1.Bölüm: Gizler
Bazen mutluluğun nedeni gerçeklerin bilinmemesidir.
ོ ོ
“Gözlerin gizlediği gizler her zaman gizli kalır ve sizinle gizlenmeye devam ederse gözleriniz bir noktadan sonra gizlerinizi benimser, benimsenen gizler artık birer gerçeğe dönüşür sizin için. Gözleriniz gizlediğiniz gizemleri saklamak için bir çabaya ihtiyaç duymaz artık. Duyulmayan çaba insanı rahatlatır lakin içten içe de yorar, yorulan insan neden yorulduğunu anlayamaz. Bilmez gözlerinin gizlediği gizemlerin yükünü kalbinin gizlediğini. Gizlerinizin sizleri yormadığı günler dilerim. Esenlikle kalın.”
Önüme çıkan kısa blog yazısına dikkatle bakıyordum. Okumuş ve idrak etmiş halim, geleceğim ile bağdaştırmaya çalışıyordu satırdaki cümleleri. Yazar ismine baktım, yalnızca Zeme yazıyordu. Tabletin ekranını kapatıp oturduğum kanepeden kalktım. Benim için hayatımın dönüm noktası olacak bir güne başlayacaktım, en azından ben öyle inanıyordum. Yatağımın yanında duran valizlerim, kılıfına geçirilmiş gitarım, üstünde hiç eşyam olmayan çalışma masam... Odamı böyle görmek beni üzse de değişen hayatım için heyecanlıydım.
Camdan dışarı kaydı gözlerim. Kış ayına girmemize rağmen hava hâlâ ılık ve güneşliydi. Kar görmemiş kimi ağacın dallarında renkleri solmuş yapraklar vardı. Bir anda ısınıp soğuyan havalara adapte olmak beni zorluyordu.
“Seray! Haydi gel. Valizlerimi aşağı indireceğim, sen de valizlerini getir indireyim aşağı.” Seslenen ikizim ile kalbim hızlanmaya başladı. Gerçekten yeni hayatımın başladığını hissediyordum.
“Geliyorum Giray!” Ne kadar ismini kullansam da abi demeyi daha çok severdim. Bir sorun olduğunda veya üzgünken abi derdim, aramızda bu şekilde bir kod belirlemiştik. O da kardeşim derdi üzgünken, birbirimizle az da olsa tartışır ama birbirimizi çok severdik.
Odadan çıkmadan aynamdan üstümdekilere baktım. Dar kumaş pantolon ile takım olan lacivert yelek ve blazer takımımı, içime açık mavi bir gömlek ile giymiştim. Salık saçımı beyaz bandanam ile önüme gelmesini engellemiş, perçemlerimi alnımda duracak biçimde şekillendirmiştim. Omzumda lacivert kol çantam, ayağımda beyaz spor ayakkabılarım ve her zaman taktığım birkaç gold takım vardı. Sahi ben bugün niye böyle şık giyinmiştim?
Annemin benim için ürettiği bir teori vardı. Ben ne zaman bilinçsizce şık giyinsem mutlaka şıklığım işime yarardı. Öylesine şık giyindiğim gün şans eseri annemlerin şirket toplantısına katılmam, proje ödülüne layık görülüp apar topar ödülü almaya gitmem ve daha niceleri. Anneler her zaman hisseder, hissettikleri mutlak suretle doğrudur. Bu düşünce beni gülümsetirken bugün karşılaşacağım şanslı olayı düşünmeye çalıştım. Acaba bugünkü kombinim nasıl bir talihe yol açacaktı?
İçim kıpır kıpır olurken iki valizi odamdan çıkartıp merdivene doğru yürüdüm. Giray merdivenin başında bulunan aynada saçına şekil verirken beni bekliyordu. Kaş göz yaparak büyük valizimi işaret ettim. “Hadi güzellik atla, seni gideceğin yere bırakayım.” Giray dediğime göz devirirken ben valizimi yere yatırıp üstüne oturdum. “Son teklif, bin güzellik!” Bu sefer ikna olmuş olacak ki valizin arkasına oturdu. Valizi hafifçe iterek merdivende kaymaya başladığımızda kahkaha atıyorduk. Valizin merdivende çıkardığı yüksek ses annem ve babamı mutfaktan koşarcasına çıkarmıştı. Biz valizle merdivenin sonuna gelince Giray da ben de öne fırlamıştık. Bu sefer bize gülen anne babama baktım. Babam bana doğru gelip beni yerden kaldırırken annem ellerini önünde bağlamış bana bakıyordu. “Kızım sakin sakin merdiveni neden inmiyorsun?” Sadece masumca gülmeye çalıştım. Diğer türlü annem fazlaca kızabilirdi.
Babamın arkasından mutfağa giderken annem de gülüyordu. Giray’ı böyle bir şeye benim ikna edeceğimi ne de olsa biliyordu, on sekiz yıllık kızıydım sonuçta. Annem ve babama yardım edip kahvaltı masasının eksiklerini tamamladık. Birlikte kahvaltıyı hazırlamış ve Yemek için masaya yerleşmiştik. Sohbet eşliğinde kahvaltı ederken annem ve babam sorduğumuz soruları cevaplıyordu.
“Anne, şimdi siz ne zaman döneceksiniz İspanya’dan? Biz ne kadar süre lisede yatılı kalacağız?” Sorduğum soru ile annem bir iç çekti. “Güzel kızım dönüşümüz dediğimiz gibi belli değil, orada şirketin bize ihtiyacı var. Zaten gideceğiniz lise çok iyi, babanızla bizim okuduğumuz lise. Arada anneanne ve babaannenize de gidersiniz, yalnız değilsiniz burada. Evimiz liseye çok uzak olmasa da malum İstanbul trafiği... Zaten yurt hemen lisenin yanında, rahat edeceksiniz şüpheniz olmasın.”
“Biz zaten rahatımız için demiyoruz ki, sınava hazırlanmaya devam edeceğiz. On ikinci sınıfın ilk dönemi bitti sayılır, ikinci sınavlarımız kaldı sadece. Biz sizi düşünüyoruz. Çok çalışıyorsunuz ve yine yurt dışına gideceksiniz. Bu defa bizsiz hem de.” Giray’ın üzülerek dediği cümleye ben de katılıyordum ama ebeveynlerimle gurur duyuyordum. İkisi de çok başarılı bilgisayar mühendisleriydi, ülkelerini bu sektörde zirveye ulaştıran kişilerdendiler.
“Meleğim; çocuklarımız haklı ama siz de şunu unutmayın, siz çocuksunuz bu yüzden bizi bu kadar düşünmeyin. Siz henüz o yaşta değilsiniz. Biz tabii ki sizin için çalışacağız, siz de kendiniz için çalışacaksınız.” Babam cümlesi bittikten sonra masanın üzerinde duran annemin elini alıp öptü. “Hem dediğiniz gibi ilk defa gitmiyoruz, siz zaten İspanya’da büyüdünüz. Orada annenizle hem çalışacağız hem de güzel zaman geçireceğiz. Ne kadar güzel vakit geçirebileceğimizi siz de biliyorsunuz, aklınız bizde kalmasın.” Annem babamın cümlesi üzerine sırtını yanında oturan babamın göğsüne yasladı. “Haklısın Dinçerciğim, eminim çocuklarımız da biz yokken birlikte her şeyi halledeceklerdir.” Annemin cümlesi üzerine birbirimize gülümsedik. Annemin masadan kalkıp el çırpması ile biz de masadan kalktık. Bu hareket masayı topluyoruz demekti. Birlikte masayı toplamaya başladık.
ོ ོ
Arabada çalan hafif sesli müzik eşliğinde yeni lisemize gidiyorduk. Eski lisemiz evimize yakın olsa da annem ve babam evde tek yaşamamızı istemedi. Onun yerine bizi kendi okudukları liseye göndermeye karar verdiler. Bu lise annem ve babamın tanıştığı liseydi. Oradan olan arkadaşlarını ve anılarını bize anlatmaya doyamazlardı. Eski lise arkadaşlarını henüz hiç görememiştim.
“Okul müdürü bizim dönemimiz mezunu, bir sorun olursa onunla görüşmekten çekinmeyin. Sinem size fazlasıyla yardımcı olacaktır. Onun kızı da sizin okulda, belki siz de arkadaş olursunuz.” Annemin dediği şeyler üzerine babam ekledi. “Hayatım, Hakan da hâlâ bizim lisede öğretmenlik yapıyor değil mi?”
Annem kafasını sallayarak babamın cümlesini onayladı. “Evet, onlar da bizim gibi lisede tanıştı ve aynı kurumda çalışıyorlar. Şahika onlardan vazgeçemedi. On yıldır Şahika’dalar.” Annemin kullandığı Şahika ile kaşlarım havalandı. “Anne, Şahika kim?”
Dediğim şeye annem gülerken ben hâlâ anlayamamıştım. “Kızım lisenin adı Şahika’ydı ya. Unuttun mu cidden?” Anladım gibi mırıldanırken hayretle bu bilgiyi nasıl unuttuğumu düşünüyordum. “Peki neden Şahika? İsmin hikayesinin var olduğunu hep söylerdiniz ama hikayesini anlatmadınız.” Giray’ın cümlesi üzerine annemle babam göz göze geldi. Babam derin bir nefes alıp direksiyonu daha sıkı kavradı. “Bunu size şu an söylememiz doğru olmayacaktır. Birkaç gün içinde öğrenirsiniz zaten.” Babamın cümlesi üzerine sabah okuduğum satırlar gözümün önüne geldi.
Gözler, gizler ve gizemler. Bu kelimelerin bu kadar çabuk hayatımda yer edineceğini, şimdiden gizlerle baş başa kalacağımı düşünmüyordum. Aklım karışmışken dikiz aynasında bana bakan Giray ile göz göze geldim. Gözlerini kapatıp açarak gülümsedi bana. Halledeceğiz demişti bana. Ben de gülümseyip gözlerimi kırptım. Elimde duran telefonumu açarak birkaç gün önce yazılımını telefonuma kurduğum konum uygulamasını açtım. Giray ve benim çocukluğumuz bilgisayarla geçmişti. İki bilgisayar mühendisi ebeveynin çocuklarının bilgisayar ile büyümesi çok normaldi. Ben Giray’a göre yazılımları ve programları daha aktif kullanırdım. Açtığım konum uygulamasında evdeki herkesin tüm teknolojik araçlarını kaydetmiştim. Akıllı saatten tutun da telefonlara kadar... Ailemin güvenliğinden emin olmak için böyle bir uygulamayı yüklemiştim. Uygulamayı inceleyip sorunsuzca çalıştığını gördükten sonra telefonun ekranını kapadım ve arkama yaslandım.
İşlek bir caddede babam direksiyonu sağa çevirirken kalbim hızlanmaya başlamıştı. Kalbim yaklaştığımızı hissetmiş olacak ki gözlerimi Giray’ın oturduğu taraftaki cama çevirdim. Sağ tarafta görünen okul binasından gözümü alamazken araba ilerledikçe okuyabildiğim okul tabelasına baktım. Büyük harflerle ŞAHİKA LİSESİ yazılı tabelanın ardında gördüğüm iki tabela ile donup kaldım. Şahika Lisesi’nin yazılı olduğu tabelanın altında iki farklı giriş kapısı ve her kapının yanında bir güvenlik kulübesi vardı. Gözüm ilk olarak solda duran tabelaya kaydı: Şahika Erkek Lisesi. Gözümü korkarak sağa çevirirken Şahika Kız Lisesi tabelası ile dondum kaldım.
“Anne? Baba?” ağzımdan düşünmeden çıkan sözcükler ile önde oturan anne ve babama döndüm, koltukta öne doğru kaydım. “Bize neden liselerimizin ayrı olduğunu söylemediniz?” Giray’ın cümlesi ile gerçeklik bu sefer daha etkili oldu zihnimde. Annem ve babam birbirlerine şaşkınlıkla bakarken annemin tarafındaki sağ ön cam tıklatıldı. Annem şaşkınlığın etkisinden çıkamazken arabadan inmek için kapıyı açtı. Babam da arkasından kapıyı açarken Giray ve ben de arabadan indik.
“Ah, Melek! Size yetişebildiğime sevindim.” Sarışın, orta boylu kadının yanında duran kumral saçlı anneme baktım. İkisi de çok genç duruyorlardı. İlk defa gördüğüm bu kadın bana tanıdık gelse de çıkaramamıştım.
“Merhaba Sinem. Bugün okula geleceğini bilmiyorduk.” Annemin cümlesi üzerine Sinem’in okul müdürümüz olduğu aklıma geldi. Acaba o Sinem bu Sinem miydi?
Annemle sarılan Sinem Abla ardından babama sarıldı. Giray ve beni görünce gözlerine inanamazmış gibi gülümsedi. “Bu güzel kızın ve delikanlının kaydını ben yapmışken yurda ben yerleştirmesem içim rahat etmezdi. İnanamıyorum bu güzel kız aynı senin gençliğin Melek. Dinçer’in yakışıklılığı da bu yakışıklı resmen.” Sinem’in gülerek dedikleri üzerine annem ve babam da birbirlerine gülümsedi.
“Şu gelen güzel kız da senin kızın mı yoksa? Aynı sen. Küçüklüğünü gördüğüm Ezgi’ye çok benziyor.’ Annemin başını işaret ederek gösterdiği arkamdaki kıza doğru döndüm. Küçük valizi ile bize doğru gelen 1.60 boylarında, kumral dalgalı saçlı, açık mavi triko elbise üstüne deri ceket giyen bir kızı gördüm. Yumuşak yüz hatları yeşil gözleri ile çok tatlı bir yüz ortaya çıkarmıştı. Alnından yüzünün yanlarına uzanan hafif kesimli perçemleri, düşük topuzu ile kombini hem şık hem tatlı bir şekilde tamamlamıştı. Gülümseyerek bize gelen kızı izlerken Giray ile aramızdan geçip anneme sarıldı. “Melek Teyze! İnanamıyorum sensin! Sana nasıl seslenmemi istemiştin?.. Mi tía!”
Heyecanla annemle konuşan Ezgi’yi izliyorduk. Babam Ezgi’yi tanıyor olacak ki gülüyordu. Ben ve Giray ise sadece bakışıyorduk. Evet annem ve babamın liseden arkadaşları vardı hep anlatırlardı ama biz küçükken görmüştük arkadaşlarını. İşten arkadaşlarını tanır ve onlarla sohbet ederdik, otururduk, birlikte zaman geçirirdik. Madem annem bu kızdan ona teyze demesini istemiş neden Sinem Abla ile doğru dürüst görüşmüyorlardı? Veya biz niye bilmiyorduk?
“Annem bu kıza teyzem demeyi öğretmiş ve biz bu kızı tanımıyor muyuz?” Giray’ın eğilerek bana dediklerinden sonra düşüncelerimden çıktım. Babamla da sarılan Ezgi arkasını annemlere dönünce karşı karşıya geldik. İlk Giray ile göz göze gelmiş, benimle göz göze geldiğinde ise ben daha tam gülümseyemeden gözleri tekrar Giray’ı buldu. Gözleri şaşkınlıkla Giray’ın yüzünü incelerken Giray elini uzattı. “Merhaba. Ben Giray.” Giray’ın elini sıkarken hâlâ şaşkın görünüyordu. “Merhaba. Ben de Ezgi.” Ezgi’nin adını söylemesi üzerine Giray da şaşırdı. Az önce annem Ezgi dememişçesine Ezgi’nin kendi ağzından adını duyması onu etkilemişti. Yaşadıklarımı anlamlandırmayı bir süre durdurmaya karar verdim çünkü ana odaklanamıyordum. Bana dönen Ezgi ile tokalaştık. “Selam Ezgi, Seray ben.” Kaşları havaya kalkan Ezgi hemen kendini toparladı ve eski gülümseyen haline döndü.
“Sinemciğim, lise neden kız ve erkek olarak ayrı. En son geçen yıl gördük ve böyle bir durum yoktu. Çocuklar da görünce şaşırdı.” Yutkunan Sinem Abla ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. Annesine bakan Ezgi annesinin ne cevap vereceğini bekliyordu. “Şahika tekrarlandı Melek. Yağmur’da...” Babam ve annemin sessiz bakışmalarına anlam vermeye çalıştık Giray’la. Ezgi’nin gözünden göz yaşları süzülürken zoraki gülümsemeyle “Ben eşyalarımı yerleştireyim, görüşürüz .” dedi ve kimseden bir dönüt almadan arkasını dönerek sağ tarafta bulunan Şahika Kız Lisesi kapısından içeri girdi.
“Çocuklar haydi biz kaydınızla ilgili işlemleri yapalım, siz de Ezgi ile biraz zaman geçirin. Aradığımız zaman haberleşir ona göre valizlerinizi yerleştiririz.” Babamın dediğine baş sallayarak Ezgi’nin arkasından gittik.
Ezgi valizi ile öylece ayakta durmuş karşıya bakıyordu. Önümde duran okula baktım. Tabelasında büyük harflerle ŞAHİKA LİSESİ yazıyordu. Yazıyı okurken türlerim ürpermişti. Şahika tekrarlandı. Okulun etrafında gözlerimi gezdirdim. Beş basamak çıkılarak okulun giriş kapısına varılıyordu. Karşımızda ise Kız Yurdu yazılı tabela bulunan üç katlı bir bina vardı. Giray’ın Ezgi’ye seslenmesiyle onlara döndüm. Giray önümüzde olan Ezgi’nin karşısına geçmiş ve ona sesleniyordu.
“Ezgi?” Giray’ın seslenişi ile Ezgi bakışlarını Giray’a çevirdi. Ben de Ezgi’nin yanına, Giray’ın karşısına geçtim. Ezgi’nin yüzü bembeyaz kesilmiş, dolu gözlerle Giray’a bakıyordu. Tanımadığımız, belki de ilk kez gördüğümüz bu kızın bize böyle anlamlı bakması bana saçma gelmişti. Korktuğum kısım ise bu kızın bana yabancı gelmemesiydi.
“Seni daha önceden görmüş gibiyim... Giray. Giray’dı değil mi?” Ezgi’nin gözünden yaş süzülerek söylediği cümle Giray’ın gözlerini büyütmüştü. “Evet, Giray. Sen de bana yabancı gelmedin biliyor musun? Göz göze geldikten sonra bakışın bana tanıdık geldi ama çıkaramadım, kusura bakma.” Giray’ın cevabı üzerine Ezgi göz yaşını silip “Önemli değil, ben de anımsayamadım zaten.” dedi. Ezgi çalan telefonuna yanıt verirken Giray bana doğru yaklaşıp İspanyolca fısıldamaya başladı. “Sen Ezgi’yi hatırlayabildin mi? Düşünmeye çalıştıkça başım zonkluyor ama sanki tanıyorum Ezgi’yi. Yabancı değil, asla yabancı hissettirmiyor bana.” Giray’ın demesi üzerine ben de düşündüm. Anılarımı hatırlamaya çalıştım ama baş ağrısından başka bir şey elimde yoktu.
“Eskiyi düşünmeye çalıştıkça hâlâ başım zonkluyor Giray. Annem ve babamla konuşmalıyız bu durumu.” Giray’a verdiğim İspanyolca yanıt üzerine Ezgi gülerek bize döndü. “Sizi anlıyorum. Babam İspanyolca öğretmeni.” Utanan Giray başını yana eğip ensesini kaşıdı. İçten içe Giray’a gülerken Ezgi bakışlarını bana çevirdi. “Annem benimle aynı odada kalacağını söyledi. Yatağın için yorgan falan alıp yerleştirdikten sonra yanlarına gidecekmişiz.” Ben Ezgi’ye başımı salladıktan sonra Ezgi Giray’a döndü. “Sen bizimkilerin yanına dön, sana kendi odanı erkek bir öğrenci gösterecekmiş.” Giray göz kırparak Ezgi’yi onaylarken Ezgi’nin küçük valizini kız yurduna doğru çekmeye başladı. “Tamamdır. Haydi sizi bırakayım önce.” Giray’ın centilmenliğine gülümserken önden giden Giray’ın arkasından Ezgi ile yurda doğru adımladık. Yurt girişindeki merdivenlere kadar valizi çıkaran Giray bizimle vedalaşıp annemlerin yanına gitti.
Yurt kapısını Ezgi açtıktan sonra gözlerim hemen içeriyi incelemeye başladı. Karşımızda halı serili bir merdiven vardı. Merdivenin sağında ve solunda beşer kapı vardı. Her kapının önünde de ayakkabılık olduğunu düşündüğüm dolaplar vardı. Ezgi ayakkabılarını çıkartırken ben de eğilip spor ayakkabılarımı çıkardım. “Ayakkabılarımızı burada çıkarıyoruz, istersen karşıda merdivenin yanında olan ayakkabılığa koyabilirsin, ortak ayakkabılık orası. Ama aynı zamanda herkesin kapısının önünde ayakkabılık var, ben orayı kullanıyorum.” Ezgi parmağıyla karşımızdaki merdiveni işaret etti. “Karşıdaki merdivenin aşağısında yemekhane ve depo var. Öğle yemeği için geldiğimde ayakkabılarımı ortak dolaba koyarım, daha kolay oluyor.” İçeri adım attığımızda Ezgi valizini de içeri koyup tekerlekleri yere değmeyecek şekilde yan yatırdı valizi.
“Şimdi gördüğün gibi her katta yirmi oda var. Karşılıklı onar oda var, beşi merdivenin sağında beşi de merdivenin solunda kalıyor. Şuan bulunduğumuz kat zemin, alt kat -1 ve orada yemekhane var dediğim gibi. Zeminden yukarıda 2 kat var. Biz 1. Kattayız, 37 numaralı oda.” Ezgi’nin söylediği yeni bilgileri zihnimde tartarken valizini yandan tutarak merdivene yöneldi. Ben de etrafı inceleyerek Ezgi’nin arkasından çıktım. Krem-kahverengi çiçek desenli bastığım halılar temizdi. Merdiveni çıktıktan sonra merdivenin karşısında sağda kalan, üstünde altın renkli 37 yazan kapıya kaydı gözlerim. Kapının sağında yerde olan ayakkabılığa takıldı gözüm. Üstünde harfler vardı: E, Y, S ve B. E’nin Ezgi olduğunu düşünmüştüm.
Ezgi diğer elinde olan ayakkabılarını kapının yanındaki ayakkabılığın kapağını açarak içeri koydu. “Haydi sen de koy ayakkabılarını, geliyorum hemen.” Ezgi’nin dediğini yaparken Ezgi valizini içeri koymuş ve hemen yanıma gelmişti. Koridorun sonundaki odaya doğru giderken bir yandan da mırıldanıyordu. “Burası eşya odası; yastık kılıfını, çarşafını ve yorganını buradan alacağız. Değişmek istediğin zaman tekrar buradan değiştirebilirsin.”
Ben başımı sallarken odanın kapısını açmıştı. İçeride dolaplarda düzenli bir şekilde dizili olan yorganlara baktım. Ezgi sırayla bir yastık kılıfı, yastık, çarşaf ve yorgan kılıfını kucağıma verdi. En son da yorganı kendi eline alıp “Haydi çıkalım.” dedi. “Yorganı bana verseydin, niye zahmet ettin?” dedim elindeki yorganı işaret ederek.
Ezgi birkaç saniye baktı gözlerime, konuşabilse ne derdi bilmiyorum. Ama gözlerinde, demek istediği çok şey olduğunu görebiliyordum. Bir insanı nasıl tanıyor gibi hissedebilirdim ama tanıyamazdım? Böyle mi ifade etmem gerekirdi yaşadığım durumu?
“Yok canım ne zahmeti, ağır olmasın yardım edeyim ben de.” Ezgi’nin zoraki gülümsemeyle dediği cümleyi gözlerimle onayladım. Önden Ezgi giderken ben de deponun kapısını kapatıp 37 numaralı odamıza doğru yürüdüm. Ezgi odamızın kapısını açıp içeri geçti, ardından benim de gelmem için yana kaydı. “Hoş geldin Seray.” Dolu gözüyle dediğine karşı kocaman gülümsedim. Ezgi’yi tanıyordum ama şu an düşünmeyecektim. Bunun farkındalığı ile odayı inceleyerek küçük adımlarla etrafa baktım.
Kapının karşısında kocaman olan camın önünde dört tane çalışma masası vardı. İki masa camın sağında ikisi de solunda kalıyordu. Camdaki manzaradan Şahika Lisesi’nin ön cephesi ve erkek yurdunun bir kısmı görülüyordu. Çalışma masasının altında ve üstünde dolaplar vardı. Başımı sağa çevirince karşılıklı iki katlı iki tane ranza vardı. Ranzaların arasında iki tane komodin vardı. Odanın sol tarafında ise dört kapaklı bir dolap vardı. Ahşap renkli dolabın hemen bitiminde ise krem renkli kapalı bir kapı vardı.
“Sevdin mi odamızı? Dolapların oradaki kapı banyonun kapısı. Her odada banyo var.” Ezgi’ye heyecanla başımı salladım. “Evet sevdim odayı, tatlı. Hangi yatak benim?” Ezgi gülerek bana kapı tarafındaki ranzayı gösterdi. “Alt kat senin, üst katta da ben varım.” Ellerimi çırparak ranzanın önüne gittim. “Hep ranzalı bir yatağım olsun, alt katında yatayım istemişimdir.”
Hep ranzalı bir yatağım olsun, alt katında yatayım istemişimdir. Üst katımda da sen ol. Zihnimde tekrar eden cümleler gözlerimi karartmıştı. Ben bu cümleyi ne zaman kime söylemiştim? Ezgi söylediğim cümleye devam etmemi bekler gibi bana bakarken ben ranzanın merdivenine tutunmuş, gözlerimi kapatıp içimden ona kadar saymaya başlamıştım. Cero (sıfır), uno (bir), dos (iki), tres (üç), cuatro (dört), cinco (beş), seis (altı),siete (yedi), ocho (sekiz), nueve (dokuz), diez (on).
“Seray? İyi misin, başın mı ağrıyor?” Sesi endişeli gelen Ezgi’ye hafifçe başımı salladım.
“Bir anlık ağrı geldi, şimdi iyiyim.” Ezgi cevabımın üzerine “Haydi yorganını falan yerleştirip annemlerin yanına gidelim.” Sadece başımı sallarken yastık kılıfını yastığa geçirmeye başlamıştım. Zihnim birbirine girmiş yün topları gibi karışmışken düşünmemeye çalıştım. Geçmişi, önceden yaşadığım şeyleri düşünmemeye başladım çünkü ne zaman o yaşlarımı düşünsem aynı baş ağrısı beni mahvediyordu. Giray ile ağrı çekiyorduk.
ོ ོ
Ezgi ile yatağımı hazırlamış, annemlerin yanına gidiyorduk. Başım ağrıdığı için Ezgi ile pek konuşmamış, okulla alakalı birkaç soru sormuş ve Ezgi’nin bana sorduğu soruları cevaplamıştım. Ezgi normalde evde kaldığını ama sınav dönemlerinde etütler yapıldığı için yurtta kaldığını söylemişti. Diğer oda arkadaşımızla aynı sınıfta olduğu için birlikte ders çalışıyorlarmış.
“Ezgi yardımın için çok teşekkür ederim. Kendimi şu an daha rahat hissediyorum.” Ezgi sadece gülümseyip koluma girmişti. Niyeyse gözleri yetiyordu cevap almadığım zamanlar. Okulun girişine doğru giderken Ezgi telefonunun çalması ile bana önden gitmemi söylemişti. Müdürün odasını tarif etmiş ve benden uzaklaşarak telefonunu açmıştı. Canım Antep fıstığı çektiği için okula girmekten vazgeçtim. Çıkış kapısına yürüyüp sağıma soluma bakmaya başladım bir market bulmak umuduyla. Konumdan market bakmak için telefonumu açmışken Giray’ın bildirimi ile mesajına girdim.
Abim: Neredesin?
Abim: Ben babamların yanına geçerim 20 dakika sonra.
Fıstık almaya gidiyorum. Gelirim 10 dakikaya.
Sanırım.
Başımı kaldırıp etrafa baktığımda caddenin karşısında bir park olduğunu gördüm. Parkın arkasında market tabelası görünce direkt karşıya geçtim. Parkın ardında kalan markete heyecanla girdim. Çerez reyonunu gözümle kestirip küçük olan markette Antep fıstığı aramaya başladım.
“Ne aramıştın güzel kızım?” Seslenerek yanıma gelen yaşlı adama baktım. “Antep fıstığı arıyordum amca, bulamadım.” Bana gülerek parkı işaret etti. “Parktaki delikanlı aldı son Antep fıstığını, genelde de o alıyor zaten.” Amca üzüldüğümü görünce devam etti konuşmaya. “Üzülme kızım, sen git delikanlıya söyle Ahmet Amca gönderdi beni. Bir avuç fıstık istiyorum, de. Verir sana, iyi çocuktur.” Gülümseyerek çıkışa doğru hızlı hızlı yürümeye başladım. “Çok sağ ol Ahmet Amca. Kolay gelsin, hayırlı işler.” Seke seke parka geçerken çok mutluydum. Antep fıstığını çok severdim ve neredeyse her gün yerdim.
Parka girince karşıda bana arkası dönük, tek başına oturan bir erkek gördüm. Parkta birkaç bank, iki salıncak ve küçük bir kaydırak vardı. Parkın etrafı güzel ağaç ve çiçeklerle çevrili, etrafını da demir parmaklıklar sarmıştı. Karşılıklı girişler, demir kapıların sarmaşıklara dolanması ile çok zarif görünüyordu. Buradan gördüğüm kadarıyla oturan erkek, lacivert kumaş pantolon ve lacivert gömlek giyiyordu. Başının arkasında kalan hafif uzun saçları, bir süredir kesilmediğini gösteriyordu. Gür ve parlak siyah saçları, esmer teni ve üstündeki lacivert gömlek ile çok güzel duruyordu. Düşüncelerime şaşırmıştım. Yüzünü görmeden bir erkeğin saçını beğenmiştim. Karşı cinsi beğenen, böyle inceleyen biri değildim. Beğenmesi zor biriydim.
Bankın arkasından yaklaşıp genç adamın önüne geçtim. “Merhaba.” Seslenmem ile banktan kalkarak karşıma geçen genç adama baka kaldım. Bugünkü kombinimin nasıl bir talihe yol açtığını karşımdaki yakışıklı genç adama bakınca anlamıştım. Arkası dönükken böyle bir güzelliğe sahip olan adamın, yüzünü dönünce bu kadar yakışıklı olacağını anlamam gerekirdi.
Siyah gür saçlar; koyu kahve, parlayan gözler; kemikli, yüz hatlarını sertleştiren bir burun; üst dudağa göre daha dolgun olan alt dudak... Her kim ise çok güzel bir yüzü vardı. Çok yakışıklıydı. Benim yaşlarımda gibi duruyordu, boyu benden biraz daha. Gözlerim yüzünü incelerken şakağında, saçlarının altında kalan küçük yara izine bakakaldım. Zihnimde canlanan seslerin getirdiği baş zonklaması ile iki elimi de öne doğru, bir yere tutunmak amacıyla uzatmıştım. Gözlerimi sımsıkı birbirine kapatmıştım. Nefesimi tutmuş; kendimi, zihnimi ve bedenimi sıkmıştım. Kendimi boşluğa düşmüş gibi hissederken birinin beni tuttuğunu anlayabiliyordum, duyduğum kokunun beni rahatlattığını da hissedebiliyordum ama zihnim şu an burada değil, kafamın içinde yerinden çıkmak isteyen anılarımla meşguldü.
Merhaba yakışıklı bebek çocuk! Bana da fıstık verir misin? Annem bana fıstık vermiyor. Çok yediğim için yeşil olmamdan korkuyor! Ama seni izledim şuradan... Sen yeşil olmadın. Ben de olmam, bana da biraz fıstık verir misin?
Etraftaki araba sesleri beynimi bıçak saplarcasına zonklatıyordu. Zihnim susmuyor, istemsizce düşünüyor ve hatırlıyordum. Normalde hatırlamayan ben, şimdi istemeden düşünüyor ve hatırladığım şeyler başımı katlanılamaz bir acıya sürüklüyordu.
Karşımda duran küçük, çok güzel bir erkek çocuğu vardı. Fıstık paketi elinde bana bakıyordu. “Ben de seni izliyordum, çok tatlısın. Sana Antep fıstığı veririm ama bir şartla, hatta sonsuza kadar sana fıstık alabilirim. Benimle evleneceğine söz ver.”
Zihnim bir anda durmuş, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Belimde elini hissettiğim, koluyla beni sarmalamış, avcu başım arkaya düşmesin diye tutan adama bakmak istedim. Başım göğsünde duruyor, gözlerim gözlerine bakmaktan korkuyordu. Bacaklarım işlevini göremiyor gibi titriyordu. Bacaklarımın titremesi yavaşça vücudumun üst kısımlarına yayılırken ellerimi genç adamın omzuna koydum.
Bacaklarımı şu an itibariyle hissetmiyor, ellerim sıkıca genç adamın omzunu tutuyordu. Derin bir nefes alarak korkmadan başımı kaldırdım. Titreyen ellerle genç adama tutunurken gözlerimi gözlerine çıkardım. Gözleri korkarak bana bakıyor, ne yapacağına karar vermeye çalışıyor gibiydi. Deli olduğumu da düşünüyor olabilirdi pek tabii. Merhaba dedikten birkaç saniye sonra aniden ayakta duramayan bir genç kızdım belki de şu an gözünde.
“Sen kimsin?” Sorduğum soru ile sertçe yutkunan, tanıdığımı hissettiğim genç adama baktım. Cevap vermek istiyordu lakin beni tanıyormuşçasına cevap vermekten kaçınıyordu. Bana cevap vermeden, belimde olan eliyle beni yönlendirerek banka oturttu. “İyi misin? Sana soru sormayacağım, şu an konuşmak seni iyi hissettirmeyebilir.” Dediğini duymamış gibi, saçının altında kalan ucu hafif görünen yara izine baktım. Gözlerimin önüne yüzü net olmayan, şakağında yara izi bulunan küçük çocuk geldi. Derin bir nefes alarak saydım. Cero, uno, dos, tres.
“Benimle Antep fıstığını paylaşır mısın? Ahmet Abi, şu arkada bakkalı olan, senden fıstık istersem vereceğini söyledi.” Gözleri parlayarak bana gülen genç adama baktım. Gülüşünün güzelliğine mi yoksa gülüşünün tanıdıklığına mı kafayı taksam diye düşündüm. Kafayı takmayı şu anlık boş verdim.
“Paylaşırım tabii ki. Adın neydi senin güzel kız?” Güzel kız. Sanırım biraz utanmıştım çünkü kızardığımı yanaklarımdaki sıcaklıktan hissetmiştim. Biraz önceyi unutup titreyen vücudumu dizginlemeye çabaladım. Elimi uzatarak genç adama gülümsedim. “Ben Seray AKÇALI. Senin adın ne?” Titreyen elimi tutarken konuşmasını sürdürdü genç adam. “Çınar ben de. Çınar EROTAN. Memnun oldum Seray.” Elimi hâlâ tutan Çınar’dan elimi ayırdım.
“Ben fıstıktan bir avuç alıp gitsem olur mu? Annemler bekliyor.” Çınar isteğim üzerine fıstık paketini açtı. Avcumu uzatınca titreyen elimi kendi avcuna alıp Antep fıstığını avucuma dökmeye başladı. Titreyen elim Çınar’ın avucunda titremesini bırakınca içten içe garip hissetmiştim. Çınar avucumu fazlası ile fıstıkla doldurmuştu. Elini avcumdan çekince “Teşekkür ederim.” dedim.
Ayaklanırken “Rica ederim Seray.” demişti Çınar. Arkamı dönmüş bir adım atmıştım ki Çınar seslendi. “Seray.” Vücudumla birlikte Çınar’a dönmüş, ne diyeceğini merakla bekliyordum. “Efendim?”
“İyi misin? Eşlik ederim sana iyi hissetmiyorsan.” Çınar’ın çekinerek sorduğuyla gülümsemiştim. Ne kibar biriydi böyle. “Sorduğun için teşekkür ederim Çınar. İyiyim, kendim gidebilirim.” Çınar gözüyle onaylayarak “Sevindim.” dedi.
Arkamı dönüp giderken parktan çıkmadan durdum. Daha bugün tanıştığım biriyle, hatta ilk defa gördüğüm biriyle böyle konuşmak normal miydi. Yani tanıyor gibi... Acaba fazla mı yakın davrandım? Bugün hiç hissetmediğim gibi huzurlu hissetmiştim. Tanımadığımı düşündüğüm herkesi tanıyor gibiydim. Ani bir istekle arkamı döndüm. Bana dönük olan Çınar’ı gördüm, bana bakıyordu.
“Görüşürüz Çınar!” Beni duyması için sesimi yükseltmiş, fıstık olmayan sol elimi havaya kaldırarak el sallamıştım. Çınar da beni taklit edercesine elini salladı gülerek. “Umarım görüşürüz Seray.”
İçimi kaplayan heyecan ve hızlı atan kalbimle arkamı dönüp okula yürümeye başladım. Ben Çınar’ı tanıyordum, ben Ezgi’yi tanıyordum, ben Sinem Abla’yı tanıyordum. Sinem Abla ile ilgili anılarım zihnime doluşmasa da biliyordum. Hissediyordum. Ama düşünmeyecektim, zonklayan başımı zapt edemezdim. Her şey yavaş yavaş, zamanla oturacaktı zihnimde. Annem ve babam öyle öğretmişti. Eskiyi düşünmek isterseniz başınız ağrıyabilir. Bekleyin; hayat göstersin, ipucu versin size. Zihniniz zaten çözecektir her şeyi.
Fıstıkları yiyerek okula vardım. Ezgi’nin tarif ettiği müdür odasına çıkarken konuşma seslerini hafiften duyuyor ama tam anlayamıyordum. Kata geldiğimde müdürün odasının önünde duran Giray’ı gördüm. Elimde kalan fıstıkları çantama atıp çantamdan ıslak mendil çıkararak ellerimi silmeye başladım. Karşısından geldiğimi gören Giray işaret parmağını dudaklarının üstüne koydu. Artık ikimiz de kapının önündeydik ve konuşmalar netti.
“Sinem ne demek Yağmur da Şahika gibi öldü? Böyle bir tesadüf olamaz. Biz çocuklarımızı korumaya çalışırken siz neden bunu bizden gizlediniz? Biz çocuklarımızı Hakan ve sen varsın diye buraya emanet edebileceğimizi düşündük. Düzenleri bozulmasın diye onları İspanya’ya götürmek yerine Şahika’ya getirdik. Belki de geçmişlerine ihtiyaçları vardır, dedik. Biz çocuklarımızı nasıl burada bırakalım? Sen hâlâ nasıl bırakabiliyorsun?” Annemin sessizce ama sinirli bir şekilde söylediğini dinlerken elimde olan ıslak mendili istemsizce sıkmıştım. Giray’la göz göze gelmeye çekinerek ona baktım. Elimdeki ıslak mendili cebime sıkıştırıp Giray’ın elini tuttum. Gözlerini kapatıp açarak elimi sıkıca tuttu Giray.
“Canım benim haklısın. Çocukların sekiz yaşında başına geleni hatırlıyorsun. Hepimizin çocuğu o günler tehlikedeydi. Ama ben artık başkası yüzünden kendi çocuğumun isteklerini geri çeviremem. Ezgi küçüklüğünden beri liseyi Şahika’da okumak istedi. Ben onun bu isteğini geri çeviremezdim. Şimdi onun ve diğer çocukların güvenliği için çabalıyorum, kızım hayalini gerçekleştirsin istiyorum. Lütfen sen de beni anla. Ben kaçmak, saklanmak, kısıtlanmak istemiyorum artık.” Sinem Abla’nın sözleri üzerine bir sessizlik oldu.
“Biz akşam toplanalım. Yağmur vefat ediyor ama Şahika ile olan bağlantısından bir haberiz. Bizden nasıl sakladınız? Nasıl dayandınız bu olanlara?” Babamın sesi titreyerek söylediklerine buz kesilmiştim.
“Kimseye söyleyemedik Dinçer. Çocuklar bu okulda olduğu için bizimkilerin de haberi oldu. İlker gizli tutmak istedi. Kimse daha fazla zarar görsün istemedi. Sizin korkmanızdan endişelendi. Zaten kendinde bile değildi ki. Sadece kimseye söylemeyin dedi. Çınar ve ikisi bir başına kaldı, ses seda yoktu onlardan uzun bir süre. Sen de biliyorsun hiçbirimizi istemedi yanında.” Sinem Abla’nın anlattıklarına daha fazla dayanamadım. Her şey çok fazla gelmişti. Söylediklerini anlıyordum ama kişiler, olaylar yapboz parçaları gibi eksikti. Giray’ı çekiştirerek alt kata götürdüm.
Cebimden telefonu çıkartarak babamı aradım. “Efendim kızım?” Hiçbir şey olmamış gibi babamla konuşmaya başladım. Sesimin titremesini önemsemeyerek konuştum. “Şey, biz Giray’la geliyoruz. Müdür odasında mısınız hâlâ?”
“Evet kızım. İşimiz bitti, siz girişte bekleyin geliyoruz.” Cevap vermeden telefonu kapattım ve cebime attım.
Giray’a döndüm, ellerini avcuma aldım. “Giray konuşmak yok. Tamam mı lütfen, düşünmeyelim. Her şeyi yavaşça hatırlayalım. Ben bu baş ağrısını kaldıramıyorum. Biliyorum sen de bugün benzer şeyleri yaşadın. Gördüğün kişileri tanımıyorsun ama tanıdığını hissediyorsun. Ben hastanede tekrar yatmak istemiyorum. Aynı şeyler yaşansın, kırılıp dökülelim istemiyorum.” Giray ellerimizi ayırıp bana sarıldı. “Bunu da halledeceğiz kardeşim. Dediğin gibi yavaş yavaş, hazmede hazmede. Ben de katlanamam yoksa hiçbir şeye.” Merdivenden duyduğumuz ayak sesleri ile Giray’la birbirimizden ayrıldık. Dolan gözlerimi saklamak istercesine arkamı dönüp duvardaki fotoğraflara, resimlere ve ödüllere bakmaya başladım.
“Akşam buluşuruz o vakit, ben Hakan’la gelirim. Çıkarken haberleşiriz.” Sinem Abla’yı annem ve babam onaylarken yanımıza gelip Giray ve beni öpmüş, kocaman sarılmıştı. “Yarın görüşürüz çocuklar. Anneniz size numaramı atacak, beni istediğiniz zaman arayabilirsiniz.” Sinem Abla’ya teşekkür ettikten sonra o odasına çıkmış, biz ise arabaya doğru geçiyorduk.
“Anne, baba. Valizleri almadan önce biraz konuşabilir miyiz?” Babam kararsız gözükse de annem Giray ve benim kollarımıza girerek okulun bahçesindeki üstü kapalı çardağa yöneltti bizi. “Konuşalım güzel çocuklarım.” Daire şeklinde olan çardağın oturacaklarına oturduk. Giray ve ben yan yana, annem ve babam da karşımızdaydı.
“Önce ben konuşup rahatlamak istiyorum.” Onay almak amaçlı Giray’a döndüğümde başını salladı. Annem ve babama dönerek anlatmaya başladım. “Bugün hiç yaşamadığım hisler yaşadım. Tanımadığım kişiler bana çok tanıdık geldi... Yani tanıdığımı hissettim.” Sesim titremeye başlayınca sertçe yutkundum. “Ben tekrar yoğun geçen bir hastane süreci istemiyorum... Şu an yaşadıklarımı Giray ile yavaşça, yıpranmadan yaşayalım istiyorum. Bugün iki kere fenalaştım. Üstüne üstlük biz buraya geleli iki saat oldu olmadı. Bakın yanlış anlamayın lütfen beni, sizi üzmek veya gitmenizi engellemek istemiyorum. Gördüğüm kadarıyla burası da güzel, kalırız burada. Ama tüm bu bilinmezlikle nasıl başa çıkacağım? Giray nasıl başa çıkacak? Bize söylemek istediğiniz, söylemeniz gereken şeyler yok mu?”
“Haklısın güzel kızım. Babanla seni anladık, nasıl hissettiğini anladık. Giray’ın da aynı durumda olduğunu, seninle aynı duyguları yaşadığını anlıyoruz. İnanın böyle olacağını, daha bugünden başlayacağını tahmin edemedik. Gerçekten özür dileriz.” Annem devam edemezmiş gibi babama baktı. Babam annemin omzunu sıvazlarken sözü devraldı.
“Küçükken yaşadığınız travma sonrası, travma dönemine ait ve öncesindeki bazı olayları zihniniz sizi korumak amaçlı yokmuş gibi davrandı. Var olan olaylar kolay kolay silinmez, unutulmaz. Sadece üstü kapatılır, ama o örtüyü kaldırmak çok da zor değildir. Siz şimdiye kadar düşünmediniz çünkü geçmişe ihtiyacınız yoktu. Şimdi o döneme ait kişiler hayatınıza girmeye başlıyor ve o örtü siz istemeseniz de kımıldamak istiyor. Anılarınız gün yüzüne çıkıyor. Terapilerle örtünün altına sokulan her şey sizi tehlikeye sokuyor şu anda. Sizden ricam hep yaptığımız gibi yavaşça, zorlamadan, parçaları kendiniz birleştirerek hatırlamanız. Lütfen tek başınıza örtüyü kaldırmaya çalışmayın.”
Zaten bildiğim şeylere yenileri eklenirken annem devam etti. “Artık büyüdünüz. Bazı şeylerin örtüden çıkması gerekebilir. Şimdi mi? Bu şekilde mi? Nasıl olmalı? İnanın bilmiyorum. Ama sanırım zamanı gelmiş olacak ki bazı karşılaşmalar yaşandı. Bazı şeyler öğrenildi. Siz hislerinize güvenin, kendinizi zorlamayın.” Annemi onaylarken babama gelen telefon ile ayaklandılar.
“Çocuklar şirkete gitmemiz gerekiyor. Valizlerinizi size verelim siz de yerleşin.” Babamı onaylarken annem de gülümseyerek aklına gelen şeyi söyledi heyecanla. “Yarın günlerden, Pazar. Yani pizza günümüz!” Annemin söylediğine heyecanlanırken şimdiden yarının hemen gelmesini istiyordum. “O zaman yarın öğle yemeğinde birlikteyiz. Yemekten sonra da biz havalimanına geçeriz.” Annemi heyecanla onaylarken valizlerimizi odalarımıza çıkarmak için arabaya adımlıyorduk.
ོ ོ ོ ོ
Valizimi boşaltırken Ezgi odada olmadığı için eşyalarımı tek başıma yerleştirmiştim. Bir ara şarj aletini almaya gelmiş, o sırada da kıyafet dolaplarından hangisinin benim olduğunu sormuştum. Şimdi ise akşam yemeği için yemekhaneye inmiş Ezgi’yi bekliyordum. Yemeklerimizi alıp masaya geçtiğimizde elini yıkamak için yanımdan ayrılmıştı. Ben yemekleri almadan önce elimi yıkadığım için onunla gitmemiştim. Karşıdan bana doğru gelen Ezgi’yi görüp bakışlarımı ona sabitledim. Yanına gelip selam veren kıza başı ile masayı işaret ettikten sonra bulunduğum masaya doğru gelmeye başladılar. Hafif kıvırcık turuncu saçlı, yeşil gözlü bir kızdı Ezgi’nin yanındaki. Gözlerimiz kesişince masaya gelene kadar beni inceledi.
Travma dönemime ait kişiler bende bu denli farklı duyguları uyandırıyorsa, ben sekiz yaşımdaki kişilerin şuan ki hallerini nasıl anlıyordum? 10 yıl önce görmüş olduğum kişiler bana nasıl böyle tanıdık geliyordu? Nasıl hissettiğimi çözememişken bu konuları Giray’la konuşmak için şimdilik zihnimden uzaklaştırdım.
Ezgi yanıma otururken diğer kız da karşıma oturmuştu. Tepsini masaya bıraktıktan sonra üzerindeki şişme montu bırakan kız gülümseyerek bana elini uzattı. “Merhaba, Berna ben. Lisemize ve odamıza hoş geldin.” Elimi uzatıp tokalaşırken ben de kendimi tanıttım. “Merhaba Berna, ben de Seray.”
“Haydi yemeğe başlayalım, acıktım gerçekten.” Ezgi’yi onaylarken çorbalarımızı içmeye başlamıştık. Berna’nın bana seslenmesi ile kaşığımı çorba kasesine bıraktım. “Seray, kaçıncı sınıftasın?”
“12. Sınıfım.” Dedim. Ezgi’nin son sınıf olduğunu bildiğim için Berna’ya kaçıncı sınıf olduğunu sormamıştım. Sınıf arkadaşı olduklarını biliyordum. “Peki hangi şubedesin?” Berna’nın sorusu ile yanımda oturan Ezgi’ye döndüm. Sınıf şubemi bilmiyordum. “Bizim sınıfta Seray.” Berna’ya bakarak konuşan Ezgi bana dönmüştü. “Şubemiz E.” Ezgi’ye teşekkür ederken yemeğimi yemeye devam ettim.
ོ⠀ ོ ོ ོ ོ⠀
Yemekten sonra Ezgi’nin teklifini reddederek odama çıkmıştım. Berna ile dışarıda hava alacaklarını söylemişti. Dizüstü bilgisayarım ile biraz kod yazmak ve düşünmek istiyordum. Ezgi yemek sırasında bana sorular sormuş ve kendini anlatmıştı. Antep fıstığını çok sevdiğimi söylerken gülerek başını sallamıştı zaten biliyor gibi. Ailesi şehir dışında olduğu için yurtta kaldığını söylemişti.
Ezgi ve Berna küçüklükten beri arkadaşlarmış. Şu an beş kişilik bir arkadaş grupları varmış. Berna’nın beş kişilik dediğimiz arkadaş grubumuz üzerine Ezgi düzelterek dört demişti. Berna, Ezgi’nin düzeltmesinden sonra başını eğmiş ve yemeğine devam etmişti. Sonrasında başını bir daha kaldırmamıştı. Bahsettikleri arkadaş grupları küçüklükten beri hiç bozulmamış, hâlâ birlikte vakit geçiriyorlarmış. Arkadaş gruplarını merak ederek dizüstü bilgisayarımı açtım ve kod yazmaya başladım.
ོ ོ ོ ོ
Çalan telefonum ile ekrana bakmadan telefonu açtım. “Efendim.”
“Ne yapıyorsun Seray’ım?” Giray’ın sesi ile dizüstü bilgisayarımın ekranını kapattım. “Kod yazıyordum Giray’ım, sen ne yapıyorsun?” Yataktan kalkarak elimdeki bilgisayarı yanımdaki komodinin üstüne koydum.
“Sıkıldım odada, gel dışarı çıkıp konuşalım.” Giray’ı onaylarken dolabıma yönelip gri bir eşofman takımımı ve beyaz şişme montumu çıkardım. Çıkardığım kıyafetleri ve montumu giydikten sonra başımdaki beyaz bandanayı çıkartıp saçımı tarayarak tekrar başıma taktım. Telefonumun ekranını açıp saate baktım çıkmadan, 20.16. Kapıyı açtıktan sonra hemen solda olan ayakkabılıktan beyaz spor ayakkabılarımı elime alıp merdivene yöneldim. Giriş kata indikten sonra çıkış kapısına yönelip çıkışta ayakkabılarımı giyip kendimi dışarı attım.
Yurdun önündeki merdivenleri indikten sonra başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Yıldızlı gökyüzü, ayın parlayan ışığı ve hafif esen rüzgarın saçlarımı sallandırması hoşuma gitmişti. Karşıya, erkek yurduna doğru yürürken bahçeyi inceliyordum. Birkaç kapalı çardak ve bank vardı. Kız ve erkek yurduna eşit mesafede olacak şekilde ortaya geldiğimde bahçenin ortasında beyaz bir çizgi görmüştüm. Etrafımı dönerek bankları inceledim. Kız yurdunun tarafında kalan hiçbir bank erkek yurduna bakmıyordu. Aynı kural erkek yurdu tarafında kalan banklar için de geçerliydi, hiçbiri kız yurdu tarafına bakmıyordu. Çizginin tam üstüne, bahçenin ortasında durdum. Karşımda kalan Şahika Lisesi tabelası vardı, girişteki gibi iki farklı tabela yoktu. Önümde arka kısımları birbirine değecek şekilde konumlandırılmış iki bank vardı. Bu okulda ne yaşanmıştı ki banklar bile karşı tarafa bakmıyordu?
Adım sesleri ile vücudumu sol tarafa, erkek yurduna doğru çevirdim. Giray olduğunu görünce ben de ona doğru yürümeye başladım. “Nasılsın yakışıklı?” Gülerek beni kolunun altına aldıktan sonra çıkış kapısına doğru yürümeye başladık. “İyiyim, sen nasılsın.” Sorduğu soruyu düşünürmüş gibi sesler çıkardım. “İyiyim, nereye gidiyoruz.” Montunun kapüşonunu kafasına geçirerek omuz silkti. “Bilmem, nereye gidelim? Bahçede oturmak istemiyorum.” Ellerimi çırparak Giray’ın kolunun altından çıkıp koluna girdim. “Caddenin karşısında park var, oraya gidelim mi?” Giray benim de kapüşonumu başıma geçirirken “Gidelim.” dedi. “Esiyor, kapüşonunu kafandan çıkarma.” Giray’ın koluna daha sıkı tutunurken neşeliydim.
Marketten kuruyemiş ve maden suyu alıp bugün Çınar ile oturduğumuz banka oturduk. Ben kuruyemiş paketini açarken Giray bankta biraz kaymış, kafasını geri yatırarak gökyüzüne bakıyordu. “Hadi sen anlat günün nasıl geçti.” Giray isteğim üzerine derin nefes alırken bir süre sessiz kaldı. “Gökyüzüne bakarak konuşsam olur mu? Sana bakınca istemsizce eskiyi düşünmek istiyor zihnim.” Giray’ın isteğiyle ayakkabılarımı çıkarıp ben de arkama yaslandım. “Nasıl istersen öyle anlatabilirsin Giray. İstersen birer saatlik aralar ver cümle arasında, önemli değil. Rahat olacağın şekilde anlat.
Avcuma karışık kuruyemişlerden alarak yemeye başladım, Giray da gününü anlatmaya başlamıştı. “Sizi yurdun önüne bıraktıktan sonra Ezgi’yi düşündüm. Tanıdığımı hissetmiştim. Anılar aklıma gelmeye çalışıyordu ben ne kadar engel olmaya çalışsam da.” Giray da avcuna çerez alıp yemeye başladı.
“Küçük bir kız çocuğu, ki o küçük kız çocuğu bence Ezgi’ydi, bana ‘Ama sen benimle oynamıyorsun Giray, sen beni sevmiyorsun Seray’la daha çok ilgileniyorsun.’ Dedi. Yaşı da altı var ya da yok. Ben ne diyorum inanabiliyor musun? ‘Hayır ben seni de çok seviyorum ama Seray ikizim Ezgi.’ Diyorum. İsmine kadar cümle aklımda. Başka zaman değil de neden Ezgi’yi görünce şak diye aklıma geldi ki?” Giray seslice nefes verirken maden suyunu açıp bir yudum aldı. Ben hâlâ kuruyemişlerden yerken Giray devam etti.
“Küçüklüğü aklıma gelen Ezgi de çok güzel ve tatlıydı. Şimdi de öyle... Kalbim nasıl hızlandı sana anlatamam. Tanımıyorum, kimdir nedir bilmiyorum ama ben böyle hissedebiliyorum Seray. En sinir olduğum şey ise o tanıdıklık hissi. Yakın hissediyorum. Gelse, bana sarılsa ben de onu on yıldır tanıyor gibi sarılırım belki de. Ama bu zihin boş. O histen ve aklıma gelen anıdan başka bir şey yok elimde. Düşünmeye korkuyorum başım ağrıyacak diye.” Giray hâlâ bankın arkasına yaslı iken bana döndü. “Ama senin dediğin gibi yapacağım. Her şeyin yavaşça kendiliğinden olmasını bekleyeceğim.”
Başımı Giray’ın göğsüne koyup elimle Giray’ın ağzına fındık koymaya çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü başı geriye doğru yatık olduğu ve ben de göğsünde olduğum için göremiyor ve rastgele ağzını arıyordum. İlk burnuna fındık kaçar gibi olduğunda kahkaha attım. En son doğru yeri bulup fındığı ağzına attım. “Aferin delikanlı, böyle sözümü dinle.” Giray gülünce göğsünde olduğum için ben de titremiştim.
“Şimdi diğer kısma geçelim. Odamı bana gösteren Alper isimli biriydi. Alper’i de tanıyorum kesin Seray. Yani herkesi tanıyor gibiyim çıldırtacak bu beni. Bana bakıyor Alper, benden bir şeyler bekliyor. Anlıyorum bakışından. Ama diyemiyorum ki ‘Kardeşim ben seni tanıyorum. Ama sanki.’ Sen demez misin ne demek sanki kardeşim. Ben ne diyeceğim? ‘Yahu kardeş sanki hissediyorum seni tanıdığımı ama benim şu kafam boş.’ Bana biri böyle dese inanmam belki de. Ama biliyor gibiydi biliyor musun. Benim durumumu biliyor ve beni zorlamak istemiyor gibiydi. Sende de öyle oldu mu?” Kafasını kaldırdığını hissedince başımla onayladım. “Hım hım.” Onaylamam ile Giray başını geri yatırıp devam etti.
“Bak sen de fark ettin. Bizi tanıyorlar ama biz kimseyi tanımıyoruz. Diğer oda arkadaşım ise Çınar isimli biriydi. Ben Alper ile yatağımın yorganını sererken gelmişti. Beni görünce ilk bir durdu. Bir bana baktı bir Alper’e. Alper Çınar’a “Senin lacivert hissin cidden doğru bir hismiş.’ Dedi. E ben tabi anlamadım dinliyorum onları sadece. ‘Bu gördüğüm ile kesinlikle eminim artık.’ Giray da böyle dedi Alper’e. Eliyle ensesini kaşıyıp bana yaklaştı. ‘Kusura bakma kardeşim seni görmezden gelir gibi oldum.’ Deyip elini uzattı bana, tokalaştık. Çınar tokalaşmadan sonra baş selamı verip çıktı odadan. Pek konuşamadık yani onunla. Alper de kendinden bahsetti biraz, bana kendimle ilgili bir şeyler sordu cevapladım. Düşünmemek için konuşma boyunca kendimi kastım. Çınar’ı düşünsem olmaz tanıyorum onu da. Tokalaşırken başım nasıl zonkladı bir bilsen. Babamın dediği gibi o örtü kalkmak için çırpındı durdu sanki. Alper desen keza aynı şeyler olacak düşünmeye kalksam.”
Maden suyundan kalan son yudumu da içip doğrularak yanımızda olan çöpe attı şişeyi Giray. Doğrulduğu için göğsünden kalkıp ben de arkama yaslandım. Giray bu sefer bana dönük oturunca sıranın bende olduğunu anladım ve anlatmaya başladım. Ezgi ve Berna ile olan konuşmalarımızı, konuşurken başıma ağrı girmesini ve Çınar’la yaşadığım durumu anlattım.
“Seray, o kadar kötü olduysan bize söylemen gerekirdi. Çınar dediğin kişiyi tanımıyorsun.” Giray’ın kızarak söylediği şeyle oturduğum yerde dikleştim. “Annemlerin Sinem Abla ile olan konuşmasından sonra bir şey söylemek istemedim. Hem Çınar’ı tanıyorum sana bunu söyledim. Senin de dediğin gibi hissediyorum. Ben Çınar’ı tanıdığımı hissediyorum Giray. Belki de bahsettiğimiz Çınarlar aynı kişilerdir?” Giray dediğimi mantıklı bulmuş olacak ki başını salladı. “Haklısın, olabilir. Ama şu an biz kimseyi tanımıyoruz. O yüzden dikkatli olacağız, tamam mı?” Giray’ı başımla onayladıktan sonra kuruyemiş yemeye devam ettim.
“Babamların Sinem Abla ile konuşması üzerine bir şeyler söyleyecek misin?” Giray’a başımı olumsuz anlamda salladım. “Hayır, kendim öğreneceğim. Annem ve babama sorarsak anlatmayacaklar belli. İlk önce hangimiz öğrenirse diğerine anlatır.” Giray olumlu bir şekilde mırıldanırken paketten avucuna yeni kuruyemişler aldı.
ོ ོ ོ ོ ོ
Giray’la yaklaşık iki saat oturduktan sonra yurtlarımıza gitmiştik. Odaya gelince duş alıp saçımı kuruttuktan sonra yatağıma girmiştim. Berna, ben duştan çıktıktan sonra uyuyor olduğu için onunla konuşamamıştık. Şimdi ise Grupo Familiar (Aile Grubu) adlı gruba gelen mesajla telefonumu elime almış, yorganımın içine girmiştim.
Annem: Yarınki pizza günümüzü İlker Amca’nızda yapacağız.
Annem: Kendisi onun evinde yapmamızı teklif etti. Gitmeden önce görüşmüş oluruz dedik biz de.
Babam: Annenizin dediği gibi oldu.
Babam: Akşam İlker Amca’nızdaydık. Yarın pazar günü olduğunu anneniz hatırlatınca pizza gününü benim evde yapalım dedi.
Abim: İlker Amca’mız kimdi???
Babam: Travma sonrası sizi iyileştiren psikoloğunuz.
Aynı zamanda bizim liseden arkadaşımız.
Abim: E bize psikoloğun adını hiç söylemediniz.
Annem: İlker travmayı tetiklememek amaçlı kimliğini sizden gizlemeyi daha doğru buldu. Tedavileriniz zaten İlker maskeliyken yapıldı.
Abim: Peki bu İlker Bey, herkesi bizden gizlemeyi neden istemiş? Biz neden kimseyle görüşmedik de siz görüştünüz?
Babam: Bunu size en doğru şekilde İlker cevaplar.
Giray. Yarın kendisine soralım.
Abim: Peki padre.
Babam: Sen neye kızdın da bana Türkçe baba demiyorsun delikanlı?
Abim: Estağfurullah komutanım ne kızması. O kadar İspanyolca biliyoruz unutmayalım değil mi? :)
Annem: Seray kızım, Sinem de gelecek. Ezgi’yi sen davet eder misin? İlker Amca’ya gidecekmişiz, dersin.
Benden önce konuşulan sohbeti okuyup anneme cevap yazdım.
Tamam anneciğim, Ezgi’ye söylüyorum şimdi.
Ranzada sağa kayıp Ezgi’ye seslendim. “Ezgi.” Berna uyuduğu için sesimi kısarak söylemiştim bunu. Ezgi ranzadan başını çıkartarak bana baktı. O da aynı kısık sesle bana cevap verdi. “Efendim Seray?”
“Annem yazdı da şimdi. Pazar günleri bizim ailenin pizza günüdür, yarın da günlerden Pazar. Annem seni de davet etmemi istedi. İlker Amca’da olacağız dedi.” Seray teklifime şaşırmış görünse de mutlu olmuştu. “İlker Amca kim biliyor musun?” Ezgi’nin sorusuna karşılık dudağımı büzdüm. “Ben tanımıyorum, annem ve babam tanıyor. Onların arkadaşıymış. Bu arada annem Sinem Abla da yarın gelecek, dedi. Sanırım İlker Amca ile de arkadaşlar.” Ezgi , yorumum doğru olacak ki başını salladı bana. “Evet, arkadaşlar.” Ezgi’ye anladım der gibi başımı salladıktan sonra kafamı yastığa geri koydum.
Ezgi’nin fısıldaması ile ona dikkat kesildim. “İyi geceler Seray. Sonunda seni gördüğüme çok sevindim.” Sonunda. Gülümsedim. “İyi geceler Ezgi.” İyi geceler Ezgi, sanırım sonunda görüştük. Kulaklığımı takıp en son izlediğim İspanyol belgeseline devam ettim.
ོ ོ ོ ོ ོ
İzlediğim belgeseli bitirmiş, başka belgesele rağmen hâlâ uykum gelmemişti. Tabletimin sol üstünden saate baktım. 01.46. Hem uykum yoktu hem de canım Antep fıstığı çekmişti. Sessizce yatağımın çıkıp telefonumu cebime attım. Dolaptan siyah şişme montumu giyip odadan çıktım. Ayakkabılarımı ayakkabılıktan alıp merdivenleri inmeye başladım. Çıkış kapısında ayakkabılarımı giyerken ne yapsam diye düşünüyordum. Bankta mı otursam diye etrafa bakarken ortada olan beyaz çizginin hemen yanındaki bankta oturan birini gördüm. Erkek yurduna bakan tarafta olduğu için sırtı bana dönüktü oturan kişinin. Banka doğru yürüyüp oradan bahçeden çıkarım diye düşünmüştüm. Açık market bulmak ve Antep fıstığı almak istiyordum. Banka doğru yürürken hoş müzik tınısı ile yavaşladım. Banka sessizce biraz daha yaklaşıp arkadan gördüğüm tanıdık sima ile gülümsedim. Çınar’dı. Sanırım açtığı müzik henüz söz kısmına girmemişti çünkü enstrüman kısmı vardı. Çınar’ın oturduğu bankın arkasında olan diğer banka oturdum. Banklar sırt sırtaydı. Ben de banka oturunca Çınar ile sırt sırta gibiydim.
Müziğin enstrüman kısmı biterken başlayan sözlere dikkat kesildim. İlk defa duyuyordum bu müziği.
“Resimlere bak,
Mektubumla avun,
Şarkılar tut,
Kendinden vazgeç,
Yastığına sarıl,
Korkular tut,
Dağılsın kalbin,
Öl hatta or’da ,
Lanetler yağdır,
Beni hatırla.”
“Beni hatırla.” Şarkı boyunca tek kelime etmeyen Çınar müzikle aynı anda bu cümleyi söylemişti. Bir şey söylemeden devam ettim dinlemeye.
“Her telefona sen çık,
Her kapıya sen koş,
Beni hatırla.”
“Beni hatırla.” Tekrarladı Çınar yeniden.
“Her telefona sen çık,
Her kapıya sen koş,
Beni hatırla.”
“Beni hatırla.” Tekrarladı ve bundan sonrasına da eşlik etti Çınar.
“Sen bir yerlerde
Ben bir şehirde
Akşam olunca
Beni hatırla.”
Müziğin sesi biraz azaldıktan sonra Çınar’ın bana döndüğünü anladım montunun sesinden. Ben de ona döndüm. Tam arka arkaya oturmuş olacağız ki şu an tam karşımdaydı, elini bankın sırtının üstüne koymuş bana bakıyordu. “Niye yanıma değil de arkama oturdun?”
Çınar’a dudaklarımı büzdüm. Anlık gözleri dudaklarıma kaysa da sonra gözlerime baktı. “Sen neden kim var diye arkana bakmadın?” Çınar omuz silkti. “Ben sen olduğunu biliyordum.” Bu sefer kaşlarımı çattım. “Nasıl biliyordun?” Çınar yüzüme baktı bir süre, derin bir nefes aldı. “Ben seni bilirim Seray.” Bu sefer ben ona bakıyordum bir şey demeden. Çınar beni tanıyordu, benim de onu tanıdığım gibi. Tam olarak gibi denemese de tabii.
Çınar eliyle oturduğu banka vurdu. “Haydi yanıma gel otur, fıstık yiyelim.” Heyecanla ellerimi çırparak ayağa kalktım. Çınar’ın yanına oturdum hemen. Ben soluna oturmuştum, biraz öne eğilerek sağında olan Antep fıstığı paketini gördüm. Fıstık paketini eline alınca hiç beklemeden avucumu uzattım Çınar’a. Sabah yaptığı gibi, avcumu avcuna alarak avucumu fıstıkla doldurdu. “Teşekkür ederim.” Çınar cevap vermek için ağzını açtı ama hemen geri kapadı. Diyeceği şeyden vazgeçmiş olacak ki “Rica ederim.” dedi sadece.
Sessizce fıstıklarımızı yerken yarını düşünüyordum. Aklıma gelen şeyle Çınar’a döndüm ama o zaten bana bakıyordu. “Çınar?” Seslenmeme gülümserken “Efendim?” dedi. “Şey... Pizza sever misin?” Çınar soruma gözlerini kıstı, ben de onun gibi gözlerini kıstım ona bakarken. Benim de kıstığım gözlerimi görünce güldü. “Evet, pizza severim.” Cevabına kafamı sallarken devam ettim. “Bizim evde her Pazar pizza günüdür. Yarın da annemlerle son pizzamızı yiyeceğiz. Son değil de bir süre yiyemeyeceğiz aslında. Pizza seviyormuşsun, yarın dönüşte sana da pizza getireyim.”
“Zahmet etme hiç herek yok.” Çınar’ın beni reddetmesi ile duraksadım. Çınar’ın neden reddettiğini anlamaya çalışıyordum. Gerçekten zahmet etmemem için mi demişti yoksa benden mi bir şey istemiyordu? Yüzüm düşmüştü. “Bana fıstık verdiğin için böyle bir şey teklif etmiştim. Rahatsız ettiysem özür dilerim.” Çınar elindeki fıstıkları pakete koyup vücuduyla birlikte bana döndü. “Saçmalama Seray. Zahmet olmasın diye dedim gerçekten. Babam yarın evde pizza yiyeceğimizi söyledi, hiç gerek yok yani pizza getirmene. Bizim de Pazar günleri pizza günüdür. Uzun zamandır yemiyoruz orası ayrı.” Çınar’ın dediğine şaşırmıştım. Onların da mı pizza günleri vardı? Annemlerin gençliklerinden kalma bir alışkanlık olan bu pizza günü acaba Çınar’ın da ailesi için mi geçerliydi? Ne de olsa ben Çınar’ı tanıyordum. Ailelerimiz de tanıştı o zaman.
“Çınar, bir şey sormak istiyorum.” Çınar başını salladı aşağı yukarı. “Tabii, sor Seray.” Elimdeki fıstıkları poşete bırakıp ellerimi birbirine kenetledim. Çınar bana bir bana bir de birbirine kenetlediğim ellerime baktı. Elini elime uzatır gibi oldu ama vazgeçmiş olacak ki elini geri çekti. “Seray rahat olabilirsin, lütfen kasma kendini.” Derin bir nefes aldıktan sonra söze girdim.
“Çınar, sen beni tanıyorsun değil mi? Önceden, geçmişten tanışıyoruz biz.” Çınar cevap verip vermeme arasında kalmış gibi görünüyordu. “Seray benim de sana söylemek istediğim şeyler var. Çok şey var hem de. Sen gittiğinden beri sana söylemem gereken o kadar şey birikti ki. Söylesem mi, söyleyeceksem nasıl ve ne zaman söylemeliyim bilmiyorum. Kendimi dizginlemeye çalıştım bugün. Senin için yapıyorum.” Derin bir nefes aldı Çınar tüm nefesi tükenmiş gibi. Ben ise akmasını engellemeye çalıştığım dolu gözlerimle ona bakıyordum.
“Bana öyle bakma Seray, istediğin her şeyi cevaplayacağım ama yavaş yavaş ilerleyelim tamam mı?” Tutmaya çalıştığım gözyaşlarımdan biri firar edince Çınar’ın gözü, yanağımdan yavaşça aşağı süzülen gözyaşıma kaydı. Kederli bir tebessüm sardı yüzünü. Elini yavaşça bana doğru uzatıp baş parmağı ile gözyaşımı sildi. Ben ise sadece ona baktım. Beni bu denli düşünüşü garip hissettirmişti.
“Altı yaşında filmde ağlayan bir kadın görmüşsün. Kadının gözyaşını eşini silmiş. Sen tüm gün bunun çok romantik ve tatlı olduğunu söyleyip durmuştun. Akşam yanıma geldin yanağında bir sürü su damlasıyla. Ağlamaya çalışmıştın ama ağlayamamıştın. Parmağınla yanağına su damlatmıştın, mutfakta ne yaptığını salondan görmüştüm. Sonra yanıma geldin. ‘Çınay bak ağladım.’ Dedin dudaklarını büzerek.” Diğer gözümden akan yaşı yavaşça sildi bu sefer Çınar. “Yanağına damlattığın tüm su damlacıklarını sildim aynı bu şekilde. Sen de o güzel gözlerinle baktın bana aynı böyle.” Elini yanağımdan çekti yavaşça, çekmek istemezmiş gibi.
“Sen ne zaman yanakların ıslak gelsen yanıma ağlamışsın gibi yanaklarını siler sonra da öperdim seni. Giray da kızardı. Onlar gözyaşı değil seni kandırıyor, derdi. Ben sen mutlu ol diye Giray’ı duymuyor gibi yapardım.” Çınar başını göğe çevirdi, izledi bir süre. Ben de bir şey demeden göğe baktım, parlayan yıldızları inceledim. “Bir gün büyüyeceğiz, sen gerçekten ağlayacaksın ve ben senin gözyaşını sileceğim. Hiç inanmazdım.”
Çınar’ın dediklerimi kalbimi yumuşatmıştı. Ağlamamak için gözlerimi kapattım. “Çınar ben de seni tanıyorum. Biliyorum, hissediyorum buramla.” Elimi montumun üstünden kalbime koydum. “Ama aklımda neredesin, anılarımız nerde bilmiyorum. Yok gibi. Hislerimden başka bir şey yok elimde. Bir yabancı kadar uzaksın bana. Ama hissettiklerimle de ayrılmaz bir parçam gibisin.” Sızlayan burnumu çektim cümleme devam etmeden önce. “Ama seni tanımayan aklım sana yakın davranmak istemiyor, bu durum da kalbime çok saçma geliyor. O biliyor hissediyor çünkü. Gözlerimde gizleniyor çoğu şey dilime dökülemiyor. Bir günde bu kadar çok hissedeceğimi, düşüneceğimi bilmiyordum.” Derin bir nefes alarak gözlerimi açtım. Gökyüzünü izledim birkaç dakika.
“Konuşmak iyi geldi mi? Başın ağrıyor mu?” Yüzümü bana bakan Çınar’a çevirdim. Yüzünü izledim bir süre bir şey demeden. Örtünün altında olan ve şimdi öğrendiğim hatıralarım usulca örtünün altından çıkıp kendine zihnimde güzel yerler bulmuştu. Zihnim rahatlarken Çınar’a cevabımı verebilmek için bankta dikleştim. “İyiyim Çınar, sana çok teşekkür ederim. Konuşmak zihnimi çok rahatlattı, başım ağrımıyor.” Çınar iyi olmama sevinirken aklıma takılan şey ile duraksadım. Sorup sormamak arasında kaldım. “Çınar sormak istediğim bir şey daha var?” “Tabii, sor dinliyorum Seray.” Çınar’ın ilgiyle cevap vermesi beni rahatlatırken bir fıstık attım ağzıma.
“Okul neden kız ve erkek olarak ayrıldı? Annem ve babam geçen yıl böyle bir şey olmadığını söylediler. Onlar da bu duruma şaşırdılar. Sen bana anlatır mısın nedenini?” Çınar gözleri donmuş gibi bana bakarken yanlış bir şey mi var diye düşündüm. Çınar gözlerini kapatıp başını aşağı yukarı salladı kendini ikna etmek istercesine.
“Nisan ayında bir arkadaşımız kız yurdundan düştü. Sorumlusunun erkek arkadaşı olduğunu düşünen diğer gençler sürekli olay çıkardı. Aynı sınıftaydık ama ne ders dinleyebiliyorduk ne de huzur vardı. Sürekli bir laf atma çabası vardı.” Çınar’ın dedikleriyle kaşlarım çatıldı.
“Mantıklı değil ki ama bu. Kızın arkadaşları ne yapmış?” Çınar sorumla yutkundu. “Yas tutuyordu arkadaşları. Bu saçma sapan olaylarla ilgilenmediler. Zaten dönem başında okula geldiğimde tabelayı görmemle anladım olayı. Okul müdürü ve öğretmenler velilerin baskısı üzerine böyle bir yola başvurmak zorunda kalmış.”
Vefat eden kıza üzülürken Sinem Abla’nın cümlesi aklıma geldi. Şahika tekrarlandı Melek. Yağmur’da. Acaba vefat eden kişi Yağmur muydu? Tanıdık gelen Yağmur ismini düşünmek istedim ama anında başım zonklamaya başladı. Yapboz parçalarının önüme çıkmasını bekleyerek düşünmekten vazgeçtim.
“Haydi geç oldu, odalarımıza geçelim.” Gökyüzünde olan bakışlarımı Çınar’a çevirip gülümsedim. “Olur geçelim. Bu gece için çok teşekkür ederim. Antep fıstıkları için ayrıca teşekkür ederim.” Çınar da memnun bir şekilde gülümsedi. “Ben de çok teşekkür ederim geldiğin için. Fıstıklar için de rica ederim. Senin için her zaman fıstığım var.” Çınar’a gülümserken başıyla yurdu işaret etti. “Haydi bakalım, marş marş.” “Tamam, haydi sen de git.” Dedim bana gitmemi söylemesi üzerine.
“Sen önce gir yurda, sen girdikten sonra yurda gireceğim ben.” Dediğine gülümserken başımı salladım. Çınar fıstık paketini ve kabuk çöplerinin olduğu poşeti banktan alıp bankın yanında duran çöpe attı. Başını tekrar gitmem için yurda doğru eğince el salladım geri adım atarak. “İyi geceler.” O da elini kaldırıp bana el salladı. “İyi geceler Seray.” Gülümseyerek arkamı döndüm ve yurduma doğru adımladım. Rahat bir uyku çekebilirdim artık.
ོ ོ ོ ⠀ ོ ོ
Gece baş ağrımdan dolayı sürekli uyuyup uyanmıştım. Sabah uyandığımda baş ağrım devam ettiği için yataktan çıkmamıştım. İstemeden düşünüyordum ve bu da başımın ağrımasına neden oluyordu. Ezgi kahvaltıya gitmişti. Yatmak istediğim için Ezgi’yle kahvaltıya gitmek istememiştim. Şimdi ise Ezgi yatağında kitap okurken ben de belgesel izliyordum.
Çalan telefonum ile telefonumu komodinden aldım. Giray’ın aradığını görünce telefonu açıp kulağıma götürdüm. “Efendim abi.” Ben dizüstü bilgisayarımın ekranını kapatırken Giray konuşmaya başladı. “Abi dediğine göre bir şey olmuş, iyi misin?” İyi değilim demek istesem de diyemedim. “İyiyim.”
“Hadi hazırlan İlker Amca’mıza gideceğiz, annemler yoldaymış. Mesaja bakmayınca arayayım dedim seni.” Giray’ı onaylayıp telefonu kapatırken Berna’ya döndüm. “İlker Amca’ya pizza yemeye gidecekmişiz. Sen de gelmek ister misin?” Ezgi’nin soruma kıkırdamasını duyarken Berna başını olumsuz anlamda salladı. “Biz pizzayı Alper ile birlikte yiyeceğiz. Teklifin için teşekkür ederim.” Berna’nın gelmeyeceğine üzülsem de sonraki Pazar günlerinde pizza yeriz diye düşündüm.
Ben hazırlanmak için yataktan kalkarken Ezgi’ye döndüm. Çalışma masasına geçmişti. “Ezgi, sen de bizimle gelmek ister misin? Kiminle geçeceksin İlker Amca’ya?” Ezgi sandalyesinde bana dönüp sorumu cevapladı. “Annemin biraz imza işi varmış. İşi bitince annemle geleceğiz.” Ezgi’ye başımı sallarken dolabıma yöneldim. Dolap kapağını açıp ne giysem diye kıyafetlerimi inceledim. Düne göre soğuyan havaya göre giyinmeliydim.
Boğazlı, kısa kollu, dizimin üstünde biten lacivert triko elbisemi dolabımdan aldım. Elbisemi alıp banyoya gitmiş ve yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra elbisemi giymiştim. Dolabıma yönelip siyah külotlu çorap ve siyah kabanımı da alıp yatağa yöneldim. Ev sıcak olur diye düşünerek kısa kollu elbisemi seçmiştim. Külotlu çorabım, krem ve birkaç parça makyaj malzememi alıp tekrar banyoya girdim. Çorabımı giydikten sonra yüzümü güzelce nemlendirdim. Rimel ve dudak nemlendiricimi sürüp banyodan çıktım. Yatağımın yanındaki komodinden uzun beyaz yün bir çorap aldım giydim. Telefonumun zil sesini duymam ile yataktan alıp ekranda Annem yazısını görerek açtım. “Efendim?”
“Kızım biz geldik, haydi hazırsan gel.” Telefon kulağımda yatak örtümü tek elimle düzeltirken anneme cevap verdim. “Kabanımı giyip geliyorum, görüşürüz.”
“Görüşürüz kızım.” Annemin cümlesiyle telefonumu kapattım. Yatağımı düzelttikten sonra kabanımı giyip telefonumu kabanın cebine attım. Hızlı hızlı dolabıma gidip siyah kol çantamı aldım. İçindeki cüzdan ve eşyalarımı kontrol ettikten sonra dolaptan beyaz atkımı ve peluş kulaklığımı aldım. Dolabın kapağını kapattıktan sonra elimdeki kol çantamı yere koyup dolap kapağındaki aynaya bakarak atkımı ve kulaklığımı taktım. Yerdeki çantamı da koluma taktım ve artık hazırdım. “Kızlar ben çıkıyorum, görüşürüz.”
Ezgi “İlker Amca’da görüşürüz.” derken Berna da “Akşam görüşürüz canım.” demişti. Odadan çıktıktan sonra kapının yanındaki ayakkabılıktan uzun çizmelerimi aldım ve merdivene doğru adımladım.
ོ ོ ོ ོ ོ
Arabada Giray’ın omzuna yatmış annem ve babamın iş konuşmalarını diniyordum. “Dün Ezgi ile konuştum.” Giray’ın omzundan kalkmadan Giray ile konuşmaya devam ettim. “Ne zaman konuştunuz? Ne konuştunuz? Hatırladın mı Ezgi’yi?” Giray omzumu silkmişti sorularıma. Omzunda başım olduğu için başım sallanmıştı.
“Ben zaten Ezgi’yi ilk gördüğümde hatırladım. Dün akşam bahçeye çıktım, Ezgi camdan beni görüp gelmiş. Seni sorduğumda duşta olduğunu söyledi.” Anladım der gibi mırıldanırken devam etti. “Aklıma bazı anılarımız geldi küçüklükten kalma, onları konuştuk. Nasıl olduğumu sordu.” Sıradaki cümleyi söylemeden derin bir nefes aldı. “Beni çok özlediğini söyledi.” Annemle babam iş ile ilgili konuşurken arabada çalan kısık sesli müzik, Giray ile sessiz konuşmalarımızın duyulmamasını sağlıyordu.
“Peki sen nasıl hissediyorsun?” Giray sorumu biraz düşündükten sonra yanıtladı. “Aslında tanıdık yüzleri görmek zihnimi çok rahatlattı. Yabancıymış gibi davranmak istemiyorum kimseye çünkü onları tanıyorum bunu biliyor kalbim. Ama aklım bilmiyor ve nasıl davranmama gerektiğini çok düşünüyorum.” Giray’ın da benim hissettiklerimi hissetmesi onu daha iyi anlamamı sağlıyordu.
“Ben akışına bıraktım. Artık aklım da onları tanıdığımı biliyor. Aklıma gelen anılarım zihnimde daha rahat yer buluyor, en azından şimdilik. Dün ve bugün zihnim bu konuda çok rahatladı, rahatlamayı hissedebildim.” Çınar’la gece oturduğumuzu söylemek istedim ama vazgeçtim. Çınar ile aramızda olacak şeyleri kendime saklamaya karar verdim. Giray da bana Ezgi ile konuştukları her şeyi anlatmamıştı, üstünkörü söylemişti. Şimdilik Çınar ile aramdakileri kendime saklayacaktım.
“Benim de zihnim konuştukça rahatlıyor Seray. İçten içe tek mutlu olduğum nokta bu.” Giray’ın omzundan başımı kaldırıp sol arka camdan dışarı baktım. Çok güzel yeşillik alana dizilmiş müstakil evler vardı. Araba yavaşlayıp babam aracı park ederken etrafıma baktım. Tanıdık geliyordu burası bana.
Arabadan indikten sonra sağdaki demir parmaklıklı giriş kapısına yöneldik. Telefonumu cebimde ararken çantamı yokluyordum şimdide. “Dinçer bagajdan ayranları aldın mı?” Annemin sorusuyla babam direkt Giray’a döndü. “Oğlum bagajdan ayranları al da gel.” Giray ellerini havaya kaldırıp başını salladı. “Mesanem patlamak üzere baba.” Giray demir kapıyı açıp eve doğru koştu. Biz Giray’a gülerken babama döndüm. “Telefonumu arabada unutmuşum. Anahtarı bana ver, ayranları da alıp geleyim.” Babam anahtarı elime bıraktı. “Sağ ol güzel kızım.” Annem ve babam demir kapıdan içeri girerken az gerideki arabamıza yönelip önce arka koltuktan telefonumu aldım. Bagajdan da annemin yaptığı ayranları alıp arabayı otomatik tuşuyla kilitledim.
Annem hazır gıdaları sevmezdi. Paketleri ürünlerden hele nefret ederdi. Pizza günleri pizzayı birlikte evde hazırlardık. Ve kendi yaptığı yoğurduyla bize bol köpüklü ayran yapardı. İşten yoğurt yapmaya vakti olmadığında da anneannem veya babaannem bize yoğurt yapardı.
Demir kapıyı açıp merdivenleri indim. Evin girişi merdivenlerin bitimindeydi. Giriş zemininde yerde çimler ve yuvarlak şekilli mermer taşlar vardı. Sol elimde ayran poşeti olduğu için sağ elimle kapıyı tıklattım. Soğuk rüzgar saçımı savururken kapının ardından gelen sesle kapı açıldı. “Oğlum kapıya bakar mısın? Amcanın yanına geçiyorum ben.” Kapı açılırken tanıdık sima ve ses ile şok oldum. “Açıyorum baba.” Başı arkaya dönük olan Çınar babasına sesleniyordu. Babasına cevap verdikten sonra açtığı kapının ardındaki beni gördü. Kaşımı çatarak baktım Çınar’a.
“İlker Amca seni de mi pizza yemeye çağırdı.” Çınar soruma gülerken kolunu kapıya yasladı. “İlker benim babam Seray. Ve sanırım beni değil seni pizza yemeye çağırdı.” Yanaklarım kızarırken Çınar kapıyı sonuna kadar açtı. “Haydi gelsene.” Çizmemi çıkarmak için ayran poşetini yere koydum ve çizmelerimi çıkarmaya başladım. Çınar da bana bir terlik çıkarıp önüme koymuştu. Ben terlikleri giyerken botlarımı ayakkabılığa koymuş ve ayran poşetini içeri almıştı. Kapıyı kapattıktan sonra bakıştık. Ne yapmam lazımdı? Hiç misafirliğe gitmemiş gibi beynim durmuştu. Kapının yanında büyük bir portmanto ve portmantonun yanında da merdiven vardı.
“Kabanını ver asayım istersen.” Çınar’a başımı sallarken kabanımı çıkarmama yardım edip dolaba astı. Çınar kabanımı asarken ben de çantamı kabanımın yanına dolaba koydum. Çınar arkama geçip kabanımı çıkarmama yardım ederken içim gitmişti. Kibarlığından şurada bayılabilirdim.
“Evime hoş geldin Seray.” Gülerek kolunu açan Çınar’a ben daha çok gülümsedim. Küçüklüğümü yaşıyor gibi hissetmiştim. O zamanın hatırlamadığım anıları, şimdi yaşadıklarımı eskiymiş gibi hissettiriyordu. Ben de kollarımı açık Çınar’a sarıldım. “Hoş buldum Çınar.”
Çınar bana sarıldığında nasıl hissediyordu bilmiyordum ama ben mutlu hissetmiştim. Hâlâ onu tanımadığım için içimde farklı hisler yoktu. Nasıl biriydi, ne severdi, ne okurdu bilmiyordum. Sadece içimde olan sıcaklık onu arkadaşım olarak kabul etmemi sağlamıştı.
Çınar ile ayrıldıktan sonra sol kolunu arkamdan geçirip elini sol koluma koydu. “Bizimkiler oturma odasında sanırım, oraya geçelim.” Çınar ile koridor boyunca yürüyüp oturma odasına vardık. Sinem Abla ve yanında eşi olduğunu düşündüğüm bir adam da vardı. Babamın yanında da annem ve tanımadığım bir adam vardı. Herkes Çınar ve bana gülümseyerek bakarken köşede Ezgi ile oturan Giray hiç memnun görünmüyordu. Gözünü bana dikmişti. Tek kaşımı kaldırıp ona bakarken sağımdan gelen ses ile mimiklerimi düzeltip sese doğru döndüm. Tanımadığım adam bana doğru gelirken Çınar elini kolumdan çekmişti.
“Merhaba güzel Hanım, sarılabilir miyiz acaba?” Tanımadığım ama tanıdık gelen, Çınar’a benzeyen adama gülümsedim. Ben başımı sallarken kollarını bana dolamış ve sarılmıştık. Kısa süreli sarılıp ellerini koluma, hemen omuzlarımın aşağısına koydu. “Ben İlker Amca’n, hatırladın mı?”
Karşı koltukta oturan anne ve babama baktım. Kimseyi hatırlamadığımı dememişler miydi? Bir şey demeden başımı sağa sola salladım. Garip hissetmiştim ve boğazımın kuruluğundan yutkunamamıştım. Yani koskoca adama ‘Sizi hatırlayamadım.’ demek istemiyordum. Sevgiyle bakan gözlere bunu söylemek beni zora sokuyordu. Dün yaşamıştım bu durumu. Ben tanımadığımı söylediğimde karşımdakinin gözünde gördüğüm hayal kırıklığı beni çok kötü hissettirmişti.
İlker Amca bana gülümserken yanındaki Sinem Abla ve eşi olduğunu düşündüğüm kişi yanımızdaki kanepeden kalkıp bana yönelmişti. “Hoş geldin canım.” Sinem Abla bana sarılırken yanındaki kişi de bana gülümsüyordu. “Eşim Hakan.” Yanındaki kişiyi tanıtan Sinem Abla’dan sonra Hakan Amca ile sarıldık. “Hoş geldin Seray.” “Hoş buldum Hakan Amca.” Benden ayrılırken amca dediğimi duyan Hakan Amca gülümseyip yanağımdan makas aldı. Gözüm Çınar’ı ararken hemen solumdaydı. Giray ve Ezgi’nin oturduğu kanepeyi başıyla gösterdi. Ezgi de yanlarına gidince ayağa kalkıp bana sarıldı. Kanepeye sırayla Giray, Ezgi, ben ve Çınar oturmuştuk. Biz kapının solunda kalırken annemler kapının sağında karşımızda kalıyordu.
Annem ayaklanıp ellerini çırptı. “Haydi gençler mutfağa, çocuklar aç pizzaları yapalım.” Annemle birlikte babam, Sinem Abla, Hakan Abi ve İlker Amca da ayaklanmıştı. Onlar mutfağa geçerken biz dördümüz oturma odasında kalmıştık.
“Çınar, Seray kahvaltı yapmadı. Saat 12 olmuş. Pizzalar olana kadar atıştırması için bir şey verir misin Seray’a?” Yanımda oturan Ezgi’nin dediğiyle ona dönmüştüm. Şimdi diğer tarafımda olan Çınar’ın cevabı için Çınar’a döndüm. “Olur tabii. Gel mutfağa geçelim Seray.” Çınar’a başımı sallayarak ayağa kalktım, önden giderken arkamı dönüp Ezgi’ye gülümsedim. Ezgi’de gözünü kırpıp öpücük attı bana. Öpücüğüne önüme dönüp gülerken beni izleyen Çınar’ı gördüm. Dudaklarımı birbirine bastırıp önüme döndüm. “İstersen sana kahvaltı hazırlayabilirim?” Çınar’ın sorusuna dudaklarımı büzüp başımı sağa sola salladım. “Kahvaltı edersem pizzadan yiyemem, bir şeyler atıştırsam daha iyi olur.” Çınar başını salladı isteğime. “Sen nasıl istersen Seray.”
Salondan çıktıktan hemen sonra sol çaprazda mutfak vardı. Çınar önde ben arkada mutfağa girdikten sonra Çınar birkaç çekmeceyi açtı. “Bir şey mi istiyorsun kızım?” İlker Amca’nın sorusuna ben cevap vermeden Çınar yanıma gelip cevapladı. “Seray kahvaltı yapmamış, ona bir şeyler alıyordum atıştırması için.” İlker Amca Çınar’a kaşlarını çattı. “Kahvaltı hazırlayalım o zaman, sucuklu yumurta çok seversin sen. Atıştırmak olur mu öyle Çınar?” Ben İlker Amca’ya gülümserken Çınar’da kaşını çatmıştı.
“Hayır teşekkürler İlker Amca, Çınar da teklif etti ama şimdi kahvaltı edersem pizza yiyemem. Bir şeyler atıştırmak istiyorum sadece.” İlker Amca annemin seslenmesi ile bana “Tamam kızım, nasıl istersen öyle yap. Afiyet olsun sana.” İlker Amca’ya teşekkür ettikten sonra annemin yanına gitmişti. Yanımdaki Çınar’a bakıp gülümsedim, babasıyla aynı şeyleri söylüyorlardı bana.
Çınar bir tabağa zeytinli açma ve poğaça koymuş, tabağı da mikrodalgaya koymuştu. Biz mutfağın giriş kısmında, yemek masası ve bahçeye açılan kısmındaydık. Annemler iç kısmında gördüğüm kadarıyla büyük olan kısımdaydı. Büyük ada tezgah ve pek çok ocak vardı büyük kısımda. Benim olduğum kısımda normal boyutta ocak ve birkaç dolap vardı. Masada baş köşenin yanına oturup Çınar’ı izlemeye başladım. Öten mikrodalga ile Çınar tabağı masaya bıraktı. Annemlerin tarafına gidip dolaptan birkaç şey alıp geldi. Zeytin, peynir, kaşar ve reçel koydu masaya. Bir bardak sütü ve poğaça tabağını masada oturan benim önüme bıraktı. Peçeteyi katlayıp tabağımın yanına koyup üstüne çatal ve bıçağı yerleştirdi. Son kez masaya göz gezdirdi ve baş köşeye oturdu. “Sen neden kendine servis açmadın?” Omuzlarını silkti Çınar. “Aç değilim.”
“Ama ben öyle yiyemem, sen de ye.” Çınar yine omuzlarını silkti inat yaparcasına. Ayağa kalkıp Çınar’ın tabak aldığı dolabı açarak bir tabak alıp tezgaha koydum. Çatal bıçağı aldığı çekmeceden çatal ve bıçak alarak tezgahtaki tabağın üzerine koydum. Tezgahtaki bardaklardan bir tane alıp bardağın yanında duran peçetelerden aldıktan sonra bardak ve peçeteyi de tabağa koydum. Tabağı alıp masaya adımlarken Çınar beni izliyordu.
Tabağı onun önüne koyduktan sonra önce tabaktan bardağı alıp masaya koydum. Peçeteyi katlayıp üstüne çatal ve bıçağı yerleştirdim. Bana verdiği büyük bardaktaki sütü alıp yarısını onun için masaya koyduğum bardağa dökmeye başladım. “Bu süt bana çok, bölüşelim.” Dedim Çınar’a.
Sütü doldurduktan sonra yerime geçip oturdum. Bıçağı elime alınca aklıma gelenler ile gözlerimi kapadım.
Ya Çınar bana da zeytinli açma versene. Karşımdaki güzel erkek çocuğu ofladı. Zeytinli açmayı çok seviyorum. Ama seni de çok seviyorum, o yüzden sana da zeytinli açma vereceğim.
Zihnimde duyduğum sesler boğazımı kurutmuş yutkunamamıştım. Gözlerimi açıp derin nefes aldım. Çınar’ın eli bıçağı tuttuğum elimdeydi. “Seray, iyi misin?” Endişeyle bakan Çınar’a gülümsedim. “İyiyim Çınar.” Elini elimden çekerek zeytinli açmayı bıçağımdan yardım alarak böldüm. Büyük parçayı Çınar’ın tabağına koydum.
“Zeytinli açmayı çok seviyorsun değil mi?” Çınar gözlerime baktı bir süre. Sonra da yavaşça başını aşağı yukarı salladı. Aklıma gelenler elimi titretirken başımın zonklamasını görmezden gelmeye çalıştım. Sütümden bir yudum aldım sakinleşmek için ama elimin titrediği çok belli oluyordu bardağı tutarken. Sütü içmeden geri bıraktım. Peçete ile açmayı alıp ısırdım. Çınar ise sadece beni izliyordu, titreyen elime bakıyordu.
Hiç konuşmadan bir şeyler atıştırmıştım. Çınar da benimle birlikte açmayı yemiş, ağzına birkaç zeytin atmıştı. Çınar masayı toplarken ben elim titrediği için yardım edemiyordum. Camdan dışarıyı izliyordum. Kapıdan gelen adım sesi ile başımı kapıya çevirdim. Giray gelip Çınar’ın az önce oturduğu sandalyeye oturdu. “Senin sevdiğin belgesel başlamış, gel izleyelim.” Giray’ın söylediğine sevinçle ellerimi çırparken Çınar’a döndüm. “Oturma odasına geçelim.” Çınar başını sallarken üçümüz birlikte Ezgi’nin yanına, oturma odasına geçtik.
İzlediğimiz toplumsal belgesele yorumlar yapıp gülüyorduk. Bir ara Ezgi Giray’a kızıp Giray’ın kolunu ısırmıştı. Giray orta sehpanın etrafında Ezgi’yi kovalarken biz Çınar ile gülüyorduk. Belgesel tam bitmişken annem geldi oturma odasına. “Ay çok yoruldum çocuklar. Ben bu kadar beceriksiz ebeveynler görmedim hayatımda.” Annem eliyle yüzünü serinletmeye çalışırken Sinem Abla girdi içeri.
“Çocuklarım inanmayın. Melek Teyze’niz az daha pizzaları yakıyordu.” Annem şoke olmuşçasına ellerini yanaklarını götürdü. İçeri babam da girince Sinem Abla’ya işaret parmağını salladı. “Sucuk ve sosisin zarını soymadan kesmeye kalktığını da ben söyleyeyim o zaman çocuklara.” Biz babama gülerken Sinem abla eliyle ağzını kapatıp gülüyordu.
İlker Amca ve Hakan Amca da içeri geçince Ezgi beni kolumdan tutup ayaklandırdı. “Bizde sofrayı kuralım o zaman.” Çınar direkt kalkarken Giray hâlâ oturuyordu. Ezgi Giray’ı kolundan tutup mutfağa doğru sürükledi. “Giray davetiye mi bekliyorsun kalkmak için?” Giray şaşırarak cevap verdi Ezgi’ye. “Davet mi vardı? Bana niye şimdi söyledin?” Çınar ve ben arkalarından mutfağa giderken kıkırdıyorduk. Ezgi ise Giray’a göz devirmişti.
Çınar’ın bize verdiği eşyalar ile mutfaktaki büyük masayı hazırlamıştık. Annem pişen pizzaları fırından çıkarttıktan sonra Ezgi ile pizzaları dilimlemeye başladık. Çınar ve Giray içecekleri masaya götürüyorlardı. Dilimlediğim pizzaları servisini yaptığım tabağa koyup masaya götürmek için masaya doğru adımladım. “Ver bana, sen zaten dilimliyorsun. Getirme, ben gelir alırım Seray.” Çınar tabakları elimden alırken gülümsüyordum.
Hepimiz masaya oturmuş annemin kendi elleriyle yaptığı ayranı bardaklarımıza dökmesini bekliyorduk. Sol baş köşeye İlker Amca; sağına sırayla Çınar, ben, annem ve babam; soluna ise sırayla Giray, Ezgi, Sinem Abla ve Hakan Amca oturmuştu. “Afiyet olsun.” Annem ayranları döktükten sonra yerine oturmuş ve bize yememiz için müsaade etmişti. Bir ağızdan “Afiyet olsun!” dedikten sonra yemeye başladık.
Herkes birbiriyle sohbet ederken ben masadakileri izliyordum. Bizim de evimizde kocaman bir yemek masası vardı. Annemlere hep neden kocaman bir yemek masamız olduğunu sorardım. Çünkü hiçbir zaman o masaya kalabalık oturmamıştık. Bir gün otururuz, demişti annem. Belki de bir gün geçmişimizdeki kişilerle oturacaktık o masaya. Ben kendi arkadaşlarımla, annem ve babam kendi arkadaşlarıyla... Annem ve babam
belki de o yüzden büyük bir masa tercih etmişti.
Zihnimde birkaç kelime yan yana gelerek beni bir farkındalığa ulaştırdı. Şimdiye kadar mutlu olmamın sebebi belki de bazı gerçekleri bilmememdi.
Kaderin cilvesine gülümsedim. Solumda oturan Çınar’a baktım. Babası İlker Amca’yla gülerek sohbet ediyordu. Dün tanışmamışız gibi aynı sofrada yan yana pizza yiyorduk. Karşımdaki Ezgi ve Giray’a kaydı bakışlarım. Tartışıp duruyorlardı ama sonunda birbirlerine gülümsüyorlardı. Sağımda oturan anneme ve babama döndüm bu sefer. Karşılarındaki Sinem Abla ve Hakan Amca’yla gülerek sohbet ediyorlardı. Hakan Amca Sinem Abla’ya inat arada İspanyolca konuşuyor, Sinem Abla da Hakan Amca’ya İspanyolca konuştuğu için kızıyordu.
Sol tarafımdan hissettiğim nefes ile soluma döndüm. Çınar kulağıma doğru eğilmişti. “Mutfakta bana yardım eder misin?” Çınar’ı başımla onaylarken pizzayı servis ettiğimiz boş tabakları elimize alıp mutfağa geçtik. Çınar tepsilerdeki pizzaları dilimlerken ben de servis tabağına alıyordum.
“Bize katılmak yerine neden izliyorsun?” Sorduğu soruya güldüm. “Bunca yıl nelerden mahrum kaldığımı gördüm. Ve biliyor musun Çınar?” Çınar tek kaşını kaldırıp cümlemi bekledi. “Mahrum kaldığım şeylerin sorumlusunu merak ediyorum. Tam da sandalyeye oturup sofradakileri, neşelerini, sohbetlerini ve mutluluklarını görünce merakım uyandı.” Derin bir nefes aldım güç almak istercesine. Elimdeki çatalı bırakıp Çınar’a döndüm. O da elindeki bıçağı bırakıp bana döndü.
“Annem ve babam bu anı beklemişçesine mutlu. Ben onları bu kadar mutlu görmemiştim. Bizim mutluluğumuza mani olan şey her ne ise onu bulacağım. Herkesin gözünde gördüklerim beni rahatsız etmeye başladı Çınar.” Çınar eliyle omzumu sıvazladı. “Ben her daim yanında olacağım Seray. Her ne olursa olsun.” Çınar’a gülümsedim. Kalan pizzaları servis tabağına alıp içeri geçtik.
“İlker Amca, sana bir şey sormak istiyorum.” Giray’ın neyi soracağını anladığım için servis tabağını masaya bırakıp hızlıca yerime adımladım. “Seray ve benden neden herkesi gizleme kararı aldın? Yani neden biz sizi görmedik, neden sizden haberimiz yoktu?” İlker Amca elindeki pizzayı tabağına bırakırken Giray’a döndü. Çınar pizzası bitenlere servis yapmış, şimdi yanımdaki yerini alıyordu. Herkes elindeki pizzayı bırakmış İlker Amca’ya odaklanmıştı.
“Ne kadar detaya girerek konuşacağıma bir seans yapmadan karar veremem ama bunu öğrenmek hakkınız. Travmadan sonra, terapilere başlamadan önce Sen ve Giray; Çınar’ı, Ezgi’yi, Berna’yı ve Alper’i görünce kriz geçiriyordunuz. Travmayı sizler gibi onlar da yaşadılar ama sizin kadar ağır yaşamadı hiçbiri. Terapi boyunca sizinle görüşmediler. Terapi bitince hepinizi gözetim altında görüştürdük. Tekrar kriz geçirdiniz hem de daha şiddetli bir şekilde. Doktorlar olarak bir süre görüşmemeniz gerektiğine karar verdik. Zaten sonrasında İspanya’ya gittiniz. Dört yıl sonunda döndüğünüzde bizi gördünüz.”
İlker Amca’ya odaklanmış bir şekilde izlerken dediği her kelimeyi benliğime işliyordum. Annem ve babama döndü uyarırcasına. Şimdi diyeceği şeyler için annemi ve babamı uyarıyordu.“ Normalde bizim evimizin yanındaki ev sizindi. İspanya’dan döndüğünüzde bizi görünce kriz geçirdiniz. Hep birlikte sizi karşılamaya gelmiştik, o yüzden tam olarak sizi neyin veya nelerin tetiklediğin bilmiyorum. Hatırlarsınız ki bir süre hastanede kaldınız, bu sürede Melek ve Dinçer başka bir eve taşındılar sizin için. Terapiler sonrası iyileştiniz ama riski göze alamadık. Sizi tehlikeye atmamak için sizinle görüşmedik.”
İlker Amca’nın biten cümlesinden sonra Giray’la göz göze geldik. Boş gözlerle birbirimize bakıyorduk ama bizi tanıyan bilirdi ki bakışlarımız boş değildi, hayal kırıklığı doluydu. Yaşadıklarımız ve yaşayamadıklarımızın hayal kırıklı ile doluydu gözlerimiz.
İlker Amca’nın konuşmasından sonra yemeğimiz daha sakin olsa da neşeliydik. Annem ve babamın gitme vakti gelince onları uğurlamak için kapıya çıktık. Hakan Abi ve Sinem Abla bırakacaktı annemleri, onlar da kabanlarını giyip evden çıkmak için hazırlanmışlardı.
“Yavrularım, gelin bakayım sarılayım size.” Annem kollarını açmış Giray ve beni beklerken gidip kocaman sarıldık anneme. Babam da arkamızdan hepimize sarılmıştı. “Birbirinizden ayrılmayın tamam mı? Bakın arkadaşlarınız da var artık. Teyzeniz, amcalarınız da burada. Biz gelene kadar güzel vakit geçirin tamam mı?” Annemin dolan gözlerini gören babam annemi göğsüne yasladı.
“Bizim çocuklarımız kocaman oldu Meleğim. Eminim biz yokken de her şeyi halledecekler.” Babamın sözlerine gülümserken Ezgi, Çınar ve İlker Amca’yla da vedalaştılar. Ezgi ve Giray fısıldaşıp mutfağa doğru giderken annemler kapıdan çıkmıştı. Çınar kabanımı ve botumu verdikten sonra biz de yanlarına arabaya doğru yöneldik. Annemler arabaya binerken yanımdaki Çınar omzumu sıvazladı. “Ağlama Seray, lütfen.” Çınar’ın dediğiyle gözümden akan yaşı fark ettim. Parmağımla akan yaşı silerken gelen Giray ve Ezgi’ye baktım.
Ellerindeki iki sürahi su, Çınar hariç herkesi güldürürken Çınar Giray’a döndü. “Çınar hadi ben Ezgi’yi anlıyorum, o yapar. Sen hangi akılla sürahi aldın eline?”
Çınar’a gülümserken dirseğimle karnına doğru hafifçe vurdum. “Bıraksana ne isterlerse yapsınlar.” Çınar bana bir şey diyemediğinden olsa gerek sustu.
Araç çalışıp farlar yandığında annem ve babam camdan el salladılar. Biz de onlara el sallarken araç gitmeye başladı. Giden aracın arkasından Giray ve Ezgi sürahideki suları dökerken bir ağızdan bağırdılar. “Su gibi gidin, su gibi gelin! ”Kalbimde hissettiğim değişik hisle eve girdik.
ོ ོ ོ ོ ོ
Mutfağı birlikte topladıktan sonra Ezgi eve geçmiş, yarın okula evden geçeceğini söylemişti. Beni de davet etmişti ama gitmek istemediğim için reddetmiştim. Şimdi ise İlker Amca’nın arabasında yurda gidiyorduk. Hafif sesli müzik eşliğinde sohbet ederek yurda varmıştık. Araç yurdun önünde durunca İlker Amca’ya iyi akşamlar dileyip Giray, Çınar ve ben arabadan indik. Çınar ve Giray tüm reddetmelerime rağmen beni yurdumun önüne bıraktıktan sonra kendi yurtlarına gitmişlerdi. Ben de ayakkabıları çıkarıp elime aldım ve merdivenlere yöneldim.
Odaya varınca odanın sessizliği ile baş başa kaldım. Kabanımı ve montumu çıkarıp yatağa oturdum.
Titreyen telefonumu elime alıp mesajlara girdim.
0535 ***: Canım ben Ezgi. Berna bizde kalacak.
0535***: Odada tek olacaksın akşam, yalnız olmaktan korkacaksan gelelim.
Hayır Ezgiciğim, sorun yok tek başıma kalırım.
İyi geceler size :*
0535***: İyi geceler Seray :*
Numarayı telefonuma kaydedip nefesimi vererek ayağa kalktım. Çalışma masasına oturup yüzümdeki makyajı pamukla temizlemeye başladım. Önümdeki pencereden dışarıyı izlerken erkek yurdunun girişindeki kişi dikkatimi çekti. Elinde üç poşetle yurda giren kişi, girmeden etrafa iyice bakmış ardından öyle yurda girmişti.
Telefonumun ekranından saate baktım. 22:14. Ayağa kalkarak pencerenin önüne geçtim. Gözümdeki rimeli pamukla temizlerken camdan etrafı izliyordum. Yukarıdan görünen, okulu ikiye bölen beyaz çizgiye baktım. Okulun arkasında gördüğüm kapalı alan ile mutlu oldum. Sanırım kapalı bir spor salonu vardı. Annem kapalı bir salonda voleybol oynadığından bahsederdi, sanırım bahsettiği yer gördüğüm okulun arkasındaki yerdi.
Kız yurdunun merdiveninden inen öğrenci ile duraksadım. Elimdeki makyaj temizleme pamuğunu hemen masaya bırakıp saate baktım telefonumdan. 22:19
Az önce erkek yurduna giren kişi şimdi elinde bir poşetle kız yurdundan çıkmıştı. Kıyafetleri ve açık mavi kısa montu gördüğüm kişilerin aynı kişi olduğunu gösteriyordu. Erkek yurduna giren kişi nasıl kız yurdundan çıkabilirdi? Beş dakika boyunca bahçeyi incelemiş, başka yere bakmamıştım. Düşüncemi yarına bırakarak dişlerimi fırçalamak için banyoya gittim. Dişlerimi fırçaladıktan sonra çalışma masalarının sandalyelerinden birini alarak kapı kolunun altına koydum.
Rahatlamış hisle siyah pijama takımımı giydim. Çalışma masamın ışığını açarak odanın ışığını kapattım. Telefonumu şarja koyup yatağıma girdim. Bugün yaşadığım yoğun hisleri bir kenara bırakarak yorgunluğuma odaklandım. Bir süre dönüp dursam da nasıl bir güne uyanacağımı bilmeden uykuya dalmıştım.
ོ ⠀
1. Bölümün sonuna geldik. 11.398 kelime okuduk yaklaşık. Bölüm uzunluğunu ve yayımlaam süresini aynı tutmaya çalışacağım. İlk bölümü daha çok karakterleri anlama ve tanıma üzerine oluşturdum. İlerideki olaylarımızla ilgili ipucu veya problemleri yansıttım. Bunu sonraki bölümlerde okudukça daha iyş anlayacaksınız. Yorumlarınızı merak ediyorum. Umarım beğenmişsinizdir ve devamını merak ediyorsunuzdur.
Ben çok mutluyum. Umarım sizin de okumuş haliniz mutludur.
Haftaya 24 Şubat'ta, 2. Bölümde görüşmek üzere,
Esenlikle kalın.
İg: @mahzenserisi
Sosyal medya hesapları profilimde link.tree hesabında mevcut :*
