2. Bölüm: Gizemler
Gizli kalmayan gerçeklere gebe kalan bir çığ, neden son ana kadar büyümeyi tercih ederek en büyük yıkıma neden olur?
6 ོ
Gözümü sinir bozucu alarmımla açtıktan sonra banyodaki işlerimi hallederek kahvaltıya inmiştim. Canım yemek istemediği için birkaç zeytin ve salatalık atmıştım ağzıma. Şimdi ise elimde uzun botlarımla yurdun merdivenlerini iniyordum.
Kapının hemen yanında kalan boy aynasına çarptı gözüm. Üzerimde buraya gelmeden önce aldığımız formalarım vardı. Gri şort eteğimin altında içi yünlü ten renginde külotlu çorabım vardı. Üstümde ise beyaz gömleğim ve bordo süveterim. Süveterimin üstüne kısa bordo kabanımı giymiştim. Aynadaki yansımam ile içim heyecan dolmuştu. Saçımdaki bordo bandanayı kontrol ettim aynadan. Kendime gülümseyerek kapıda botlarımı giymek için yere doğru eğildim. Çalan telefonum ile botu giymeden yere bırakıp kabanımın cebinden telefonumu çıkardım. Telefonumun ekranında gördüğüm isimle gülümsedim, Ezgi arıyordu. Aramayı yanıtlayıp telefonu kulağıma götürdüm. Telefonu omzumla yanağım arasına sıkıştırıp bir yandan da botumu giymeye başladım.
“Günaydın canım, hazırladın mı?” Ezgi görecekmiş gibi başımı salladım. “Evet hazırım, botlarımı giyip çıkacağım.” Botlarımı giydikten sonra başımı kaldırıp yurdun kapısını kapatarak merdivenleri inmeye başladım. “Bahçede bankta oturuyoruz, seni bekliyoruz.” Bahçede gözlerimi gezdirdim. Ezgi’yi ve Berna’yı okulun ortasında olan, ilk geldiğim akşam oturduğum bankta gördüm.
“Gördüm sizi, geliyorum.” Aramayı sonlandırıp telefonu cebime atarken hızlı hızlı banka adımladım. Bahçedeki öğrencilerin kimi bankta kimi de çardakta oturuyordu. Soğuk esen rüzgâr yüzümü üşütürken saçlarımı da sallandırıyordu.
Kızlar kendi aralarında sohbet ederken hemen arkalarındaki banktan biri başını bana doğru döndürdü. Adım attıkça bana dönen kişiyi tanıyabilmiştim. Ezgi’ye bir şeyler söyleyen Çınar’la göz göze geldim. Gülümseyerek ayağa kalkıp bana doğru gelmeye başladı. Bankın birkaç adım gerisinde buluşmuştuk. Çınar gülümseyerek formalarıma bakıyordu.
“Günaydın, nasılsın?” Çınar’ın sorusuyla tebessüm ettim. “Günaydın, iyiyim Çınar. Sen nasılsın?” Çınar elini cebine atmış bir şeyler çıkarmak için hazırlanıyordu. “Ben de iyiyim.”
Elini cebinden çıkaran Çınar, boş eliyle elimi tutarak avcumu açtı. Dolu olan elinin avcunu avcuma yaklaştırıp Antep fıstığı döktü. Antep fıstığı görmek beni o kadar mutlu etmişti ki güne enerjim tavan bir şekilde başlayabilecektim.
“Ya Çınar çok teşekkür ederim.” Çınar’a kocaman gülümserken ileriden gelen ses ile fıstıkları cebime attım.
“Seray faresi gel buraya.” Fare mi? Duyduğum cümle ile bir adım sağa kaydım cümlenin sahibini görmek amacıyla. Berna’nın yanında duran siyah saçlı, yeşil gözlü çocuğa baktım. Berna’ya çok benziyordu. Alper miydi acaba? Şu an Ezgi’nin söylediği kişilere göre Alper ile tanışmamıştım.
Bana doğru gelen tatlı gence baktım. “Çok özledim seni fare, nerelerdesin?” Tek kaşımı kaldırmış bir şekilde bakarken düşünüyordum. Alper?
“Alper?” Alper oluğunu düşündüğüm kişi sorduğum şeyle elini ağzına götürüp karşımdaki Çınar’ın kolunu çimdikledi. “Çınar şaka gibi, tanıdı beni. Çimdikliyorum kolumu ama hissetmiyorum.” Çınar gözlerini devirip çimdiklenen kolunu çekti. “Şu an çimdiklediğin benim kolum çünkü Alper.”
İstemsizce gülümserken Alper kaşlarını çattı. “Ben de diyorum benim kol kasım neden bu kadar sert?” Çınar sinirden olsa gerek alnını ovuştururken Alper bana döndü. “Hoş geldin Seray.” Alper’e gülümsedim. “Hoş buldum Alper.”
Banklara yürürken kızlara selam verdim. “Günaydın kızlar.” Ezgi ve Berna gülümserken Alper Berna’nın yanına oturdu. Ben nereye oturacağımı düşünürken hemen arka bankta oturan Giray’ı gördüm. Gülümseyerek onun yanına geçtim. Ben ortada, solumda Giray, sağımda da Çınar vardı.
“İyi uyuyabildin mi?” Giray’ın sorusuna elimle idare eder der gibi işaret yaptım. “Her zamanki gibi zor daldım.” Başımı Giray’ın omzuna koyup gözlerimi kapattım. “Hazır mısın yeni lisemize, yeni hayatımıza?” Giray da başını benim başımın üstüne koyup bana cevap verdi. “Hazırım.”
Kapalı gözümü açıp gözlerimi etrafta gezdirdim. Bize bakan meraklı gözlere anlam verememiştim. “Seray?” Arkadan seslenen Ezgi’ye sağımdan dönerek baktım. “Efendim Ezgi?” Ezgi önce karşısındaki bahçeyi inceledi sonra da arkasını dönüp gözlerini etrafa gezdirip bana döndü. İlk günden gözler üzerinde, nasıl hissediyorsun?” Ezgi’nin dediği ile sadece başımla değil üst bedenimle de arkama dönerek etrafı izledim. Bahçedekilerin çoğunluğu bize bakıyordu.
“Açıkçası bir şey hissetmiyorum. Yeni gelen öğrencileri merak etmiş olmalılar.” Ezgi’ye verdiğim yanıttan sonra Giray kulağıma eğilip fısıldamaya başladı. “Beni tanıyorlar Seray, sabah Ezgi ile burada oturuyorduk. Bir tane kız gelip ‘Giray mı geldi yoksa?’ diye sordu Ezgi’ye. Duymamış gibi yaptım. Daha bilmediğimiz çok şey var gibi.” Tek kaşımı kaldırıp yerdeki kaldırım taşlarını inceledim. Giray’ı nereden tanıyacaklardı?
Ben düşünürken Giray ayaklandı. “Ben içeri geçiyorum. Tuvalete uğrayıp sınıfa geçerim.” Alper de Giray ile ayaklandı. “Biz geçelim o zaman, Çınar sen gelirsin.” Çınar başıyla onaylarken Giray ve Alper okula doğru gidiyordu. Çınar ile zil çalana kadar Antep fıstığı yemeye karar verdik.
“Çınar?” Seslenmem ile Çınar’la birbirimize baktım. “Hm?” Antep fıstığını tam dişlerinin arasını almıştı Çınar bunu söylerken. Komik bulduğum için gülümsedim. “Antep fıstığını neden seviyorsun?” Çınar kaşlarını kaldırırken yeni bir fıstığı eliyle ayıkladı. “Sen seviyorsun diye. Küçükken daha çok yerdin, yanından ayırmazdın. Hatta bana bir sözleşme bile imzalattın.” Kaçlarım şaşkınlıktan havalanırken merakıma yenik düştüm.
“Ne sözleşmesi?” Çınar başını yana eğip eliyle boynunu kaşıdı. “Büyüyünce sana Antep fıstığı tarlası alacağıma dair biz sözleşme.” Anlamaya çalışırken dudaklarımı büzdüm. Küçükken ne kadar... Ne kadar çok şey yaşamışız Çınar’la. İstekler, sözleşmeler, evlilik teklifi. Aklıma gelen şeyle bedenimi sıcak bastı. Çınar’ı ilk gördüğümde zihnimde doluşan cümleler geldi aklıma. Benimle evleneceğine söz ver.
“Boş ver sözleşmeyi feshediyorum. Antep fıstığı tarlasını ne yapacağım ben?” Çınar dediğime gülümserken zil çaldı. Fıstık kabuğu olan elini bana uzatınca avucumdaki kabukları avucuna döktüm. Yanımızdaki çöpe kabukları atarken ben de çantamın ön gözünden ıslak mendil paketini çıkardım. Yanıma geri oturan Çınar’a paketten bir ıslak mendil alarak uzattım. “Sağ ol.” Başımı aşağı yukarı sallarken ben de ıslak mendille ellerimi silmeye başladım. Çınar elini tekrar uzatınca anlayarak işimi bitirdiğim ıslak mendili de avucuna bıraktım. Çınar ıslak mendilleri de çöpe attıktan sonra sırt çantamı omzuma alarak ayağa kalktım. Çınar’da sırt çantasını tek omzuna alarak ayağa kalkınca formasını o vakit inceleme fırsatı bulmuştum.
Gri okul pantolonu, beyaz gömlek üstüne lacivert süveteri ve üstüne giydiği siyah yağmurluğu... Gerçekten ona çok yakışmıştı okul forması. Düşünceme gülümserken Çınar yaklaşıp elini bana doğru uzattı. Sesli gülerek süveterimin üstünde olan birkaç Antep fıstığı kabuğunu aldı. “Küçükken de böyle dökerdin üstüne. Antep fıstığı yerken hiç umursamazdın üstünü başını.” Çınar’ın dediğiyle sağımdaki saçlarımın bir kısmını parmağıma doladım. “Sonra ne yapardım peki?” Çınar da diğer taraftaki saçımın bir kısmını parmağına alıp doladı.
“Ben sana üstüne dökmüşsün derdim. Sonra dudaklarını büzer aynı böyle parmağına dolardın saçını, utanırdın.” Elini saçımdan çekti. “Sonra da kollarını açardın üstünü temizlemem için. Ben de silerdim.”
Çınar’ın hatırladığı anı ile gözlerim doldu. Ben anılarımın çoğunu hatırlamıyordum. Rüyalarımda gördüklerim anılarım değilse aklıma gelen birkaç anıya sahiptim yalnızca.
“Romantizminiz bittiyse derse gidebilir miyiz?” Yan tarafımızda bize seslenen Berna’ya baktım. “Aman Berna iki çift laf ettik şurada.” Berna bana dil çıkartırken Çınar Berna’ya kaşlarını çatmıştı. “İyi dersler Çınar, görüşürüz.” Çınar’a el sallarken o da bana “İyi dersler Seray.” dedi. Gülümsememle arkamı dönüp bir koluma Ezgi’yi bir koluma da Berna’yı aldım. “Hadi ilk dersime gidelim. Çok heyecanlıyım.”
Sınıfa çıktıktan sonra sıramıza geçmiştik. Sınıfımızda iki kişilik dokuz sıra vardı. Ben Berna ile orta ikinci sırada, Ezgi de hemen arkamıza oturmuştu. İlk dersimiz İspanyolcaydı. Derse Hakan Abi giriyordu. Arkama yaslanıp dersi dinlemeye başladım.
Teneffüs arasında yanımıza gelen sınıftaki diğer kızlarla tanıştım. Hepsi beni çok sevecen bir şekilde karşılamıştı. İki ders İspanyolcadan sonra dersimiz rehberlikti. Zilden bir süre sonra elinde A4 kağıdı ile giren rehberlik hocasına baktım. Yirmilerinin sonunda olduğunu düşündüğüm saçını kızıla boyamış güzel bir kadındı. Sınıfta gözlerini gezdirerek bende sabitledi bakışlarını.
“Merhaba canım, ben Sıla. Rehberlik ve psikolojik danışmanlık öğretmeninizim. Yeni öğrencimiz Seray sen olmalısın. Okulumuza hoş geldin.” Tebessüm ederek yanıtladım rehber öğretmeni. “Teşekkür ederim, hoş buldum.”
“Bugünkü dersimizde sizlerle bir etkinlik yapmak istiyorum. Etkinliğimizde, sizlerden hayatı nasıl gördüğünüzü çizmeni istiyorum. Şimdi sizlere A4 kağıdını dörde bölüp dağıtacağım.” Sıla hocanın isteği üzerine bir süre düşündüm. Hayatı nasıl görüyordum ve bunu nasıl resmetmek istiyordum? Sıla hoca kağıtları dağıtırken renklere kaydı gözlerim. Saçımın bir tutamını parmağıma dolayarak ne yapmak istediğimi düşündüm.
6 ོ
“Bugün yemekte ne vardı?” Alper’in sorusu ile Giray sinirle Alper’e döndü. “Alper bak yarım saatte bir bunu soruyorsun. Bilmiyoruz, dedik. Niye hâlâ soruyorsun kardeşim?” Giray’ın sitemine gülümsedim. Öğle yemekleri her hafta seçili yurtta yeniyordu. Bu hafta sıra kız yurdunda olduğu için ben, Çınar, Giray, Ezgi, Berna ve Alper kız yurduna doğru gidiyorduk. Çınar ve ben arkadan giderken diğerleri önümüzde didişiyorlardı.
Bu hallerine gülümsemeden edemedim. Eskiyi düşünmeye çalışırdım; anılarımı, rüyalarımdaki arkadaşlarımı hatırlamak için. Şimdi öyle bir şeye ihtiyacım yoktu çünkü yanımdalardı. Artık bunun sorumlusunu bulmam gerekti. Bana, arkadaşlarıma, aileme bunu yaşatanları bulmalıydım. Nereden başlamam gerektiğini bilmiyordum ama bulacaktım.
“Seray? Dalmış gibisin. İyi misin?” Çınar’a başımı aşağı yukarı sallayarak cevap verdim. “Daha iyi olacağım Çınar.” Çınar beni anlamak istercesine yüzümü izledi. Yaşadıklarımızın sorumlusunu aramak istediğimi yalnızca ona söylemiştim.
Yemeklerimizi alıp masaya geçmiştik. Ben, Giray ve Çınar’ın arasına oturmuşken karşımızda Berna, Ezgi ve Alper’in arasına oturmuştu. Yemeğimizi yerken bir yandan da etrafı inceliyordum. Dün gece yatmadan gördüğüm açık mavi montlu erkek geldi aklıma. Çınar’a doğru yaklaşıp kulağına fısıldadım. “Çınar bir şey soracağım.” Çınar başını salladı aşağı yukarı. “Erkek yurdundan girip kız yurdundan çıkılacak bir yol var mı?” Çınar hızlıca başını bana çevirince resmen burun buruna geldik. İkimiz de biraz gerilerken Çınar kaşlarını çatıyordu.
“Nereden çıktı? Öyle bir yol yok.” Çınar’ın cevabı beni tatmin etmediği için gözlerim yemeklerini yiyen kişileri yokladı. Aynı montu giymesi onu bulmamı kolaylaştırmıştı. Gözlerim aradığını bulunca heyecanla Çınar’a döndüm. “Öyle bir yol var Çınar.” Gözlerimle az önde bulduğum yeri işaret ettim Çınar’a. “Şu üç masa ilerimizde açık mavi montlu kişiyi görüyor musun?” Çınar’ın kaşları daha çok çatılırken bakışlarını gösterdiğim kişiye sabitledi. “O mavi montlu kişi bir şekilde erkek yurdundan girip kız yurdundan çıktı ve bunu beş dakikada yaptı.”
Çınar bakışlarını bana döndürdü. “Seray bunu seninle konuşacağız. Lütfen şimdi yemeğimizi yiyelim. Ve sakın o gösterdiğin kişi ile tek başına konuşma.” Tek kaşım havaya kalkarken hızlıca ne yapacağıma karar vermeliydim.
“Tamam Çınar, dediğini yapacağım.” Çınar önüne dönüp yemeğini yemeye devam ederken karşımda duran açık mavi montlu kişiye odaklandım. Kimdi ve neden beni bu denli rahatsız etmişti.
6 ོ
Öğleden sonraki ilk dersimiz matematikti. Ders bitiş zili çaldığında sınıfa gelen rehberlik öğretmenimiz Sıla hoca ile gözlerim kesişti. “Seray benimle gelebilir misin?” Ayağa kalkarak Sıla Hoca’nın arkasından adımladım. Neden çağrıldığıma anlam vermeye çalıştım ama veremedim. Konferans salonuna girerken adımlarımı yavaşlattım. Sadece sahne kısmında ışık olan konferans salonunu inceledim.
Sağımdaki bütün koltuklar karanlık ve boştu. Orta sırada bir karaltı görsem de ışık olmadığı için emin olamamıştım. Sıla Hoca sahnedeki kare masanın yanında olan sandalyelerden birine geçti. Ben de koltukları karşıma alacak şekilde Sıla Hoca’nın çaprazına oturdum.
“Çok vaktini almayacağım Seray, sabahki yaptığımız etkinlikle ilgili bir şey soracağım sadece.” Ellerimi göğsümde birleştirip arkama yaslandım. “Buyurun hocam dinliyorum.” Önündeki dosyadan sabah boyadığım dörde bölünmüş A4 kağıdını çıkardı.
“Hayatını nasıl gördüğünü bu kağıda resmettin. Bana açıkları mısın hayatını nasıl gördüğünü?” Sıla Hoca’nın önüme koyduğu siyaha boyadığım kağıda baktım. Bir avuç renkli kalem vermişti bize Sıla Hoca resmi oluşturmamız için.
“Benim hayatımı görüşüm basit olabilir, aynı bu kağıtta olduğu gibi tek renk.” Önümdeki siyaha boyanmış kağıdı inceledim, elimle havaya kaldırıp Sıla Hoca’ya çevirdim. “Gördüğünüz gibi tek renk, yalnızca tek bir gerçek, tek bir şey doğru. Hayatım boyunca doğruyu öğrenmeye çalıştım.” Sıla hoca başını yana eğip bana sorusunu yöneltti. “Doğruyu öğrenebildin mi?” Elimdeki siyaha boyalı kağıdı masaya bıraktım. Duyduğum sesle başımı kaldırıp karşımdaki koltukları inceledim. Karaltı olduğunu düşündüğüm yerden bir ses geliyordu. Antep fıstığını kabuğundan ayırma sesi... Tek kaşım kalkarken gülümseyerek Sıla Hoca’ya döndüm. “Doğruya yakınım, yakında öğreneceğim.”
Sıla Hoca başıyla kağıdı işaret etti. “Neden siyah peki?” Sıla Hoca’nın bu basit sorusunu düşünürken açık olan dosyasında gördüğüm diğer kağıtlara kaydı gözüm. Aralarında ilgimi çeken hiç kalem değmemiş olan kağıttı.
“Bize bir avuç kalem verdiniz resmetmek için, sanırım zihnim kalemleri kullanmak zorunda hissettiği için ucu en sivri olan ve en uzun boyda olanı tercih etti. Siyah kalem her zaman kalemliğimizde olan en uzun kalem değil midir zaten?” Başımla Sıla Hoca’nın önündeki dosyayı işaret ettim. “Ama boyamaya ihtiyacım yokmuş, önünüzdeki boş kağıdı görünce bunu anlıyorum. Tek kalem çizgisi olmadan da hayatımın tek renk olduğunu anlatabilirmişim size.” Sıla Hoca başını sallarken çalan zille ayaklandım.
“Hocam başka bir şey yoksa derse geçiyorum.” Sıla Hoca beni başıyla onaylarken beklemeden çıktım. Konferans salonundan çıkınca sağıma ve soluma baktım. Solumdaki koridor merdivene çıkarken sağımdaki koridordan varılacak bir yer yoktu. Sağıma doğru yürüyüp konferans salonundakilerin çıkmasını bekledim. Önden Sıla Hoca çıkarken arkasından da Çınar çıkmıştı.
Antep fıstığı yiyenin başkası olduğunu düşünmemeliydim. Arkalarından merdivenlere doğru giderken aşağı doğru yönelen Sıla Hoca ile Çınar’ın yanına geçtim.
“Neden beni dinliyordun bakayım? Karanlıkta ne yapıyordun fıstık yiyerek?” Çınar avcunu yaklaştırınca ben de avcumu yaklaştırdım ve avucuma biraz Antep fıstığı koydu.
“Sıla hoca şu kağıda yaptırdığı etkinlik için çağırdı. Sonra seni çağıracağını duyunca kalmak istedim.” Tek kaşımı kaldırırken ağzıma bir Antep fıstığı attım. “Çünkü kalem değmemiş kağıt parçası senindi.” Çınar gözleri parlayarak bana bakarken gülümsedim. “Aferin dedektif, nereden bildin?” Omzumu silktim kolaydı der gibi. “İkimizinki birbirine zıt, biri siyah biri beyaz. Ama aynı şeyi anlatıyorlar değil mi? Sen kalem değdirmek istemedin sadece kağıdına. Zahmete girmeden senin hayatını A4 kağıdını dörde bölüp önüne koymuşlardı çünkü.”
“Haklısın. Ama bize de Sıla hoca bir avuç kalem getirseydi ben de siyaha boyardım.” Çınar’ın itirafına gülümserken sınıfımın olduğu kata gelmiştim. “İyi dersler, görüşürüz Çınar.” Çınar da bana gülümserken ben koridorun soluna yönelmiştim. Arkamı dönüp bakarken koridorda sağa yönelen ve arkasını dönüp bana bakan Çınar’ı gördüm. Önüme döndüm hissettiğim hisle. Kalbim hiç iyi değildi. Bir şeyler eksikti. Ya da biri?
6 ོ
Son dersin bitmesini beklerken dün gece gördüklerim aklıma gelmişti. Gördüklerimden emin olmam lazımdı. Kendi bilgisayarımdan okul kamera görüntülerine ulaşmam vaktimi alırdı. Bir şekilde okuldaki bilgisayarlardan görüntülere ulaşmam lazımdı. Bu durumdan henüz başkasına bahsetmek istemiyordum. Yalnızca Çınar’a söylemiştim, bu yüzden sadece ondan yardım alabilirdim. Çalan zille çantamı sırtıma alıp kızlarla sınıftan çıktık.
Bahçede bankta oturan Giray, Çınar ve Alper’in yanına doğru gitmeye başladık. Çınar’a nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum. Acaba isteğimi kabul eder miydi?
Berna Alper’in yanına geçerken Ezgi ve ben ayaktaydık. Giray bize dönerek bankı işaret etti. “Otursanıza.” Ezgi başını salladı olumsuz anlamda. “Yurda gideceğim direkt, akşam görüşürüz.” Berna Ezgi’nin dediğiyle Alper’in yanından kalkıp yanımıza geldi. “Biz Alper’le kafeye gideceğiz, siz de gelmek ister misiniz?”
Giray Berna’nın teklifini kabul ederken Ezgi de fikrini değiştirip gitmeye karar verdi. Giray Ezgi’nin fikrinin neden değiştiğini sorarken bana bakan Çınar’a döndüm. Kaşımı yukarı kaldırıp hayır demek istedim Çınar’a. Gitmemeliydi, bana yardım edecekti.
“Ay Giray fikrim değişti işte neyi irdeliyorsun?” Giray sanırım Ezgi’nin kendisi için geleceğini söylemesini istiyordu. Elimi ağzımda kapatıp güldüm bu duruma. “Sen geliyor musun Seray?” Berna’ya başımı olumsuz anlamda salladım. “Hayır, odamda yapmam gerekenler var. Başka zaman çıkarız.” Berna bana başını sallayıp Çınar’a döndü. “Sen geliyor musun Çınar?”
Çınar cevap vermeden önce bana baktı. “Hayır, işlerim var.” Alper gözlerini meraklı meraklı ben ve Çınar arasında gezdirdi.
“E hadi odalarımıza gidip üstümüzü değişelim.” Herkes Ezgi’nin dediğin onaylarken hangi bahaneyle Çınar’la bahçede kalabileceğimi düşündüm. Çınar’ın seslenmesiyle ona döndüm.
“Seray odaya geçmeden benimle fıstık yemek ister misin?” İçimden rahatça nefes vererek Çınar’ın yanına banka oturdum. Diğerleri odalarına giderken Çınar’la bankta baş başa kalmıştık.
Bahçede çardaklarda olan birkaç kişi vardı. Etrafı izlerken duyduğum sesle başımı Çınar’a çevirdim. Kilitli Antep fıstığı paketini açıyordu. “Teşekkür ederim Çınar.” Çınar eline fıstık dökerken bana döndü. “Ne için Seray?” Çınar’ın avucunu uzatması ile elimi uzattım. Her zamanki gibi avcumu avcuna alıp elime fıstık koydu.
“Bizimkilerle gitmediğin için teşekkür ederim. Sana ihtiyacım var. Yalnızca sen yardım edebilirsin bana.” Çınar ayıkladığı fıstığı ağzına atarken etrafı inceledi. “Kamera görüntülerine mi ulaşmak istiyorsun?” Çınar’ın sorusuna dudağımı büzüp başımı aşağı yukarı salladım. “İlk günden böyle bir şeye ihtiyaç duyacağımı düşünmezdim ama gerçeği öğrenmem lazım. Hissedebiliyorum bir terslik olduğunu.”
Çınar tebessüm etti. “Benden yardım istemen beni mutlu etti. Sana her daim yardım edeceğim Seray. Birbirimizi dinlersek bir sorun olmaz.” Çınar’ın dedikleri öğle arasındaki cümlesi için miydi diye düşündüm. “Sana gösterdiğim çocukla neden tek başıma konuşmamı istemedin Çınar?” Çınar eliyle boynunu kaşıdı bir süre. Ne diyeceğini düşünür gibiydi. “Hani sana okulun neden kız ve erkek olarak ayrıldığını anlatmıştım ya?” Çınar’a başımı salladım hatırladım der gibi. Devam etti. “Kız öğrencinin düşmesini bir erkek öğrencinin suçu olarak görmüşlerdi. O mavi montlu öğrenciydi suçlu olan.” Çınar’ın söylediklerini zihnim istemsizce tarttı, evirdi çevirdi, ihtimaller üretmek istedi. Ama yeterince bilgi yoktu. İsmini kullanmak istemediği için mi mavi montlu öğrenci olarak bahsetmişti o çocuktan?
“Çınar görüntüler nerede depolanıyor? Başkası silmeden almalıyız. Belki de çoktan sildiler.” Panikle elimi saçlarımdan geçirdim. Bir kızın ölümüne neden olmuştu. Şimdi de erkek yurdundan kız yurduna geçiyordu bir şekilde. “Seray sakin olur musun? Birlikte halledeceğiz lütfen sakin ol. Müdür odasında görüntüler, Sinem Abla’nın odasında.” Yanımda omzumu sıvazlayan Çınar’a döndüm. “Çınar sen şimdiye kadar böyle bir şeye şahit olmadın mı? Anormal şeyler görmedin mi hiç?” Çınar elini omzumdan çekerken başını salladı. “Hayır görmedim.”
Uflayarak paketten bir fıstık alıp kabuğundan ayırdım. “Son fıstıklarımızı yiyor ve o görüntüleri almaya gidiyoruz.” Çınar elindeki fıstığı ağzına atıp fıstık kabuklarını yanımızdaki çöpe attı. Antep fıstığı paketini çantasına koyunca birlikte banktan kalkıp okula doğru yürümeye başladık.
“Tamam dedektif Seray, ne yapıyorum?” Heyecanla ellerimi çırptım. Çınar’ın koluna girerek ne yapacağını anlatmaya başladım. “Tek yapman gereken Sinem Abla’yı odasından uzak tutman. Dediğine göre kameralar müdür odasında mevcut. Görüntüleri alacağım ve çıkacağım. Bu kadar.”
“Tamamdır, haydi başlayalım.” Çınar önden gidip müdür odasının kapısını tıklattı, ses gelmeyince kapıyı açıp içeriye baktı. “Odada kimse yok.” Çınar’ın dediğinden sonra duyduğum topuk sesiyle hızlıca odaya girdim. İşaret parmağımı havaya kaldırarak son kez hatırlattım Çınar’a. “Asla ama asla odaya girmesine müsaade etme.” Çınar bana göz kırpıp kapıyı kapattı.
Vakit kaybetmemek için hızlıca karşımdaki masaya geçtim. Masaüstü bilgisayarı kurcalayarak kamera kayıtlarını aradım bir süre. Cebimden çıkardığım flash belleği bilgisayara taktım aynı zamanda. Hızlıca son iki günün kamera kayıtlarını belleğime aktardım. Bir diğer çıkardığım disk ile tüm görüntüleri aktarmaya başladım. Alabildiğim kadar görüntü almalıydım. Olduğum yerde bir ileri bir geri gidiyordum yüklenmenin tamamlanmasını beklerken. Aktarım tamamlanınca hemen belleği bilgisayardan çıkarıp cebime attım. Şimdi tüm görüntülerin gitmesini beklediğim diskin yüklenmesinin tamamlanmasını bekliyordum. Koridordan gelen sesler ile %81 aktarımı olan diski hızlıca çıkardım ve bilgisayarı kapattım. Diski cebime atıp yaklaşan adım sesleri ile odada saklanacak bir yer aradım.
Köşede olan kanepelere adımladım. Arkalarında A4 kağıdı paketleri olduğu için boşluk bırakılmıştı. Hemen kanepenin arkasına geçip yere yattım. Cebimden telefonumu çıkarırken duyduğum sesle kapı açıldı. “Tamam sen müdürü kontrol et, işim kısa sürecek.” Aramanın sonlandığına dair sesi duyduğumda kendi telefonumu sessizle aldım ve ses kaydına almaya başladım.
Gelen kişinin telefonu çalarken hızlıca yanıtladı. “Efendim baba?” Klavyeden tuş sesleri gelirken odadaki kişinin yanıtını bekledim. “Şimdi odadayım, siliyorum.” İçimden bir sürü kez tüh dedim. Odaya girdiği anın da kamera kayıtlarını silecekti büyük ihtimalle. Bir şekilde odadaki kişinin kim olduğu öğrenmem lazımdı. Tekrar aramanın sonlandığına dair sesi duyunca odada sessizlik hakim oldu. Anlaşılmamak için nefesimi minik minik alıyor ve veriyordum.
Yeni gelen arama sesi ile dikkat kesildim. Telefon ekranımı açıp saate baktım. 4.43. Umarım kattaki veya bina girişindeki görüntüleri silmezdi ve onu bulabilirdim. Yaklaşık bir dakika sonra odadaki kişi telefonun diğer tarafındaki kişiye yanıt vermişti. “Oğlum adımı mı ezberliyorsun ne bu sürekli Gökhan demen? “ Gökhan. Gülümsedim. Gökhan görmedi tabii. Gülüşümü görseydi kendisi için üzülebilirdi.
Gökhan kapıya adımlarken bacaklarım ağrımaya başlamıştı. Kombinim kanepe arkasında saklanmaya hiç uygun değildi. Kapı kapanırken ses kaydımı bitirip adım seslerine odaklandım. Koridorun sağına doğru yönelen adımlar merdivenleri inmeye başlamıştı. Kesilen adım sesleri ile saklandığım yerden kalktım. Ayağa kalkıp ağrıyan bacaklarımı salladım.
Sessizce kapıya adımladım ve herhangi bir ses var mı diye bir süre bekledim. Ses duymayınca merdivenleri indim hızlıca. Merdiven bitimindeki giriş kattaki çıkış kapısına doğru yürüdüm. Yürürken bir yandan kimse var mı diye bakıyordum. Bahçede bana arkaları dönük bir şekilde yürüyen Sinem Abla ve Çınar’ı görünce onlara doğru adımladım. “Tamam Çınarcığım, dediklerini düşüneyim ben bir.” Sinem Abla’nın Çınar’ söylediği cümleyi düşünürken yanlarına yaklaşan beni fark ettiler. “Ah merhaba Seray, nasılsın canım?” Sinem Abla’ya odasına hiç girmemiş gibi gülümsedim. “İyiyim Sinem Abla, sen nasılsın?”
“Sağ ol canım, ben de iyiyim. Çantamı alıp çıkmam lazım, sonra görüşürüz olur mu?” Sinem Abla’ya başımı sallarken okula doğru adımladı. Etrafımda dönerek bahçede kim var diye baktım. Çınar etrafında dönen beni kolumdan tutup durdurdu ve karşıma geçti. “İzledin mi görüntüleri?” Cebimden belleği çıkarıp gösterdim. “Direkt belleğe attım görüntüleri. Akşam izleriz birlikte.”
Çınar dişleri belli olacak şekilde gülümserken ben de onu izliyordum. “Akşam beni görmek için böyle numaralar yapmana gerek yok.” Tek kaşımı kaldırarak Çınar’a gülümsedim. “Bak sen. Sence böyle bir şeye ihtiyacım var mı?” Çınar gülüşüme bakarken başını sağa sola salladı. “Seninle uğraşıyorum sadece. Akşam camına taş mı atayım yoksa seni arayayım mı?” Cebimden telefonumu çıkartarak numarasını yazacağı ekranı açıp ona uzattım.
Çınar uzattığım telefonuma numarasını yazıp bana uzattı. Numarayı kaydedip Çınar’a döndüm. “Akşam görüşürüz o zaman.” Ben geri geri adımlarken Çınar da benim gibi geriye doğru adımlamaya başladı. “Akşam Antep fıstığımla geldiğimde görüşürüz.” Gülümseyerek önüme dönüp yurda doğru adımladım. Kamera kayıtlarına kolay bir şekilde ulamıştım ama ben kendi aradığım gerçeği böyle kolay bulabilecek miydim? Ve asıl problemim başkaydı. Nasıl bulacaktım?
6 ོ
Kızlar dışarıda olduğu için akşam yemeğini tek başıma yemiştim. Annemler görüntülü aradığında Ezgi, Berna ve Alper Giray’la birlikte olduğu için onlar da annem ve babamla konuşmuştu. Ben önümdeki konulardan tekrar etmem gerekenleri ve birkaç İspanyolca makaleyi incelemiş, bir yandan da bizimkilerin sohbetini dinlemiştim. Şimdi ise çalışmam gereken konular bittiği için dizüstü bilgisayarımda yapmam gerekenleri yaptım. Bellekteki görüntüleri bilgisayarıma atıp oradan da telefonuma kaydettim. İndirebildiğim kadar eskiye ait olan görüntülen bulunduğu diskin içindeki görüntüleri de bilgisayarıma kopyaladım ve diski dolabıma koydum.
Masamı toplarken Ezgi ve Berna odaya girdi. “Selam, biz geldik.” Berna’ya gülümsedim. “Hoş geldiniz.” Ezgi elini çırparak Berna’nın elindeki poşeti işaret etti. “Sana çok seveceğin bir şey aldık.” Bana bir şey almış olmaları beni çok mutlu etmişti. Heyecanlanarak Berna’ya döndüm. Elindeki poşeti bana uzatıyordu. Berna’nın elinden poşeti alırken Berna söze girdi. “Antep fıstıklı sarma ve fıstıklı burma kadayıf aldık sana.” Gözlerim ışıldarken poşeti masama koyup içinden paketi alıp açtım. Sarma baklava ve burma çok güzel kokuyordu. “Siz yediniz mi, birlikte yiyelim mi?” Soruma gülerek yanıt verdi Ezgi. “Biz yedik, Antep fıstığını görünce sana da alalım dedik. Sana afiyet olsun.”
Kızlara kocaman gülümserken elimdeki paketi poşete koyup karşımdaki Ezgi ve Berna’ya sarıldım. “Çok teşekkür ederim kızlar. Beni çok mutlu ettiniz.” Kızlar da bana sarılırken içimde bir eksiklik vardı. Bu eksiklik daha çok birinin eksikliği gibiydi. Ezgi ve Berna ile yaklaşık üç gündür tanışıyor olsam da mazimizden dolayı onlara yakın hissediyordum. Ama bir o kadar da yaklaşmak istemiyordum. Geçmişimizin neden böyle olduğunu ararken bunu onlardan nasıl gizleyecektim?
Gizlemekten başka çarem de yoktu. Eğer nedeni arasalardı Çınar bana söylerdi çünkü geçmişin peşine düştüğümü biliyordu. Resmen 10 yıl geçmiş ve kimse merak etmedi, araştırmadı mı? Bu konuyu da öncelikle Çınar ile konuşmalıydım ama bugün değil.
Kızlardan ayrılırken Berna aldıkları tatlıları işaret etti. “Haydi tadına bak bakalım beğenecek misin?” Çınar ile birazdan dışarı çıkacağım için tek başıma tatlıyı yemek istemedim. “Çınar ile bahçede oturacağız. O da Antep fıstığını çok seviyor, onunla birlikte yemek istiyorum.” Ezgi ve Berna birbirine bakıp gülümserken Ezgi bizim ranzamızın ucundaki mini buzdolabını işaret etti. “İstersen gidene kadar buzdolabına koy.” Tatlıları buzdolabına koyarken kızlar da üstlerini değiştiriyordu.
Yatağıma geçip numarasını kaydettiğim Çınar’a mesaj attım.
Çınar selam, Seray ben.
15 dakika sonra bahçede buluşalım mı?
Çınar: Merhaba dedektif Seray.
Çınar:15 dakika sonra seni bahçede bekliyor olacağım.
Telefonumun ekranını kapatıp yanımdaki komodine koydum. Yatağımdan kalkarak ne giyeceğimi seçmek için dolabıma yaklaştım. Siyah polarlı eşofman takımımı, bordo kısa kabanımı ve beyaz peluş kulaklığımı dolaptan alarak yatağımın üstüne koydum. Eşofman takımlarımı alıp banyoya geçtim ve üstümü değiştim. Eşofman takımımı giyip banyodan çıktıktan sonra ellerime ve yüzüme krem sürdüm. Hava soğuk ve dışarıda biraz rüzgar vardı. Yatağımın üstünden kabanımı alıp giydim ve kulaklığımı başıma taktım. Bu beyaz peluş kulaklığım çok hoşuma gidiyordu. Komodinin üstünden telefonumu cebime atıp komodinin üzerinde duran renkli dudak nemlendiricimi alıp sürdüm. Son kez aynada kendime bakıp dolaptan tatlı paketini aldım.
Çıkmadan kızlara el salladım. “Ben çıktım.” Kızlar da el sallarken kapıdaki ayakkabılıktan içi yünlü kısa botlarımı aldım ve merdivenleri inmeye başladım.
Botlarımı giyip yurttan çıktığımda Çınar da banka doğru geliyordu. Elimde tatlı poşetini sallamadan tutmaya çalışırken Çınar’ın da elinde poşet gördüm. Sanırım Antep fıstığını koymuştu. Bahçenin ortasında beyaz çizginin kenarına geldiğimde durmuştum. Çınar da karşımda durunca elimdeki poşeti havaya kaldırdım. “Sana bir sürprizim var.” Çınar gülümseyerek elindeki poşeti kaldırdı. “Benim de sana bir sürprizim var.”
Meraklanarak Çınar’ın elindeki poşeti inceledim. Benim poşetimdeki pastane adı onun poşetinde de vardı. Çınar erkek yurduna dönük banka otururken ben oturmadım. “Çınar geçen sefer o bankta oturduk, şimdi bu bankla oturalım mı?” Çınar’a bankın hemen arkasında kalan kız yurduna bakan bankı gösterdim. Bu banktan başka yere oturmuyor gibiydik. Gün içinde bizimkilerle otururken de bu bankı tercih ediyorduk.
“Olur tabii.” Çınar beni onayladıktan sonra banka oturduk. Elimdeki tatlı poşetini sağıma bankın üzerine bırakıp solumdaki Çınar’a döndüm. “Haydi sürprizini göster, çok merak ediyorum.” Çınar gülerek kaşlarını havaya kaldırdı. “Ben de senin sürprizini çok merak ediyorum. Ne yapacağız?” Dudaklarımı büzerek birkaç saniye düşündüm. “Aynı anda birbirimize gösterelim o zaman.” Çınar başıyla beni onaylarken yanımdaki poşeti alıp içindeki paketi elimle kavradım.
“Şimdi gözlerimizi kapatacağız. İkimiz de sürprizlerimizi birbirimize uzatınca gözlerimizi açacağız.” Çınar başını sallarken onun da eli poşetine gitti. “Hazırsan gözünü kapat.” Çınar’a başımı sallayıp gözlerimi kapattım. Poşetten tatlı paketini çıkartıp paketi Çınar’a doğru uzattım. Paketime çarpan şeyle kıkırdadım. Çınar’ın sürprizi paketime çarpmıştı sanırım. “Üç deyince açalım. Üç.” Çınar dediğime gülerken gözlerimizi açtık. Gözlerimiz açıldığı gibi göz göze gelmiştik.
Çınar’ın bana uzattığı tatlı paketine baktım. Benim paketimle aynıydı. “Paketinde ne var Çınar?” Çınar paketi kendine yaklaştırıp paketin kenarındaki bantı sökmeye çalıştı. “Bilmiyorum ki, Giray ve Alper bana tatlı getirmişlerdi. Seninle buluşacağız diye açmadım bile, seninle yerim diyerekten buzdolabına koymuştum.” Çınar’ın söylediklerine kaşlarım havalanırken elindeki paketi açmasıyla gözlerim pakete kaydı.
“Fıstıklı sarma ve burma?” Çınar şaşırarak söylediğim cümleyle elimdeki paketi açtı. “Fıstıklı sarma ve burma?” Çınar da benim söylediğim cümleyi şaşırarak söylediğinde güldüm. “Kızlar da bana getirmiş tatlı, tadına bak dediler ama seninle birlikte yerim diye tadına bakmadım.” Çınar’la itirafıma gülerken ikimizin de aynı şeyi nasıl yaptığını düşünüyordum.
Çınar poşetinden iki çatal çıkartıp birini bana uzattı. Tatlı paketlerini aramıza koyup tatlıları yemeye başladık. “Afiyet olsun gençler.” Duyduğum tanıdık sesle bir süre bekledim. Bu sesi nereden tanıdığımı düşünürken bir anda beynime dank etti gerçekler. Gökhan’ın sesiydi. Çınar arkama bakarken ben de arkamı döndüm yüzünü görmek için.
Öğle yemeğinde görüp Çınar’a gösterdiğim kişiydi Gökhan. Şu an açık mavi mont yerine siyah bir ceket vardı üstünde. Çınar’a döndüm Gökhan’a bakmak istemediğimden. Çınar Gökhan bir şey dememiş, yokmuş gibi davranırken tatlısını yemeye devam ediyordu. Çınar’ın bu tavrına anlam vermeye çalışırken Antep fıstıklı sarmayı çatalımla alıp benim ağzıma attı. Büyük sarmayı çiğnemeye çalışırken Çınar Gökhan’a ters ters baktı. Arkamı dönmediğim için Gökhan’ın tepkisini bilmiyordum.
“Boş yapma, git gözüm görmesin seni.” Çınar’ın cümlesiyle Gökhan’ın uzaklaşan adım seslerini duydum. Ağzımdaki lokmayı hâlâ bitirmeye çalışırken elimle ağzımı kapatarak Çınar’a sorumu yönelttim. “Gökhan’dı değil mi?” Çınar kaşlarını kaldırırken dolu yanaklarımı görünce poşetinden bir su şişesi alıp bana uzattı. Ağzımdaki lokmayı suyla birlikte yutarken şişeyi bankın üzerine koydum.
“Nereden biliyorsun?” Başımı sola çevirip Gökhan yurda girdi mi diye baktım. Bahçede kimse görünmüyordu. “Ben görüntüleri almaya gittiğimde Sinem Abla’nın odasına Gökhan girdi. Ben saklandım beni görmedi. Görüntüleri sildi. O silmeden önce görüntüleri belleğime kopyaladım.” Çınar eliyle ağzını kapatıp güldü. “Şu düştüğümüz hâle bak. Biz Sinem’i odadan uzaklaştırdık ama odaya başkasının gireceğini düşünmedik.” Çınar’a başımı olumsuz anlamda salladım. “Ben düşündüm, o yüzden hep tetikteydim.” Çınar bu sefer kendi çatalıyla ağzıma bir parça fıstıklı burma kadayıf koydu. “Tetikte olman harika bir şey dedektif Seray ama dışarıda bir kişinin daha olması lazımdı.” Çınar’a omuzlarımı silktim. Emin olmadan başkasına söylemek istememiştim ve bunu Çınar’a da söylemiştim.
Cebimden telefonumu çıkarıp kamera görüntülerini ayarladım. Ekranı en az dörde bölebildiğim için erkek yurdu önünü, okul giriş kapısının önünü, kız yurdu önünü ve rastgele seçtiğim kız yurdunun arkasını gösteren görüntüleri ekranımda açtım. Aramızdaki tatlı paketlerini sağıma koyup Çınar’a yaklaştım görüntüleri izlemek için.
Hangi saati ayarlamam gerektiğini düşündüm. 22.14’te görmüştüm yurttan çıkışını. 22.13’e ayarlayıp arkama yaslandım. Çınar dikkatle görüntülere odaklanmışken başını biraz daha benim başıma yaklaştırdı. Kalbim hızlı hızlı atarken okul giriş kapısındaki kameradan açık mavi montlu biri göründü. Elinde üç poşetle erkek yurduna doğru gidiyordu. Görüntüde kadrajdan çıkan kişi için hemen erkek yurdunun girişini gösteren kameraya kaydı gözlerimiz. Kadraja giren kişi erkek yurduna girmişti.
Hiç ses çıkarmadan dikkatlice görüntüleri izledik. Benim gözüm tüm görüntüleri incelerken kız yurdunun açılan kapısı ile dondum kaldım. İlk defa görüyormuş gibi izledim. Çınar’la birbirimize dönerken ikimiz de afallamıştık. Önüme dönerek Gökhan’ın yurttan çıkışına kadar geri aldım görüntüleri. “Çınar Gökhan kaç poşetle giriyordu sizin yurda?” Çınar hiç düşünmeden sorumu yanıtladı. “Üç poşet.” Başımı aşağı yukarı salladım Çınar’a. “Şimdi iyi bak kaç poşetle çıkacak Gökhan.” Çınar dediğimle ekrana odaklanırken duraklattığım görüntüyü devam ettirdim.
Birkaç saniye sonra elinde bir poşetle çıkan Gökhan’ı gördük. Gökhan tekrar erkek yurduna geri girdi ve bahçede hareketlilik olmayınca görüntüleri kapattım. “Şimdi ne yapacağız?” Çınar bir süre konuşmadan yüzüme baktı. Ne diyeceğine karar veremiyor gibiydi. “Şimdilik aramızda kalsın. Sen kamera görüntülerine ulaş bir şekilde, her gün gidip Sinem’in odasından görüntüleri alamayız. Yurt içindeki koridor görüntüleri iki yurtta da mevcut. Bir şekilde onlara ulaş ve incelemeye başlayalım. Ben Gökhan’ı izliyor olacağım. Sen de görüntülere bakarsın.” Çınar’a başımı sallarken telefonumu çıkarıp Gökhan müdür odasındayken kayda aldığım ses kaydını açtım. “Gökhan’a dair bir ipucu buluruz diye ses kaydına almıştım. Çınar telefona yaklaşarak dikkatle ses kaydını dinledi.
Benim zaten duyduğum sesleri Çınar kayıttan dinlerken ben de hiç duymamış gibi yeniden anlamlandırmaya çalışıyordum. Ses kaydı bitince Çınar bana döndü. “Adını kendisi sana ifşalamış.” Çınar’a başımı salladım telefonun ekranını kapatırken. “Kamera kaydını sileceğini diyor Gökhan babasına. Sence babası da mı dahil bilmediğimiz bu duruma?” Çınar eliyle boynunu kaşıdı. Derin bir nefes verdi konuşmadan önce. “Yaşadığın travmada Gökhan’ın babasının parmağı vardı. Ailelerimiz araştırdı ama elle tutulur bir bilgi edinemediler. Küçüktük o zaman belki de unuttuk. Ama bize bu konuda bir şey demediler. Tek bildiğimiz Gökhan’ın babasının buna neden olduğu.”
Çınar’ın dediklerini düşündüm. Elimdeki bir sürü yapboz parçasının yerini bulmam gerekiyordu. En başta bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum ama şu an gördüğüm kadarıyla bir şey yapmadan da bazı yapboz parçalarının nereye ait olduğunu anlayabiliyordum. “Sana bir şey itiraf etmek istiyorum.” Çınar’ın söyledikleri bende merak uyandırırken ona döndüm.
“Biz aslında yani ben, Alper, Ezgi, Berna ve...” Çınar’ın duraklaması ile merakım arttı. Ve? Berna’nın da ilk bana grubunu sayarken söylediği kişi sayısı beşti. Sonrasında Ezgi hemen onu düzeltip dört yapmıştı. “İşte biz dördümüz bir sorumlu bulmak istedik. Bizler de sizler gibi travma yaşadık ama sizinki dağa ağırdı. Biz sizden daha kolay atlattık. Biz de hâlâ kabus görürüz, bazı şeyler psikologlar tarafından unutturuldu ama bizim de aklımıza kesitler geliyor ve başımız ağrıyor. O yüzden geldiğinizden beri neler yaşadığınızı, hissettiğinizi anlayabiliyoruz.” Çınar derin bir nefes verdi.
“Bir gün oturduk, konuştuk. Neden böyle bir travma yaşadığımızı ve kimin neden olduğunu öğrenmek istedik. Ailelerimiz bilmiyordu. Tekrar kimseye bir zarar gelmesin diye irdelemediler. Ailelerimiz sürekli görüştüğü için biz bir arada olurduk ve plan yapmaya çalışırdık.” Çınar’ın dediği ailelerimize benim annem ve babam da dahil miydi? “Bizleri liseye kadar hep farklı okullara gönderdiler. İşin saçmalığı evlerimiz yan yanaydı. Liseye geçtiğimizde hepimiz Şahika’ya gitmek istediğimizi söyledik. Yaşadıklarımızın sorumlusunu aramaya karar verdik ama siz yoktunuz. Sizi bekleme kararı aldık.”
“Bir gün geleceğimizi neden düşündünüz. Belki bizi sizden hep uzak tutacaklardı?” Çınar burukça gülümsedi soruma. “Bize her Dinçer Amca ve Melek Abla geldiğinde gözüm seni arardı. Ben, Alper, Ezgi ve Berna kapıya koşardık belki siz gelmişsinizdir diye. Bir gün Melek Abla beni kenara çekti. Oğlum gelecekler sabret, dedi. Melek Abla’ya güvendik, gelmenizi bekledik. Sonra her hafta olduğu gibi tekrar annenler geldi. İspanya’ya gideceklerini söylediler. Ben gideceklerini duyunca Şahika’ya geleceğinizi düşündüm. Emin olmadığım için kimseye söylemedim.” Çınar’ın dedikleri bana yapbozumda yardımcı olsa da bir cümlesinde takılı kaldım. Sonra her hafta olduğu gibi tekrar annenler geldi. Annem ve babam bizden gizli gizli nasıl gidiyorlardı? Bize neden bir açıklama yapmamışlardı?
Çınar’ın söyledikleri zihnimi bulanıklaştırdı. Biraz yalnız kalmak ve düşünmek istedim. Kameraları telefonuma ve bilgisayarıma da kurmam gerekiyordu. “Çınar her şey için teşekkür ederim. Müsaadeni isteyebilir miyim? Biraz dinlenmek istiyorum.” Çınar bir süre yüzümü inceledi neden ararcasına. “Müsaade senin Seray.” Çınar’a gülümsedim ve banktaki çöplerimizi toplamaya başladık. Çınar çöpleri bankın yanındaki çöpe atarken ben de etrafa bakıyordum. Çınar poşetinin içinden Antep fıstığı paketini çıkarıp bana uzattı. “Al, odanda yersin.” Çınar’ın uzattığı Antep fıstığıyla dudaklarımı büzdüm. “Ay yok, gel birlikte yiyelim. Olmaz öyle.”
Çınar cık cıkladı. “Rüzgar esiyor, odanda ye işte sıcak sıcak. Burnun kıpkırmızı olmuş zaten.” Çınar bana yaklaşarak elini yaklaştırıp parmaklarını yanaklarıma değdirdi. “Yanakların donmuş Seray.” Çınar boynundaki siyah atkıyı çıkartıp boynuma doladı. Atkıyı burnumu kapatacak kadar yukarı çekmeyi de ihmal etmedi. Banka bıraktığı fıstık paketini de elime uzanarak avcuma bıraktı. “Tamam hazırsın, haydi yurduna.” Kaşlarımı çatıp dudaklarımı büzerken Çınar güldü. “Dudaklarını büzme, atkının altında olması anlamadığımı göstermez.” Kollarımı birbirine bağlayıp geri geri adımlamaya başladım yurda doğru.
“İyi geceler komutanım.” Çınar bana gülümsedi. “İyi geceler dedektif.” Gülümseyerek arkamı döndüm ve yurda doğru adımladım. Yüzümdeki gülümseme hızlıca kaybolurken hedefe bir adım daha yaklaştığımı hissettim. Gökhan’ın babasını araştırmam gerekecekti. Boynumu bir sağa bir sola doğru esnettim, gecem uzun olacak gibiydi.
6 ོ
“Seray?” Başımın ağrısı ile seslene Berna’ya döndüm. Tüm gece telefon ve bilgisayarıma kameraları eklemiştim. Gökhan’ın babası ile ilgili bir şeyler bulmak adına okulun veri tabanına erişmeye çalıştım ama elle tutulacak bir şey yoktu. Yazılı olarak dosyada tutulu olması gerekiyordu bilgilerin. Bu şekilde almak daha da zorlaşacaktı.
“Efendim Berna?” Ağrımın az da olsa azalması için parmak uçlarımla şakaklarıma masaj yapmaya başladım. “Uykunu alamadın mı? Uykusuz görünüyorsun.” Dirseğimi masaya koyup yanağımı avcuma yasladım. “Sabaha karşı yattım Berna. Ondan böyleyim.” Yiyesim olmadığı için çantamdaki Antep fıstığı paketinden bir avuç Antep fıstığı alarak yemeye başladım. Kızlar kahvaltılarına devam ederken ben de fıstıklarımı yiyor ve sohbet ediyorduk.
“Sizi tanımak istiyorum.” Söylediğim ile Ezgi ve Berna birbirine bakmıştı. “Olur tabii ama nereden çıktı?” Ezgi’nin sorusunu hızlıca tarttı zihnim. “Birkaç anı kesitinden başka bir şey bilmiyorum sizinle ilgili. Günüm sizle geçiyor ama sizleri tanımıyorum. Siz benimle ilgili yine de bir şeyler biliyorsunuz.” Ezgi ve Berna açıklamama gülümsedi.
“Bu isteğin bizi çok mutlu etti. Bizimle arkadaş olmak zorunda kalmış gibisin. Aynı odadayız, aynı sınıftayız, birlikte vakit geçiriyoruz. Bunu dün aramızda konuştuk çocuklarla.” Berna’nın söylediği beni şaşırtmıştı. Onlar da haklı gibiydi ama benim hissettiklerimi bilmeden bunun doğru olmadığını anlayamazlardı.
“O zaman okul çıkışı bir şeyler yapalım. Birbirimizi daha iyi tanırız. Size karşı gerçekten yakın hissediyorum, bu yüzden sizi tanımak istiyorum.” Berna söylediğimle heyecanlanırken Ezgi bardağındaki çayın son yudumunu içti. Biten kahvaltımız ile okula geçmek üzere ayaklandık.
6 ོ
Gün içerisinde yoğun geçen derslerden fırsat bulup Giray’la konuşamamıştım. Her günümüzün birlikte geçtiği, çoğu şeyi birlikte yaptığımız ikizimle eskisi kadar vakit geçirmiyorduk. Eskisi dediğim kelimenin aslında dört gün öncesine kadar olması da bence komikti. Şimdiden gözlerim onu arıyor, yanımda olmadığını bilmeme rağmen bir şey söylemem gerektiği zaman ona sesleniyordum. Sanki evdeymişiz gibi, yan odamdan çıkıp gelebilecekti. Her zaman yanımda olan ikizim şimdi sesimden bile daha uzaktı. Eskiden bir kadar ses uzağımdaydı.
Çalan son ders ziliyle kızlarla yurda geçtik. Berna; benim, Çınar’ın, Giray’ın, Ezgi’nin, Alper’in ve kendisinin olduğu bir grup açmıştı. Grup adımızı ilk gördüğümde çok gülmüştüm. Pizza Çocukları. Neden bu adı tercih ettiğini sorduğumda bizim küçükken pizza günlerini çok sevdiğimizi ve asla ayrı yemediğimizi söylemişti. Rahat bir şeyler giymek istediğim için içi polarlı siyah eşofman takımımı giydim. Kızların hazırlanmasını beklerken yatağıma uzanıp Pizza Çocukları grubumuzdaki mesajları okudum. Gruba ilk eklendiğimde profil resimlerine bakarak herkesi kaydetmiştim.
Alper: Nereye gidelim pizza çocukları?
Giray: Grup adını umarım biri görmez, kısmetim kapansın istemiyorum.
Ezgi: Ne kısmeti Giray?!
Ezgi’nin yazdığına kıkırdadım. Dolabının önünde kıyafet seçen Ezgi’ye seslendim. “Gruba mesaj yazmak yerine hazırlanabilir miyiz?” Ezgi bana dil çıkartıp kıyafet seçmeye geri döndü. Telefonumun titremesi ile gruba girdim.
Çınar: Kitap Kafe’ye gidelim.
Kitap Kafe kulağa hoş geliyor.
Bana uyar.
Alper: Ne kitabı ne kafesi pizza çocuklarım?
Alper: Bilardo oynamaya gidelim.
Çınar: Kitap Kafe’ye gideceğiz Alper.
Çınar: Gelecek misin?
Alper: Bence de Kitap Kafe’ye gidelim. (opsiyonel)
Alper: Ne güzel bir fikir. (tehdit edildim)
Alper’in yazdıklarına gülümserken kızlar hazırlanmıştı. İkisi de benim gibi siyah eşofman takımı giymişti. İkisine de gülümserken yanlarına, dolabıma doğru ilerledim. “Üçüz olmaya mı karar verdiniz bakalım?” Berna dolabını incelerken bir şeyler seçmeye çalışıyor gibiydi. “Seray, senin şu peluşlu kulaklığından bizde yok, beyaz bandana takalım mı onun yerine?” Başımı aşağı yukarı salladım. “Olur tabii ki.”
Ezgi dolabından siyah şişme montunu çıkardı. “Üstümüze de siyah mont alalım.” Berna ve ben Ezgi’ye başımızı sallarken bandanalarımızı takmaya başladık. Üstümüze montumuzu giydikten sonra da sırt çantalarımızı alıp ayakkabılıktan ayakkabılarımızı alarak odadan çıktık.
Yurttan çıkınca karşıdan gelen simsiyah giyinmiş üç kişiye baktım. Yakıştıkça onların Çınar, Giray ve Alper olduğunu anladım. Ezgi merakla Berna’ya döndü. “Sen mi söyledin siyah giyinmelerini? Altız gibi dolaşacağız.” Berna Ezgi’nin sorusuna omuz silkti. “Alper ne giyineyim, diye sordu. Biz siyah giyindiğimiz için arkadaşlarına da siyah giyinmelerini söylemesini istedim. Bence çok güzel oldu.” Artık karşımda olan Çınar’a baktım. Siyah ona çok yakışmıştı. Giray zaten benim ikizimdi, tabii ki ona da yakışacaktı. Alper’in siyah hafif kıvırcık saçları ve yeşil gözleri siyahın içinde çok tatlı durmuştu.
“Bu ne matruşka gibi olmuşuz. Her boyutta var vallahi.” Alper’in dediğine gülerken birlikte çıkış kapısına yönelmiştik. Berna Alper’in koluna girmiş ona kızıyordu. “Beğenemedin mi Alper Bey?” Alper hızlıca başını sağa sola salladı. “Beğenmem olur mu canım benim? Bayıldım sen harika oldun.” Alper Berna’nın kulağına eğilip sessizce söylemesi gereken bu cümleyi seslice söyledi. “Onlar böcek gibi olmuş ama.” Alper’in söylediğine kıkırdarken Giray Alper’in kulağını çekmişti. “Sensin böcek Alper.” Giray’ın dediğine gülümserken Çınar ve ben diğerlerinin birkaç adım arkasında kalmıştık.
“Çınar, Berna ve Alper sevgili mi?” Çınar’a sorduğum soruyla cebinden biraz Antep fıstığını her zamanki gibi avcuma koydu. Ben fıstıkların birini kabuklarından ayırıp ağzıma atarken o da soruma cevap vermeye başlamıştı.
“Birbirlerini seviyorlar ama sevgili değiller. Birbirlerinin hep yanında oldular ama iki dost olarak. Uzaktan aşık oldukları bariz ama bizim gözümüz önünde bunu yaşamadılar.” Alper ve Berna’yı izledim bir süre. Küçükken benim sevdiğim kişi Çınar’dı sanırım. Aklıma gelen anılarımız, fıstıklar, onun bana daha küçükken benimle evlen demesi... Ve daha aklıma gelmeyen bir sürü yaşanmışlık vardı.
Belki de bu düşündüğüm bazılarına saçma gelirdi ama ben Çınar’ın gözlerinde bunu görebiliyordum. Çınar için yaşadıklarımız hâlâ değerliydi. Bir anlama sahipti. Bana baktığında gözlerinde gördüğüm sevgi, şefkat belki de aşk... Zaman geçmeden tam olarak emin olamazdım ama Çınar’ın bakışları beni ona yakınlaştırıyordu. Onun yanında güvende hissediyordum. Bu yaşıma kadar diken üstündeydim. Ne kimseye güvenirdim ne sevebilirdim ne huzurla vakit geçirebilirdim. Uzun zaman sonra Çınar yanında en rahat olduğum kişiydi belki de. Onun bana ne güzel bir fikir olan bakışlarıydı bu güveni veren.
Aklımdan geçirdiklerim bazı şeyleri idrak etmeme yardım etmişti. Solumdaki Çınar’a döndüm. Antep fıstığı yiyor, uzun kirpiklerinin altında kalan gözleri ile etrafı inceliyordu. İçimden geçtiği gibi davranmaya karar verdim. Şimdiye kadar kendimi hep bir duvarın arkasına hapsetmiştim ama Çınar’a karşı bu duvarın ardında durmak istemiyordum.
Çınar’a biraz yaklaşıp koluna girecekken arkamdan gelen sesle Çınar beni belimde tutarak önüne çekmişti. Bisikletli çocuk hızlıca giderken Çınar kaşlarını çatarak arkasından bakıyordu. “Ya sabır.” Hâlâ belimi tutan ve karşımda olan Çınar’a baktım. “Niye öyle bakıyorsun?” Çınar’ın sorusuna omuz silktim. “Bazen bakmam gerekiyor anlamam için.” Çınar kaşlarını çattı, gözlerini kıstı düşünürcesine. “Neyi anlaman gerekiyor?”
Çınar’ın sol göz altına düşen kirpiği parmak uçlarımla aldım. “Hangi gözünden kirpik düştü?” Çınar bir bana bir parmaklarımın arasında olan kirpiğine baktı. “Sol gözümden.” Gülümseyerek parmaklarımı Çınar’a yaklaştırdım. “Doğru bildin. Haydi bir dilek dile ve kirpiğini üfle.” Çınar sertçe yutkunurken titreyen eliyle kirpiğin bulunduğu elimi tutup yavaşça tutup parmaklarıma doğru üfledi. “Benim dileğim gerçekleşti ama sanırım sonsuza kadar devam etmesini isteyebilirim.” Gözlerime bakarak söylediği cümle kalbimi hızlandırırken elimi çekip Çınar’ın elinden belimi kurtardım. “Haydi gidelim, bizimkilerin gerisinde kaldık.
6 ོ
“Öyle işte. Seray fareden çok korktuğu için ona fare diye seslenirdim. Korkudan hemen Çınar’ın arkasına saklanırdı.” Ben çatım kaşık bir şekilde Alper’i dinlerken geriye kalanlar kahkaha atıyordu. Neden bana fare dediğini sormuştum ve bana böyle bir cevap vereceğini bilseydim asla sormazdım.
“Yanımda oturan Berna bana sarıldı sıkıca. “Ya Seray sen takma onu o hep öyle.” Dudaklarımı büzerek omzumu silktim. Solumda Çınar, sağımda sırayla Berna ve Ezgi vardı. Giray karşıma otururken Alper de Çınar’ın karşısına oturmuştu. Ezgi Giray’ın yüzüne dahi bakmadan direkt Berna’nın yanına oturmuştu. Normalde hep yan yana oturdukları için bu duruma şaşırmıştım.
“Berna, senin anne ve baban neredeydi? İş için şehir dışında olduklarını söylemiştin sadece.” Berna sorum ile elindeki kalemi kitabının üstüne bırakıp arkasına yaslandı. “Annem ve babam yeni otelimizin açılışı öncesi kalan işleri halletmek için İzmir’deler. Annem normalde İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu ama babamla şirketi kurduktan sonra işi sevdi ve işletme de okudu.” Berna’ya anladım der gibi başımı sallarken Alper’e sormak için döndüm ama vazgeçtim. Ona bir süre daha kızgın kalacaktım. Göz göze geldiğim Giray, Alper’e sormak istediğim soruyu sordu. “Sizinkiler nerede Alper?”
“Annem ve babam akademisyen. İkisi de şu an bir seminerde.” Alper cevabını verdikten sonra önündeki kitaba döndü. Arada aklımıza gelen soruları bizimkilere soruyorduk Giray ile. İlgilendikleri spor veya hobileri gibi bazı soruları sormuştuk. Kimse bize bir şey sormamıştı her şeyi biliyor gibi.
6 ོ
Saat dokuza yaklaşırken kafeden kalkmış ve yurda geçmiştik. Kızlar masada çalışırken ben belgesel izliyordum yatağımda. “Berna’m geç oldu hadi yatalım.” Ezgi ve Berna yatağa geçerken güvenlik kameralarını incelemek için dizüstü bilgisayarımı açtım.
“Seraycığım ışığı kapatayım mı?” Bilgisayarımda görüntülerin zaman ayarlamasını yaptığımdan başımı kaldırmadan Ezgi’ye cevap verdim. “Kapatabilirsin Ezgi.”
Görüntüleri hızlandırarak izlemem bitmiş, şimdinin görüntülerini izliyordum. Görüntülerde hâlâ bir hareketlilik olmadığı için seslice nefesimi verdim. Gözlerim saate kaydığında saat 01.01’di.
Telefonumu çıkarıp galerime girdim. Bugün bizimkilerle fotoğraf çekilmiştim. Toplu çektiğimiz fotoğrafları Ezgi çekmiş ve Pizza Çocukları grubumuza atmıştı. Fotoğrafları incelerken Çınar’a takıldı gözlerim. Fotoğraflarda yüzünü avuç ayasına koymuş bana bakıyordu. Fotoğrafları herkesin gördüğünü düşündüğümde kızardım. Onlar arkadaşlarımdı ve geçmişimizi biliyorlardı. Kızarmam için sebebimin olmadığına karar verdim bu kısa sürede.
Ekranın üstünden gelen bildirim ile duraksadım. Çınar fotoğraf atmıştı. Hemen Çınar ile sohbetimize girerek attığı fotoğraflara baktım. Ben ders yaparken ve sohbet ederken fotoğrafımı çekmiş ve bana atmıştı. Elimi ağzımla kapatıp gülerken gözlerim bilgisayarımın ekranına kaydı. Ekranda gördüklerimle donarken ekrana daha da yaklaştım. Kız yurdunun arkasında siyah bir araç, içinden inen önlüklü kişiler ve siyah kıyafetli eşya taşıyan adamlar vardı. Ellerim titrerken zaten sohbet ekranı açık olan Çınar’a yazdım.
Çınar hemen aşağı gel. Seni kız yurdunun önünde bekliyorum.
Çınar mesajımı anında okurken çevrimdışı oldu. Bilgisayarımın ekranını kapatıp telefonumu alarak dolabımdan hemen montumu aldım. Odanın kapısını sessizce açarak ardımdan kapattım. Ayakkabılıktan ayaklarımı alıp hızlıca merdivenleri indim. Ben ayakkabılarımı giyerken karşıdan Çınar geliyordu. Hızlıca yurdun merdivenlerini izlerken Çınar bana doğru hızlıca adımlıyordu.
“İyi misin?” Nefes nefese kalmış Çınar’ın koluna tuttum. “İyiyim Çınar, sen nefes al önce.” Cebimden telefonumu çıkarıp hemen kız yurdunun arkasının göründüğü kamera görüntülerini açtım. Aracın hâlâ yakınında olan önlüklü kişiler ve siyah kıyafetli eşya taşıyan adamlar hâlâ oradalardı. Çınar nefesini düzene sokmuş, telefonu elimin üstünden tutmuş görüntüleri izliyordu.
“Gel yurdun arkasına geçelim. Belki bir şeyler görür veya duyarız.” Çınar’a başımı sallarken yan yana yurdun arkasına doğru adımladık. Sokağı demir parmaklıkların ardından görmeye başladığımızda Çınar beni durdurdu. “Arkamdan gel.” Çınar’ın dediğine gözlerimi devirirken başımı salladım. Çınar bana gülerek önüne döndü.
Adım seslerine yaklaşırken parmaklıkların arkasında kalan araç göründü. Adımlarımızı yavaşlatıp seslere odaklandık. “Aracı boşaltmak için son beş dakika!” Sertçe yutkunurken adımlarımız hızlandı. Duvarın arkasına geldiğimizde boyum tam duvar kadar olduğu için karşıyı göremiyordum. Çınar demir parmaklığın ardından sokağı incelerken ben de izlemek istiyordum. Parmak ucumu duvara dayayarak hafifçe yükseldim ve etrafa bakındım. Siyah kıyafetli kişileri ve ellerindeki büyük siyah poşetleri görebilmiştim. Ayağım duvarda kaymış ve görüş alanımı kaybetmiştim.
“Biri var, etrafı kontrol edin!” Duyduğum adam sesi ile hemen arkamı döndüm duvara. Çınar kaşlarını çatarak bana döndüğünde hemen dizlerimizi kırarak alçaldık. Kalbim ağrımaya başlarken elimi kalbime koydum. Gece gece macera mı arıyordum ben?
“Yurt tarafından, duvardan geldi ses.” Kalp atışım hızlanırken en yakınımda olan Çınar’ın kolunu sıktım. Gözlerimi kapatıp sıkarken sessizce nefes almaya çalışıyordum. Çınar kollarını bana sararken bir kedi duyduk. “Miuv...”
“Kediymiş abi, bak duvarın üstünde.” Adamın dediğinde sonra parmak şıklatma sesini duydum. “Süre doldu gidiyoruz. Doktorlar binaya girin.” Başka bir adamın söylediği şeyden sonra adım sesleri araca yöneldi. Birkaç dakika sonra aracın motor ve teker sesi geldi. Araç uzaklaştığında derin bir nefes verdim.
“Ah Çınar, özür dilerim. Özür dilerim.” Nefes artışım hızlanırken ayağa kalkmaya çalıştım ama Çınar’ın etrafımdaki kolları izin vermedi. “Seray yapma lütfen, özür dileme. Ben sana her daim yanında olacağım dedim.”
Kollarımı Çınar’a dolarken kalbim ağrıyordu, kalbim biliyordu. “Çınar hissediyorum, hiç iyi şeyler olmayacak.” Eski anılarım zihnime dolmaya kalkışsa da olmadı. Örtü bir türlü kalkamadı. Ben sadece örtünün altından karanlık büyük bir mahzen görebilmiştim.
6 ོ
Çınarla her zamanki bankımızda cebimizde kalan Antep fıstıklarını yiyorduk. Kız yurdu tarafına dönük bankta oturuyorduk. Başımı sola çevirerek Şahika Lisesi tabelasına baktım. Bir şeyleri anlamlandırmaya çıkararak baktım.
“Çınar?” Çınar sorumla elindeki fıstıkları cebine atıp bana döndü. “Efendim Seray?” Başımı tekrar solumdaki Şahika Lisesi tabelasına çevirdim. “Şahika kimdi Çınar?” Çınar derin bir nefes alarak kapüşonumu kafama taktı. Esen rüzgâr kapüşonumun dışında kalan saçlarımı savururken Çınar’a baktım. Bahçedeki sokak lambaları vuruyordu yüzüne.
“Ailelerimizin döneminde, senin de annen baban dahil bu döneme, Şahika isminde bir kız vardı. Bizimkilerin arkadaşıydı aynı zamanda. Bir gün Şahika kız yurdundan düşüyor ve vefat ediyor. Çok sevilen, çok zeki ve de çok çalışkan bir öğrenciymiş. Dönemin okul müdürü ve öğretmenleri Şahika’nın anısına okulun adını Şahika Lisesi olarak değiştirmişler.” Çınar daha fazla devam edemezmiş gibi gözlerini sımsıkı yumdu, ellerini birbirlerine kenetledi.
Gözlerimi kapatarak başımı bankın sırtına yasladım. Şahika Yağmur’da tekrarladı. Sinem Abla’nın cümlesi aklıma geldi. Şahika yurttan düşerek vefat ediyor. Yağmur’da tekrarladı. Zihnim cümleleri düşünürken Yağmur’un tanıdıklığı ile gözlerim açıldı. Yağmur kimdi? Yağmur.
Sonra liseye geldiğim ilk gün müdürün kapısında Giray ile duyduğum cümle geldi aklıma. Kimseye söyleyemedik Dinçer. Çocuklar bu okulda olduğu için bizimkilerin de haberi oldu. İlker gizli tutmak istedi. Kimse daha fazla zarar görsün istemedi. Sizin korkmanızdan endişelendi. Zaten kendinde bile değildi ki. Sadece kimseye söylemeyin dedi. Çınar ve ikisi bir başına kaldı, ses seda yoktu onlardan uzun bir süre.
Aklıma gelenlerle nefesim kesildi. Yapbozun parçasına bir anda yerine yerleşmişti. Ben bunu daha önceden nasıl fark edememiştim. Yağmur Çınar’ın kardeşiydi. Beş kişilik gruplarının dörde düşme sebebi Yağmur’un olamamasıydı. Gözlerim kırpıştırdım. Hayal miydi bu aklıma gelenler? Hayal değilse başka ne şekilde açıklanabilirdi bunlar?
“Pişt, yeni kız.” Arkamızdan gelen tanıdık sesle Çınar’la arkamıza döndük. On adım kadar arkamızda olan Gökhan’ı görünce kaşlarım çatıldı. Hem kalbim ağrıyor, hem kendime gelmeye çalışıyor hem de aptal Gökhan’a cevap vermem gerekiyordu. “Pişt ne? Kimle konuştuğunu zannediyorsun sen?” Sinirle ayağa kalkarken Çınar benden önce ayağa kalkmıştı. Çınar bir şey söylemek için ağzını açmışken elimi kaldırarak onu susturdum.
“Yağmur’un yatağında mı yatıyorsun?” Benim cevap veremediğimi anlamış olacak ki Gökhan Çınar’a döndü. Gökhan’ın sorusuyla tek kaşım havaya kalkarken bu sefer Çınar’a yöneltti sorusunu. “Kardeşinin yatağında mı yatıyor Çınar?”
Bacaklarım titremeye başlarken belli etmemek için kendimi kasıyordum. “Hemen defol git Gökhan. Bir daha da karşıma geçip sakın tek kelime etme. Duydun mu beni?” Çınar’ın bağırmasından sonra Gökhan bir şey demeden arkasını döndü ve gitti. Çınar bana döndüğünde ellerim titriyordu.
“Çınar, Yağmur kim?” Bildiğim bir soruyu sormuştum ama bildiğim cevabın doğru olmasını istemiyordum. Çınar titreyen bacaklarımı ve elimi görünce soruyu es geçerek beni banka oturttu. Çınar başını banka yaslarken gözlerini gökyüzüne çevirdi. “Başını koy omzuma.” Çınar’ın dediğini sorgulamadan yaptım. Başımı omzuna koydum. Vücudum titrerken sağımdaki Çınar koluyla beni sarmaladı. Gerçekleri hazmetmeye, nefesimi bir düzene sokmaya çalıştım. Bir süre öylece durduk, benim titremelerim geçti. Gökyüzünde minik yağmur damlaları çise halinde düşerken ikimiz de umursamadık.
“Yağmur adında çok güzel bir kız vardı. Annesi hamileyken çınar ağacı yaprağında gördüğü yağmur damlaları yüzünden ikizlerinden erkek olana Çınar, kız olana da Yağmur adını vermişti. Babası annelerini çok sevdiği için ikizlerin isimlerini annesinin koymasına çok sevinmişti.” Çınar’ın dediğine şaşkınlıktan gözlerimi büyütürken o anlatmaya devam ediyordu. Ben doğru olmasını istemesem de korktuğu M gerçek başıma geliyordu. Kalbime bıçak mı hançer mi ne saplandı anlayamadım. Ya da bir şey koptu gitti benden.
“Yağmur hayat dolu, çok neşeli, çok zeki bir kızdı. Geçen okul dönemi Nisan ayında Şahika tekrarlandı. Aynı şekilde. Kimse bunu beklemiyordu, kimse nasıl olduğunu anlamadı. Kız yurdundan avluya düşen Şahika’nın kaderini Yağmur da yaşadı. Lanet olay tekrarlandı.” Gözlerim dolu olmuş Çınar’a bakarken gökyüzüne baktığı başını bana çevirdi. Elini kaldırıp göğü işaret etti bana. “Yağmur gökyüzünde geldiği yere gitti. Bir yıldız oldu, beni izliyor. Bizi görüyor.” Gözünden süzülen gözyaşını sildi hiç acele etmeden. Usulca sildi gözyaşını parmağıyla. “Ve biliyor musun, bizi yan yana gördüğü için o kadar mutlu olmuştur ki... Seni çok özlemişti. Yağmur her gün senin gelmen için dua ederdi.” Çınar dolu gözleriyle ayağa kalkarken ben de ardından kalktım. Bana arkası dönük şekilde gökyüzüne bakarken içimden geleni yaptım.
“Çınar.” Seslenişim ile bana dönen Çınar’a hiçbir şey demeden sarıldım. “Yanında olamadığım içim özür dilerim Çınar.” Çınar kollarını bana sararken iç çekti. Herkes birbirinden uzakta acılarını yaşamıştı. Ama biz ayrıldığımız için yaşanmıştı belki de bu acılar. “Özür dileme Seray, ikimizin de suçu yoktu. Sizin iyiliğiniz içindi her şey. Size o yüzden söylemediler. Ben bilmediğini bile bilmiyordum.” Çınar’ın cevabı üzerine zihnimde bir anı canlandı.
Küçük bir kız çocuğu karşımda durmuş dolu gözleriyle ben ve yanımdaki kişiye bakıyordu. Yanımda konuşan küçük Çınar’a baktım. “Yağmur, ben Seray ile boyama yapacağım ama sen git.” Güzel kız çocuğu Yağmur’du. Yağmur Çınar’ı es geçip benim koluma girdi. “Benim ikizim çok gıcık onunla boyama yapma tamam mı? Gel benimle yap.” Yağmur’un kıskanmasına elini ağzına götürüp tatlı bir şekilde gülen Seray vardı.
Benden, kalbimden bir şey kopup gitmişti evet. Küçüklük arkadaşım, anılarımızı hatırlayamadığım minik arkadaşım gitmişti. Yağmur kalbimden kopup gitmişi.
Zihnim anılarım ile zonklarken bir yandan da bildiğim doğruların yalan olduğu gerçeği zihnime dank etti. Çınar’dan kollarımı çekerken zihnim istemsizce düşündü.
Annem ve babam bana nasıl Şahika gerçeğini anlatmamıştı? Beni ve Giray’ı nasıl böyle bir trajedinin içine sürmüşlerdi? Şahika yaşandıktan sonra Çınar’ı ve diğerlerini nasıl buraya göndermişlerdi? Arkadaşlarım nasıl bunca şeye katlanmış ve hâlâ burada kalıyorlardı? Başımı istemsizce sağa sola esnetirken ellerimi yumruk haline getirmiştim.
Çınar’ın dediğine göre her hafta anne ve babamla ailesi görüşüyordu. Annem ve babam neden tek kelime söylememişti? Neden liseye geldiğimiz gün Ezgi’yi tanımıyor gibi davranmışlardı? Biz daha liseye giderken bize yolda Sinem ablanın da kızıyla aynı okulda olacağımızı, belki arkadaş olacağımızı söylemişti. Ben zaten Ezgi ile arkadaştım. Ben sadece Ezgi’yi unutmuştum. Beni nasıl bu kadar kolay aptal yerine koymuşlardı? Elimi kalbimin üstüne götürürken aptallığıma isyan ettim. Ben bunu nasıl yeni fark etmiştim?
Artık nefeslerimi kesik kesik alırken göz yaşlarım gözlerimden firar etmişti. Ama bitmemişti.
Peki ya Yağmur? Benim arkadaşım ölmüştü, bunu nasıl bizden gizlemişlerdi? Bize neden söylememişlerdi? Ben zihnimde hatırlayamadığım onca anıyı geri kazanmaya çalışırken onlar benden birini, birinin ölümünü gizlemişlerdi. Liseye geldiğimiz gün Yağmur’a olanı bile bile neden bizi buraya bırakıp gitmişlerdi? Bir anne ve baba bunu nasıl, ne gerekçeyle yapabilirdi?
Neden kimse Yağmur’un ölümüne neden bulamamıştı? Şahika tekrarlandı diyerek kenara atılacak, kısa kesilecek bir cümle değildi bu.
Ben, gerçekleri öğrenmeye çalışırken ailemin bana oynadığı oyunları da öğreneceğimi düşünmemiştim.
Artık başım dönmeye başlarken başımı göğe çevirdim. Yağan çise damlaları yüzüme çarparken Çınar’ın buğulu sesi kulaklarımı doldurdu. Zihnimin uğultusundan ne dediğini anlamıyor, yalnızca omzumdaki kollarından beni sarstığını anlıyordum. Bakışlarımı sabitlemeye çalıştım Çınar’ın yüzünde. Gözünden akan göz yaşları ve yüzüyle buluşmuş çiseler yüzünde dans edercesine aşağıya kayıyordu.
Parmaklarım gözlerimdeki görüntü net olmasa da Çınar’ın gözünden akan yaşı sildi. Çınar’ın parmakları gözümden akan yaşı silerken küçük Çınar’ın, küçük Seray’ın yanağından yaşları siliyor gibi gelmişti. Şu birkaç saniye içinde yaşadığımı da ne anlayabilmiştim ne de bilebilmiştim.
Başımı gökyüzüne kaldırıp yıldızlara baktım. Çınar’ın dediği gibi Yağmur gerçekten orada mıydı? Geldiği yere mi gitmişti Yağmur? Ama ben daha ona kavuşamamıştım. Ben ona sarılamamış, küçükken olduğu gibi Çınar’ı benden nasıl kıskandığını görememiştim. Yüzümü ıslatan çiseler ile gülümsedim. “Yağmur... Ben de seni çok özledim arkadaşım.” Burnumun direği sızladı. Kalbim ağrıdı. Kalbime bıçaklar saplandı. Gözlerimi kapatıp Yağmur’un zihnimde canlanmasına izin verdim. Sarışın, mavi gözlü kız çocuğu canlandı zihnimde. Canlanan her detayda zihnim daha da zonkladı, kalbim daha da ağrıdı.
Yağmur çıksın gelsin istedim. Yağmur gelsin, bana sarılsın, beni yanaklarımdan öpsün istedim. Hissettiğim bu boşluk hatırlamadığım biri için fazla mıydı? Yağmur’u hatırlamamam onu hissetmediğim anlamına gelmezdi. Yağmur hep kalbimdeydi. Çınar’ın, Ezgi’nin, Alper’in, Berna’nın kalbimde olduğu gibi. Onların hisleri benimleydi, onlar karşıma geçince hepsinin hisleri yeniden canlandı. Yağmur’un canlanmak isteyip canlanamayan hissi yaktı kalbimi. Kalbimin bir parçası kül oldu. O kül burada, okulun bahçesinde, Yağmur’un düşüp vefat ettiği okulun bahçesinde kaldı.
Peki ya şimdi ne yapacaktım? Ne yapmalıydım? Kimden hesap sormaya başlayacaktım? Önce kimin hesabını soracaktım? Şahika’nın? Yağmur’un? Benim? Kimsenin ardına düşmediği, ardına düşmekten çekindiği bu olayların ardındaki gerçekleri nasıl bulacaktım?
Gerçek sandığım doğrular yalana dönüşmüş, adeta bir çığ gibi üstüme yuvarlanmıştı. Sanki çığ beni beklemiş; büyümüş, büyümüş ve büyümüştü. En büyük halini aldığında artık en büyük yıkımı yapabilmişti bende. Çığ gerçekten üstümde bir yıkıma neden olmuşçasına vücuduma bir ağırlık çöktü. Üşüdüm. Gerçekten çığ üstüme gelmiş ve kar mı beni üşütmüştü?
Başım dönmeye başlarken Çınar’a tutunmak istedim ama motor becerilerimi kaybetmiş gibi hareket edemedim. Karşıda, yurtta açık olan tek odaya kaydı gözlerim. Camdan bakan, saçlarının sarı olduğunu anlayabildiğim kızı gördüm. “Yağmur.” Demeye çalıştım çıkmayan sesimle. “Yağmur geldi Çınar.” Nefes almaya çalışırken göz kapaklarımı açmakta zorlanıyordum. Çınar’ın bana sarılı olan kollarını sallamaya çalıştım. Gelsin, görsün Yağmur’un geldiğini diye.
“Seray’ım anlamıyorum ne diyorsun. Seray hadi bak bana güzelim! ”Çınar’ı anlamaya çalışırken zorla gözlerimi açtım. Gözlerim az önceki odaya kaydı lakin ne ışık vardı ne de Yağmur. Yağmur’un gittiği düşüncesi nefesimi kesti. “Yağmur neden gittin?” Son nefesimle söylediğim cümleyle bacaklarım beni taşıyamaz hâle gelirken gözlerim karardı. Anılarım birbirine girerken son duyduğum ses Çınar’ın sesiydi.
“Seray? Seray gözünü aç yalvarırım!”
6 ོ