırılan çekim, holding binasının otuz sekizinci katında, gece yarısı saat üçte nihayet patlak verdi. Jungkook, daha fazla dayanamayarak dudaklarını Jennie’nin dudaklarıyla birleştirdi. Bu öpücük, sakin bir aşkın değil; iki düşmanın, iki hırslı liderin güç savaşının, tutkunun ve tehlikenin öpücüğüydü.

Jennie, ilk saniyede geri çekilmek istedi ama Jungkook’un arkasından boynunu kavrayan güçlü eli ve dudaklarındaki o yoğun, yakıcı baskı buna engel oldu. Jennie, içindeki tüm savunma mekanizmalarının çöktüğünü hissetti. Ellerini Jungkook’un saçlarının arasına geçirdi ve öpücüklere aynı hırs ve tutkuyla karşılık verdi. Birbirine meydan okuyan iki düşman, şimdi birbirlerinin teninde kayboluyordu.

Makam odasının cam duvarlarından dışarıda, Seul’ün ışıkları parıldarken, içeride holdingin geleceğini tamamen değiştirecek tehlikeli bir ittifak ve yasak bir aşk, ilk meyvesini veriyordu.

Ertesi sabah, saat sekiz buçukta holding binası yeniden hareketlendiğinde, otuz sekizinci kat hiçbir şey olmamış gibi parlak beyaz ışıklarla aydınlatılmıştı. Yönetim kurulu üyeleri, büyük ihale öncesi son durum değerlendirmesi için toplantı odasındaki yerlerini almışlardı.

Bay Kim, masanın başında her zamanki otoriter duruşuyla oturuyordu. "Evet, sevgili ortaklar," dedi Bay Kim. "Seul Limanı projesinin revize edilmiş bütçe raporları ve zemin analizleri hazır mı?"

Toplantı odasının kapısı açıldı. İçeriye ilk olarak Jennie Kim girdi. Üzerinde lacivert şık bir ceket, ayağında hafif incinmiş bileğini gizleyen şık bir bot vardı. Yüzünde, dün geceye dair en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu; tamamen buz gibi, profesyonel bir kraliçe gibiydi.

Hemen arkasından ise Jeon Jungkook girdi. Kusursuz koyu gri takım elbisesi, jilet gibi düzgün kravatıyla yine o karizmatik ve mesafeli liderdi. Omzundaki sargıyı ve dün gece yaşanan siber savaşı dışarıdan anlamak imkansızdı.

İkisi, yan yana duran koltuklarına oturdular. Masanın altından, Jennie’nin eli hafifçe Jungkook’un dizine değdi; bu, aralarındaki yeni ve gizli anlaşmanın sessiz bir işaretiydi.

"Raporlar hazır, Efendim," dedi Jungkook, projeksiyon ekranını açarak. "Bayan Kim ile birlikte gece boyu çalıştık ve projenin altyapısını tamamen güvenceye alacak yeni bir plan hazırladık."

Bay Kim, memnuniyetle kafasını salladı. "Harika! İşte benim görmek istediğim uyum bu."

Ancak masanın diğer ucunda oturan kıdemli yönetici Bay Park, gözlerini kısmış bir şekilde Jungkook ve Jennie’yi inceliyordu. Dün gece odadan kaçan siber güvenlik elemanının başarısız olduğunu ve yakalandığını biliyordu. Jungkook’un sistemdeki verilere sızıp sızmadığını anlamaya çalışıyordu.

Bay Park, hafifçe boğazını temizledi. "Güzel bir çalışma, Bay Jeon. Ancak sormak zorundayım... Gece yarısı sistemlerimizde küçük bir veri dalgalanması tespit edilmiş. Sizin bu durumdan bir haberiniz var mı?"

Jungkook, gözlerini yavaşça Bay Park’a çevirdi. Onu babasının katili, şirketin haini olarak görüyordu ama yüzündeki maskeyi bozmadı. Hafifçe gülümsedi.

"Veri dalgalanmaları her zaman olur, Bay Park," dedi Jungkook, sesindeki gizli tehdidi sadece Bay Park’ın anlayabileceği şekilde vurgulayarak. "Önemli olan, geçmişte saklanan o... eski verilerin gün yüzüne çıkıp çıkmayacağıdır. Ama endişelenmeyin, ben buradayken hiçbir sır sonsuza kadar saklı kalmaz."

Bay Park, aldığı bu kapalı tehditle yutkundu ve bakışlarını kaçırdı. Jennie ise Jungkook’un sesindeki o ani karanlığı fark etmiş, kaşlarını hafifçe çatarak yanındaki adama bakmıştı. Jungkook’un sadece şirketi korumak için değil, başka bir şey için burada olduğunu ilk kez o an sezmeye başlamıştı.

Makam odası savaşları kurumsal bir toplantı masasında devam ediyordu ama artık oyunun kuralları tamamen değişmişti. Artık sadece şirket koltuğu için değil, sırlar, intikamlar ve kalpler için savaşıyorlardı.

Devam edecek~

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.