" Bir çift göz bazen bütün gerçeği susturur."
Bana göre sonbahar mevsimler arasında en akılda kalıcı olandı. Tüylerimi diken diken eden soğuk meltem beni abime götürüyordu. Hava o gün bugün ki gibiydi. Tek fark o zamanlar bana huzur veriyordu. Hatırlıyorum, abim bahçeye eski eldivenlerini getirmişti. Abimin elleri benim ellerime kıyasla çok büyüktü. Bu yüzdendir ki eldivenler bileklerim den kayıyordu. Hemen ellerimi yukarıya kaldırılıp düşmelerini engellemiştim. "Korkma Alev" demişti, gözleriyle gülümseyerek. Abimin gözlerinde ki mavilik bana derin okyanusları anımsatıyordu. "Yumruk atmak birine zarar vermek için değil, sadece kendini korumak içindir. " demişti.
Küçük ellerimle koca eldivenleri tekrar kaldırmaya çalışmıştım. O da her defasında kahkahaların tutamayarak beni düzeltmişti. "Direğini böyle yap, evet... Ama o kadar da sıkma yoksa canını acıtabilirsin." Rüzgar esmiş onun sesiyle karışmıştı. Yapraklar hareketlerimizle altımızda çıtırdıyordu. O an ne savaş vardı ne korku. Sadece abim ve ben.
Şimdi, yıllar sonra yine o eldivenlerleydim. Hatırlıyorum... O mavi gözleri, o kahkahayı, o "Kendini koru" deyişini. Abim bana o gün yumruk atmayı değil, düşmeden durabilmeyi öğretmişti.
"Alev, kime ne anlatıyorum ben?" Araz'ın yakınmasıyla bakışlarımı daldığım yerden kaldırıp ona döndüm. "Ha? Evet öyle yapıcam..." Araz gerçekten iyi bir antrenördü ancak zaten bildiğim şeyleri tekrarlayınca dinlemek istemiyordum. Bir zaman sonra bozuk radyodan farkı kalmıyordu. Aslında şuan hayranlarının yanında olsa ve ben biraz düşünebilsem harika olurdu. "Alev?" Kumral a kaçan saçlarını karıştırdıktan sonra elini omzuma koydu. " İyi değilsen çıkmak zorunda değilsin." Hayır, bu maça çıkmak istiyordum. Ayrıca şu zamana kadar hiç bir maçtan kaçmamıştım. Bu Kaan Yücesoy' un kardeşine yakışır bir hareket değildi."Hayır, çıkacağım. Bana öyle bakmayı kes lütfen." Kaşlarını çatmış, yeşil gözleri sorgular vaziyetteydi. Benim gözlerimde yeşildi ancak kaşlarımı çatınca böyle duramıyordum. Kafasını sallayıp ring den uzaklaştı. Bana güveniyordu. Hatta bana güvenen tek kişiydi. Hem antrenörüm hem de yanımda duran abim den sonra ki tek kişi. Ringe giren kadına döndüm. Müstakbel rakibim. Yüzü sertti ancak gözlerinde ki tedirginliği görmemek imkansızdı. Tedirgin olmakta haklıydı. Şu zamana kadar girdiğim maçların sadece üçünü kaybetmiştim. Nefesi ağırdı ama ritmini koruyordu. Sol omzunda ki kas hafifçe kasıldı. Bu sağdan gelecek bir dirseğin habercisiydi. Kendimi biraz eğdim. Işıklar üzerimdeydi, alnımdan süzülen ter şakaklarımdan akarak yere damladı. Seyircilerin sesi git gide uzaklaşıyordu.
Zil çaldı.
Kalbim bir anda ritmini bozdu sonra yeniden kendini toparladı. Rakibim öne atıldı. İlk hamle.
Hızlıydı- sağ direk. Başımı yana eğdim, attığı yumruk kulağımı kıl payı sıyırmıştı. Hızla devam etti, acemi. Artık temposunu çözmüştüm. Her nefesi belli bir ritimdeydi. Boksun matematiği bu; vur, çekil, nefes al, yeniden vur.
İlk rauntta birbirimizi tarttık. Benim yumruklarım fazla temkinli, onun kiler ise fazla özgüvenliydi. Kendini güçlü hissettiği belliydi. Ama bilmediği birşey vardı, ben her vuruşuyla daha fazla bilgi topluyordum. Omuzlarına hareket açısı, nefes alırken göğsünün ne kadar genişlediği, hangi anlarda gardını düşürdüğü..
İkinci rauntta sertleşti oyun. Sol yumruğum sertçe çenesine çarptı, o da anında karşılık vermeye çalıştı fakat fazla sarılmıştı. Yinede attığı yumruk burnuma geldiğinde yüzüme metalik bir sıcaklık yayıldı. Kafamı yumruğun şiddetiyle yana düşürmüştüm. O an gözlerime seyircilerin arasından kehribar gözler takıldı. Fakat etraf bulanıktı, sadece gözlerini seçebildim. Çatık kaşlarla izliyordu beni. Beni yargılanıyor du o değil mi? Kanımın tadı ağzıma doldu, içimde ki öfke değil soğukkanlılıktı. Hemen kendimi toparlayıp onla göz göze geldim. "Acı hissetmek, hâlâ oyundasın demektir." Araz'ın sesi beynimin kıyısında yankılandı.
Üçüncü raunt.
Yorgunluk artık bileklerime çökmüştü. Rakibim nefes nefeseydi ama hâlâ meydan okuyordu. Sol adımımı attım ,gardını hafifçe indirdim. O bunu fırsat saymış olacak ki atıldı. Vücudum o an refleksle hareket etti. Sol kroşe, ardından sağ direk. İlk yumruğum ses çıkardı, ikincisi sessiz ama sert çıktı. Yumruğum çenesine değdiğinde kemiklerimin sızladığını hissettim.
Zaman dondu. Ve evet.. yere düştü.
Hakem araya girdi. "Bir... İki... Üç..." Duyduğum tek şey nefes seslerimdi. Gardımı hâlâ koruyordum ama omuzlarım titriyordu. "Sekiz... Dokuz... On!"
Zil çaldı. Maç bitti.
Seyirciler bağırmaya başladı. Rakibine baktım,yerdeydi, nefes alıyordu. Gözlerimi kapattım. İçimde bir sessizlik yayıldı. Bu sessizlik de o zamanları duydum. Soğuk beton zeminde çıplak ayakla idman yaptığım günleri, kimsenin ciddiye almadığı kız çocuğu.. Susmuyordum, görünüyordum ve tekrar kazandım.
Hakem elimi havaya kaldırarak kazandığımız ilan ettiğinde gözüm seyircilere döndü. O gözleri aradım ama yoktu. Acaba halüsinasyon mu görmüştüm..
Ringten indiğimde Araz'ıda görememiştim. Her neyse, büyük ihtimalle idda sonuçlarına bakmaya gitmişti. Yönümü soyunma odasına giden yola çevirip kolidora girdim. Yorgun adımlarla ilerlerken arkamdan küfür sesleri duydum ve durup başımı arkaya çevirdim. Araz'ı keyifli görmeyi bekliyordum açıkçası.
"Sorun ney?" Önümde durup derin bir nefes aldı. "Pekala, bir iş teklifi var Alev. Ve kabul etmeme şansın yok çünkü bir anlaşma yaptım." Ne. Beni sattığını mı söylüyordu o. Şimdi sinirlendiği mi hissetmiştim. "Beni mi sattın Araz!" Gözlerin dolmuştu. Duygusal değildim. Sinirlenince oluyordu. Sakince nefes verip yaklaştı. Elini kaldırıp yanağımı okşadı. " Alev, seni satmadım. Sen benim en değerlimsin. Ayrıca sana olan bağımlılığı mı biliyorsun değil mi?" Tek kaşını kaldırmış bir cevap bekliyordu. Başımı salladım yavaşca. Evet, bana gerçek anlamda bir zaafı, bağımlılığı vardı. Onun için bir uyuşturucu gibiydim, ona zarar verdiğimi bilse bile bırakmazdı beni. Eğilip yanağıma dudaklarını bastırıp geri çekildi. "Kıbrıs'da büyük kumarhane ve şirketleri olan bir iş adamı. Yeteneğinden etkilendiğini belirtti ve seni bu küçük maçlardan büyük ringlere çıkarabilir. Sadece bir süre, ayrıca..." Son cümleyi söylemekle söylememek arasında kalmıştı. "Ayrıca?" Yüzünden bir anda hiç tanımadığım bir soğukkanlılık oluştu ve gülümsedi.
"Sık sık karşılaşacağız."
~
Araz'la olan konuşmam dan sonra soyunma odasında bir duş alıp üzerime eşofman takımımı giyindim. Pekala bugün kafayı bulmak istiyordum. Maçtan payım çoktan hesabıma yüklenmiş olmalıydı. Sırt çantamı omzuma takıp kendimi merkezden dışarıya atmak için demir kapıyı açtığımda önümde siyah bir BMW duruyordu. Kaşlarımı çatıp aksi yönde ilerleyecektim ki telefonumun çalmasıyla yerime çakıldım. Arayan Araz'dı. Gözlerim arabanın siyah camına kilitlemişken telefonu açıp kulağıma götürdüm.
"Arabaya bin Alev."
Telefonu yüzüne kapatıp sesli bir küfür savurarak arabaya ilerledim. Ön kapıyı açıp koltuğa oturdum ve ardımdan kapıyı kapattım. Tanımadığım bir adam vardı sürücü koltuğunda. "Nereye gidiyoruz?" Sorumlu arabayı çalıştırırken başı bana döndü. Sert yüzünün aksine dudaklarında bir sırıtış oluştu. " Üzümlü kekimin yamacına." Anlayamadığımı gösteren bakışlar atmıştım ki vazgeçip önüme döndüm.
Yaklaşık bir saatlik yolun ardından bir binanın önünde durduk. Issız bir yere benziyordu. Binada bugün harflerle AHLAS yazıyordu.
Arabadan inip binanın girişine doğru ilerledik. Tanımadığım adam - tanımadığınız insanların arabasına binmeyin. - öne geçip kapının şifresini girdi ve kapı açıldı. Tahminimce Araz'ın bahsettiği işti bu. İçeriye girdiğimizde geniş bir kolidorda ilerledik. Bütün kolidor bordo ve altın temasındaydı.
Büyük işlemeli bir kapının önünde durduğumuzda adam kapıyı açıp içeriye geçmemi bekledi. İlerleyip odaya girdiğim de kaşlarım çatılmıştı ve ensemden aşağı bir ürperti indi. Maç esnasında gördüğüm kehribar gözler şuan tam karşımdaydı...