Bir gökyüzü ne kadar kararabilir di? Sabahın erken saatlerinde ne kadar karanlık olabilir di? Sanki ufaklığın acısına kor basıyordu Tanrı..
Önünde tanıdığı bir kaç akrabası dışında görmediği bir sürü iş insanı vardı. Bazıları hüzünle toprağa bakıyor, kimisi elinde küreklerle kocaman mezara toprak atıyordu. Minik kız ise çaresizce gidişini kabullenmek istemez gibi abisini arıyordu. Ağlıyor, biliyor ama kabul etmek istemiyordu. Babasına baktı umutsuzca. Bomboş bakıyordu mezara. Sanki ölen oğlu değil de bir yabancıydı.
'Baba..' duymadı.
'Baba..!' duymadı.
'Baba! Abimi getir!' duymazlıktan geldi.
' Abim annemi bulacaktı, söz verdi baba! Oda gidemez.. gitmesin baba!' hıçkırıklarını tutamadı. Sesi kısılana kadar bağırmıştı babasına. Ama o asla dönüp minik kızına bakamadı. Annesine benziyordu. Ona bakarsa, ona cevap verirse sanki sevdiği kadına hesap verecekti.
Yapamadı.
En son herkes dağıldığında minik elleri, dizleri çamur içinde sadece mezarı izledi. Gitmek istemedi. Hava buz gibiydi fakat donsa bile abisini yalnız bırakmak istemedi. Derken uzaktan gözüne yedi silüet takıldı. Uzaktan uzağa mezarlığı izliyorlardı. İçlerinden biri yavaş yavaş ona doğru ilerlemeye başladı. Saçlarından yağmur suları damlıyordu. Dolu kehribar gözleriyle kızı izledi. Sonra yanına, dizlerinin üzerine çöktü ve onunla birlikte mezar taşını izlemeye başladı.
"Burada ya işte abin.."