İçeriğe geç

MAHZ

Bölüm 16 · 26 dk okuma

MAHZ

Bölüm 16

Gizli Ruh

Bedenini küçük bir adımla içeriye taşıdı. Gözleri herhangi birisinde sabit değildi fakat Emanet Kızı'na daha çok bakıyordu. Sakin gözükmüyordu ama öfkeli de değildi. Mutlu olduğu söylenemezdi fakat üzgün de değildi...

Yorgundu. Sadece yorgun.

Öyle ki, bu fâniler gibi göz altlarından okunuyordu, bir kitap gibi.

"Ben, sana gelecektim. Yani sana ulaşmaya çalışacaktım," diye söze başlayan kız endişeli olsa da kontrol altında tuttuğu ses tonuyla. Küçük bir adımla refleks olarak yaklaşmıştı ki tam o sırada kaldırdığı eliyle kontrolü avuçlarına alan melek ile hemen durdurdu konuşmasını.

Anlamından uzak olduğu apaçık bir tebessüm sundu bu sırada melek. Ve bu, sakinlik vermek yerine daha da burktu kızın kalbini. "Ben, sizden bir açıklama beklemiyorum." Derin bir nefes alıp, bakışlarını her ikisinin ortasından ileriye, uzakta kalan pencerenin aydınlığına taşıdı. "Sizce de açıklamaların anlamını kaybedeceği kadar çok şey yaşamadık mı?"

"Uriel..."

"Sadece gerçekleri söylüyorum. Mesaj vermeye ya da bir şekilde hatayı göstermeye çalışmıyorum." Omuzlarını uysal haraketlerle dairesel şekilde kaldırıp, indirdikten hemen sonra ellerini arkasına götürdü. "Sadece yalın gerçeklik."

Aras, başını sallayarak katıldı ortadaki doğruluğa. Bir yanı gittikçe mahçup olurken diğer yanı şu anda bu konuşmanın yapılışına minnet duyuyordu. "Haklısın," dedi ilk önce. Yönünü hafif şekilde çevirerek kıza bakındı. "Sözlerin değil, icraatın iş göreceği bir zaman dilimindeyiz artık."

"Bunu bildiğinizi biliyorum. Sadece bilgiden öteye gerçekliğinde olup, olmadığınızı merak ediyorum."

Tırnaklarını avucunda iyice hissedene kadar elini sıktı kız. Tahmin ediyordu, düşünüyordu, duyuyordu fakat meleğinin kırgınlığının ne boyutta olduğuna bizzat şahit olmak çok daha fazlasıydı. Onunla karşılaşacağı ilk zaman yapmak istediği konuşmayı yıllarca düşünmüş, provalar bile yapmıştı fakat şimdi nereye gitmişti o sözcükler? Her zaman anlam dolu olurken bu kez bomboş olan, zihnini darmadağın eden o bakışların sahibi... Tüm yetileri çalışmayı tamamen reddediyordu. Keza sözleri de öyle. "Seni bu kadar çok hayal kırıklığına uğratmak istemezdim. Gerçekten istemeseydim, yapmazdım; evet, bunu düşüneceksin. Ama olan biten her şeyi sadece size karşı duralım diye yapmadık Uriel. Bir şey oldu. Sonra tamamen endişenin bizi yanıltmasına izin verdik."

"Suçlamıyorum." Bakışlarını sakince ondan yana çevirdi. "Zaten bir suçlama olayı da yok, hepimiz hemfikiriz. Sizi anlıyorum. Saf bir melek bile bu saklambaça karıştı. Belki de ona biçilen görevi ömrünün sonuna kadar yapma içgüdüsüyle bunu gerçekleştirdi ama sonuç itibariyle Baş Melek'inden de bunu gizlemeyi tercih etti." Sözlerini durdurduğunda, aralık dişleri arasından ağır bir nefes aldıktan hemen sonra alt dudağını ısladı. "Her adımı birlikte atmak zorundasınız. Kaybetmekten korkacağınız bir masum var artık; gerçekten de ona zarar gelsin istemiyorsanız, sözlerimden çıkma şansınız yok." Koyu kahve gözlerine düşen gölgeyle her ikisine ciddiyetle bakındı. Eskilerin yadı zihnine düşse de bu kez kendisi de düşünmeyi reddetti. Daha farklı davranmak zorundaydı. En azından bir yere kadar, herkesin gerçekten iyi kalabilmesi için. "Anladınız beni, değil mi?"

"Evet," diye aynı anda cevapladı ikisi de.

"Güzel." Bakışlarındaki anlam bir kırıldığında, daha fazla bir ima yüklendi. "Yeryüzü Meleği, enerji haritası üzerinde çalışıyor. Tamam olduğu takdirde melekler tarafından önemli ölçüde temizlik gerçekleştirilmesi için, harekat başlayacak. Gölge Ruhlar bu durumu farkettiği an, daha azgın ve düşüncesizce hareket edecek diye bir görüşümüz var."

Yutkundu Açelya. Melek, savaş durumuyla alakalı sözler kurmaya başlamıştı ve şu anda tüm dikkati, Esme ya da Erelim ile ona gidecek bilgideydi. Söylemişler miydi yoksa an mı beklemeyi tercih etmişlerdi? Bizzat söyleyebilmek istedi fakat öylesine çekiniyordu ki, sanki önünde güçlü bir enerjiyle dikilen, ona emanet edildiği şefkat dolu meleği değil de bizzat Erelim'in kendisiydi. Hatta Cesaret Meleği'yle bile bir ana kadar daha rahattı şu andakinden...

"Bu durum için bir plan şeması hazırlamalıyız," diye konuya daha bağlı kalan Melez, hafifçe kıstı gözlerini. Uriel içeriye girdikten sonra kapıyı da kapatmıştı ama hâlâ açıkmış gibi oraya bakınıp, bir şeyleri yoklar gibiydi sessizliğini bozduğunda. "Azgınlaştıklarında insanlığın içinde kargaşa çıkarmayı cesaret edebilirler mi?"

Bir kez başını salladı melek. Mimikleri uzun zaman sonra ilk kez alışkın oldukları gibi olsa da bu ifade, savaşın ciddiyeti üzerindeydi. "Kazanmak için insanlığa bizzat saldırabilirler. Ama bunu da..."

"Bunu da bedende yerleşenler yapacak. Bu sayede hem kimliklerini gizlemeye devam edecekler hem de insanların kendi aralarındaki düşmanlıklarını çoğaltmayı hedef alacaklar." Anın akışına kendini kaptırarak, her şeyi zihninde iyice oturttuğu sırada seslendiren Aras, meleğinin ona baktığını görür görmez, "Özür dilerim, sözünü bölmek istemedim," diye ekledi hemen.

Uriel, tam o an gerçekten gülümsedi. Manidar bakışlarını yavaşça kapatıp açarak, sorun olmadığını ifade etmeye çalıştı. Fazla özür dilemeyen bir kişinin en fazla özür sunduğu kişiydi... "Sorun değil." Düşüncelerini zihninden kapı dışarı ettiği birkaç saniye içinde duruşunu yeniden bozdu ve dışarıya adımladı yeniden. Normal bir insan gibi davranıyordu tamamen. Üzerindeki paltosunu gelişigüzel düzelttikten sonra tek elini cebine koydu. "Vesta ve beraberindekilerle bir arada olmalısınız. Fazla Nabiz kalmadı fakat fazlaca düşman var." Açelya, anlatılanlardan tanıdığı isimle karıncalanma hissetti bedeninde. Vesta isimli meleğe ya da onunla birlikte görev alan Kharon isimli şeytana herhangi bir şey hissetmese de üveyleri görmeye sıcak bakamıyordu. Uriel ise sanki bunu o an bile hissetmişti ve durumun kontrolünden emin olmak ister gibi gitmeden hemen önce yeniden duyurmuştu sesini. "Sonuçta bu savaşı kimse seçmedi, değil mi? Başkalarının çıkarları yüzünden günahsız kişiler vebal ödemek zorunda kalıyor."

Kapı yeniden kapandı. Ardında kalan gürültüye aç mekanda hareket eden ilk kişi Aras olunca, düşünce duvarlarında bir başına bıraktı Açelya'yı. "Bu savaşı kimse seçmedi..." Bahsettiği Gölgelerle olan değildi elbette; hayatla olandı, aileyle olandı. Çıkar kuran her iki tarafında babasıydı ve vebal ödeyenler ise...

Her iki tarafta kalan o çocuklardı.

Gece mavisi saçlarına geçirdi ellerini. Yönünü değiştirip, lavaboya ilerlediğinde, elini yüzünü yıkadı hiç beklemeden. Karmakarışıktı her şey. Onları görmeyi gerçekten istemiyordu. Zihnindeki feryatlar, kalbindeki göz yaşlarının sesini bastıramıyordu. Eğer bunu yaparsa içinde yetim kalan minik kız çocuğunun elindeki balonları bizzat kendisi çalacaktı. Fakat bunun yaşanmasını onlar da istemiyordu ki! Babalarının onlardan önce bir başkasının babası olduğunu nereden bileceklerdi?

Kapıyı kapatıp, kilitledi. Dolaptaki temiz havlulardan birini dudaklarının üzerine bastırarak yere çöktüğünde, yapabildiğinin en sessizince mahşerine akıttı yüreğindeki kıyameti. Saklandığı kişi Aras değildi. Ki zaten, kız daha kapıyı kilitlemeden evvel dağınık enerjisinden anlamış olmalıydı onu. Yalnız kalmaya ihtiyacı varken bunu ona sağlamalıydı. Kendisini sakındığı kişi, oğluydu.

Bir çocuk, annesinin göz yaşlarında görürdü yıkılışı. Kendi annesinin sıcak, tuzlu suları altında çok fazla kıyamet görmüşken bunu bizzat yaşatmak istemiyordu.

Zaman geçti. Sarsıcı olduğu kadar daha emin adımlara kuruldu bazı şeyler. Zemin artık soğuk değildi, kararlı bakışlar yerden kalkıp aynayı bulduğunda. Duvarlar arasında kalan sır, oradan dışarıya çıkmadı. Şimdilik sessiz kalıp, gözlem yapmak istiyordu. Ne zihinsel ne de bedensel olarak eski Açelya değildi artık. Sıvazlansa bile kanayacak geçmiş yaralarını unutamazdı, asla. Fakat kendi merhemini de başka bir yaranın kanında aramaya meyilli değildi. Saatler ilerledikçe kendine eklediği bu kural, en verimli topraklarda yeşeriyor da kökleri içinde yayılıyor gibiydi. Adımı bile bir diğerinden daha kararlıydı.

Geceye göre daha huzurlu ve mutlu olan Mahz, önden ilerliyor ve kollarını adeta minik çocuklar gibi sallandırıyordu. Kendisinden bir adım önde yürüyen Aras ise şaşırılmayacak şekilde hakim bakışlar kullansa da Açelya ne zaman karşılık verse ifadesi sıcacık ve güven dolu bir hale bürünüyordu. Son bakışmadan sonra o, önüne yeniden döndüğünde, daha içten şekilde tebessüm etti kız. Gözleri kendi adımlarına eğildikten hemen sonra durdu, yavaşça arkasını döndü. Çok değil, sadece bir adım arkasına bakındı ve gelip geçen insanlar arasında öylece kaldı bir müddet. Birkaç saniyeye sığabilen koca yılların ardından mesafeyi büyütmemek adına sessiz fakat derin bir nefes eşliğinde devam etti adımlarına. Arkadaşlarıyla anlaştıkları kafeye biraz daha vardı. Boynuna sardığı kırmızı atkıya üşüyen burnunu gömdüğünde, o gün geldi aklına. Derin bir nefesle bir anlığına kapattığı gözleri arkasındaysa o sahne rol aldı. "Gözlerini kapatacaksan, tutunacağın sağlam bir dalın olmalı."

Mekandan içeriye girdiklerinde aniden duran Mahz, kendisine hoşgeldin, diyen kişiye bile cevap veremeden arkasını dönüp, etrafına baktıktan hemen sonra babasına baktığında, çatılmış kaşlarla hızla ilerledi annesi de. Elini koluna koyduğunda, hızlanan nefesine ve ıslanan alnına rağmen bedeninin buz gibi olduğunu farkedince endişelenmeden edemedi.

"Ne oldu?" diye sordu Aras sakince. Ortada durmamak ve göze çarpmamak için bir kenara çekildikler hemen.

"Bilmiyorum," diye yanıtlayan Mahz ise derin bir nefes alıp dışarıya bakındı görebildiği kadarıyla. "İçimde huzursuzluk var. Neden bilmiyorum."

"Dün hissettiğin gibi bir şey mi?" Konuşmaya dahil olan kadın, eliyle sıvazladı oğlunun alnını. Önceden insani bir rahatsızlık olabileceği ihmalini vermişti fakat biraz önce hiçbir şeyi yokken atak vurmuş gibi yeniden böyle olması aklını bulandırmıştı.

İki yana başını salladı genç. "Dün daha kötüydü. Şimdi sadece fazlaca huzursuz hissediyorum." Biraz ötedeki çalışanlardan bazıları kaçamak bakışlar attığında, onunla karşılaşınca yeniden işlerine döndüler. İstemsizce hoşnutsuz olmuştu bu durumdan Mahz. Derince bir nefesten sonra gülümseyip, sorun olmadığını dile getirdi ve ileriye doğru buyur etti. "Devam edelim hadi."

Ebyaz, kenara çekilip geçmelerine izin verdikten hemen sonra birkaç adım arkalarından usulca ilerlemeden hemen önce çaktırmadan bakındı etrafına. Hiçbir aksilik gözükmüyordu. Herkes sıradan insan olduğunu enerjisiyle bile aktarıyordu zaten. Dışarıda da herhangi bir şey görememişti zaten. Ne sıcak ne de soğuk bir dalga alamıyordu da. Temenni edebileceği tek şey, kendi hislerinin haklı çıkabileceği umuduydu. Mahz'ın tüm olaylarını, fâni aleme öncekinden de çok ilgi kurmasıyla bir bağ güçlenmesi olmasına yormak ve bunda da haklı gelmek istiyordu.

Fakat bazen, istemek yetersiz kalıyordu.

Masaya geçtiklerinde hiçbir sorun, hiçbir zaman olmamış gibi kocaman gülümsediler. Birkaç tatlı sohbetin ardından lavaboya gitmek için izin alan Özge'nin ardından bakındı Ferda. Sipariş hazırlığı başlamadan evvel, oluşan o minik boşluğu hızla eline aldı Aras ve Açelya. Arkadaşları, oğullarına bakıp beceriksizce gülümsedikten hemen sonra hafifçe öne eğildi. "Neler olup, bittiğini ne zaman konuşacağız?"

"Aslında bakarsan, tam şu anda bile konuşup her şeyi ortak bir rayda ilerletmek istiyorum," dedi kadın.

Baş sallayarak onu onayladı hemen. "Labezerin ile konuştum, çoğu şeyi biliyorum," derken Mahz'a bakındı göz ucuyla. "Esme, bağı sana devretti mi?"

Ciddiyetini korusa da etraftakiler için hiçbir sorun yokmuş tiyatrosuyla kenardaki şeker paketini eline alıp, oynamaya başladı. "Tam olarak henüz değil. Ben bağ devri kabülünü yaptım fakat bunun tamamlanması için Esme'nin de gerekli sözleri lazım."

Derin ve sıkıntılı nefesle lavabo tarafına bakındı Ferda bir kez daha. "Peki ya Gölgeler?"

Ebyaz ile kısa bir bakışmadan sonra Açelya girdi devreye. "Bunun için harika bir artımız var fakat Baş Melek izniyle haraket edilmeli."

"Uriel mi?" Şaşırdı ilk önce. Fakat birkaç saniye daha kendine izin vermişti ki çatık kaşları gevşedi ve dudakları büzüldü. "Bir haber olduğuna göre ilk adımı siz çoktan attınız, değil mi? Bu işe özgür bir meydan açmak için onun kabülünü istiyorsunuz." Olayları en yok gibi takip eden Mahz, Ferda'dan gelen tezi takdir ederek ona bakındı yavaşça. Hemen sonra gülümseyerek eğdi başını. "Nasıl birileri bilmiyorum fakat, tüm riskleri ele almadan bir şey yapmak, bir bardak soğuk suya bir avuç tuz atmak gibi olur. Uriel'den onaysız artık adım bile atmamalısınız."

Mahçup şekilde baş eğdi her ikisi de. "Öyle bir şey olmayacak," cevabıyla söze giren konuşan Melez, "Özge birazdan gelir," derken aniden durdu. "Özge, lavaboya mı gitmişti?"

"Evet?"

"Peki neden..." yeniden durdu. O tarafa doğru baktıktan sonra, "Giray," diye döndü oğluna. "Özge'yi hissedebiliyor musun?"

Cevaptan önce bakışları eğildi ve bir müddet bekledi. "Hissedebiliyorum," dedi sakince. Kollarını sıvazlayıp, geriye yaslandığında, "Gerçekten de birazdan burada olabilir," deyince babasına bakındı.

Aras, yeniden önüne döndüğünde, sessiz kalmayı tercih ederek zihnindeki tüm çocukları kaldırdı ayağa. "Ben neden hissedemedim?" düşüncesi her birinin eline ayrı bir dosya olarak verilse de hiçbir sonuca varamadı. "Belki de sorun bendedir."

Konu bir sonraki zaman için aç kaldığında, garsonlar kızdan da önce geldi masaya. Hoş bir kahvaltı sunumu yerini aldığında tamamlandılar. Her şey yeniden hoş bir masal oyununa döndüğünde, Ferda yüzündeki her duyguyu ustaca kapatarak sevgi dolu bir tebessümle konu sürdü ileriye. Aras'ın kardeşinin ismini dün gece sormayı akıl edemediklerine bir alna tokat yaptıktan sonra, Giray isminin güzelliğini konuştular biraz da. Açelya zihnindeki onlarca düşünceye rağmen yapabildiğinin en iyisiyle sıradan bir insan topluluğu algısını oluşturtmak için oğlunu fazlaca dahil ettirdi konulara. Her şey için yorumunu almaya çalıştı, yüzü her düştüğünde kısacık bakışmalı anlaşmayla Ferda devraldı kızın hedefini.

Boş kalan tabaklar yerinden alınıp, çay ve kurabiye için sipariş verildiğinde bile bir an olsun düşmeyen enerji, Özge'nin tek bir sorusuyla üşüdü. "Oğuzhan'ın mezarına uzun zamandır gitmedim." Kaldırdığı bardaktan yudum almadan yeniden indirdi.

"Eğer ölmeseydi, o da şu anda aramızda olacaktı." Aras, gözlerinin önüne getirdi onu yerde gördüğü ilk anı ve gözlerini kapandığı anda kirpikleri arasından düşen yaşı.

"Ne diye okul vaktinde gitti ki? Gitmeyecekti," dedi Özge yeniden konuşarak. Aniden kalkan bakışlar tüm şaşkınlığın gölgesinde ona yöneldi anında. O ise elindeki kurabiyeyi ısırıp kenara koyana kadar karşılık vermedi hiçbirine. "Onu özlüyorum." Bu kez birbirlerine bakındı geriye kalanlar. Alışagelmişliğin bir yargıcı kırıklığı mıydı bilinmez, ondan ilk kez böyle bir söz duyuyorlardı.

"Bir günümüzü de onu ziyaret etmek için ayarlayalım." Mahz, konuyu eline dolayarak öne atıldı. Fikri her birinin hoşuna gitmiş olacak ki olumlu mırıltılar döndü havada.

Ferda için tanıyamadığı fakat hikayesinden derinden etkilendiği kişiydi Oğuzhan. Daha erken gelebilme durumu olsaydı şayet, ölümünün önünde durabilir miydi diye düşünüyordu çoğu kez. Daha sonra ise Labezerin'in ona söylediği söz geliyordu aklına. "Ölüm meleğinin olduğu yerde sen bir imza atamazsın." Anlatılana göre, Uriel oraya geldiğinde, karşılaştığı ilk kişi Yeşil Kanat'tı. Bu yüzden elinden hiçbir şey gelemeden öylece kalmıştı.

Zaman ilerledi. Özge, iş yerine gitmek için erkenden ayrılmak zorunda kaldığında onunla beraber ayrıldı Ferda da. Giray, Aras ve Açelya da eve yeniden dönmesen evvel bir sanat galerisini ziyaret ettiler. Hayatının ilkini yaşayan genç, merdivenlerden yukarıya çıktığı andan itibaren hayran bakışlarla önden ilerledi. Melez, kaldırdığı koluna sevdiği kadını aldığında, ufak tebessümünde bile oluşan gamzelerle anın en yalın huzurunu yaşamak istedi.

Yarım saatlik bir dolaşmanın ardından, o günü tamamen Mahz'a adamak için aydınlığı karanlığa teslim ettiler. Elma şekerini denettirdiler fakat fazla sevmemişti. Bir zaman sonra da pamuk şeker aldılar ellerine. Kocaman bir pamuğun minik bie nokta olabilecek kadar küçülebilmesi ve buna rağmen ağızda hemen erimesi ise fazlaca eğlenceli gelmişti.

Eve dönmeden evvel bir yerde oturduklarında insanların giyim tarzını inceledi uzun uzun. Kimisi birbirine çok benziyordu, kimisi ise tamamen zıttı. Bazıları ise bunların arasında bile tüm dikkati üzerine çekebilecek kadar farklı tarz oluşturmuştu. Babasına bakındı daha sonra. Önceki günleri de göz önüne aldığında, hiçbir zaman gelişigüzel giymediğini farketti. Konum taşırken elindeki o kısacık bir arada değiştirme yaptığı anlarda bile her zaman tarzdı. Annesi ise gündeliğe eğilimliydi. Kalabalığa karışmadığı müddetçe tarz gözükme çabası yoktu. Buna rağmen her giydiği ona gerçekten yakışıyordu.

Geriye yaslandı ve gökyüzüne kaldırdı bakışlarını. Hafiften tombullaşmaya başlayan ay, önünden geçen karanlık bulutlarda kaybolmak üzereydi. Kısım kısım gözüken yıldızlardan bazılarının göz kırpar gibi titremesine gülümsemeden edemedi. "Bugün oldukça güzeldi, değil mi?" diye bir ses yükseldi yumuşacık bir tınıda. Fakat bu, ne annesine ne de babasına aitti. Başını hemen o yöne çevirdiğinde, Yeryüzü Meleği'yle karşılaştı. Heyecanla bıraktı yaptığı her şeyi. Tüm dikkati, kendilerine belli belirsiz tebessümle bakan Labezerin'deydi. "Bilmekten öteye yaşarıyorsunuz, takdir edilesi." Açelya, sessiz bir derin nefesle bakındı ona. Uriel'den bile çekinir ve korkarken onun yanında rahat olmak çok garip ve minnet duyulası bir histi. Ayağa kalkmak isteyerek hareketlendiğinde onu durduran melek, "Geçerken uğradım rolünde bir fâniyim," diye tamamladı her şeyi.

"O kadar kısa mı duracaksın?" sorusunu ele aldı Ebyaz. Ayağa kalkıp, elini kenara kaldırdığında avucunu çukur bir şekle koydu. "Öyleyse geçerken uğrayan dostuyla samimiyetle tokalaşan rolü bana uygun gör."

Neredeyse tamamen sessizce kıkırdadı Labezerin, "Tibet ve Aras olarak mı? Senin öğretmenindim."

"On yıl önce. Bizi kimse hatırlamıyor."

"Kendi adına konuş." Melek, kaşlarını kaldırıp sola kıvırdı dudak ucunu. Yüzündeki memnun ifade birazdan söyleyeceği sözlerin kendisinde oluşturduğu saf mutluluğu gösteriyordu adeta. Bakışları Mahz'ı bulduğunda, göz kırptı ve yeniden önüne döndü. "Daha önce "Tibet Hoca'm!" diye bana çağıran çok fâni oldu."

Açelya duydukları karşısında şaşırmadan edemedi fakat öylesine mutlu hissetti ki, el çırpmak istedi ani bastıran duygularla. Aras ise kaşlarını kaldırıp. komik şekilde büzdü dudaklarını. İrislerindeki bakış bile değişmiş ve tahmin edilesi bir senaryoyu oynatıyordu sanki. "Gurur duyulası; sadece melekler arasında değil, insanlar arasında bile saygıdeğer bir yerin var."

Sadece gülümsedi Labezerin. Herhangi bir söz söyleyip kendi üzerindeki konuda fazla kalmazdı zaten. Olabildiğinin en hızlısıyla kendi sırasını bitirir ve başkaları için dinleyici olmayı hedef haline getirirdi. Mahz'a yeniden döndüğünde, dünyaya alışma düzeyini sordu ona. Yeni Doğan, acemiliği atlatmaya başladığı cevabını öne sürdüğünde ise "İşte asıl gurur duyulası olay bu," diyerek baş parmağıyla gösterdi onu.

"Teşekkür ederim efendim." Yoğun sevinci kalbine basarak parlattı gözlerini. Biraz ötelerinden gelen trafik sesleri arasındaki motorları kornaları güzel bir ambiyans sunuyordu ortama. Genç bu durumu gerçekten sevmişti. Daha az kişiyle daha huzurlu hissetse de daha kalabalık kişilerle daha mutlu olduğunu kabullendi o an. Belki de uzun bir zaman boyunca sadece babasını görerek büyüdüğü içindi sebebi. Melek, bu zarif sözlerinden birine yeniden şahit olunca içten içe sevdi onun ruhunu. Bakışları Aras'a kaydığında, sevdiği her şeyin aslında ondan geldiğini biliyordu. Mahz, onca zaman boyunca neyi gördüyse onu almıştı bünyesine. Bu Melez, çoğu zaman bilmiş ve şımarık bir çocuk gibi davransa da aslımda iç dünyası Mahz'dan farklı olamazdı. Hatta ondan da dahasıydı.

Yandan bisikletiyle geçen bir adam, arka sepetine bağladığı helyum dolu balonlarıyla görsel şölen oluşturan bir gösteri yaptı birkaç saniyeliğine. Birkaç saat evvel geldikleri yörüngede benzer balonlar gördüklerini hatırladı Açelya. Muhtemelen biten veya azalan mallar için takviyeydi bu geçip giden renkli balonlar. Oğlunun bisikletlinin arkasından parıldayan gözlerle baktığını farkettiğinde, saçlarını kulağının arkasına itip, çenesini yasladığı eliyle izledi onu. Uzun uzun, hayran hayran... "Bu balonların içindeki hava çok eğlenceli," dedi ona doğru. Bakışlar birkaç saniye içinde kendisine kaydığında, devamını dinlemek ister gibi arandı. "Kontrollü şekilde içimize çektikten sonra sesimizi değiştiriyor, bir oyuncak gibi."

"Hepten mi?"

"Ah, hayır bebeğim, çok uzun etkili değil. Zaten onca gazı bir anda da çekemeyiz, ciğerlerimiz almaz."

"Anladım," deyip, artık gözükmeyen bisikletli baloncuya bakındı yeniden. "Kulağa eğlenceli geliyor."

"Denemek ister misin?"

Kalbi hızlandı ve tebessümü birkaç saniyede büyüdü. Mutluluğu asla saklayamıyordu yüzünde. Direkt yansıtıyor ve bu, ona yakışıyordu. "Ama gitti?" diye sorar gibi cevapladı annesini.

"Sence gitmesi bir engel olabilir mi?" Minik bir hırıltıyla boğazını temizleyen Aras, böbürlenir gibi şişirdiği göğsüne vurdurdu elini. "Sence babanı durdurabilir mi" Sorusuna cevaben başını iki yana salladı oğlu ve onunla beraber genişçe gülümseyerek hareketini kopyaladı annesi. İçten içe pohpohlanma havasının zeminini kuran Ebyaz, gidip, alacağını söyleyerek abartılı bir hareketle dizlerini vurarak ayağa kalkmıştı ki aniden kolundan tuttu melek. Tüm bakışlar aynı kişide aynı soru işaretiyle toplanmıştı ki, meleğin gözlerinde yakaladıkları ifadeyle aniden ayağa kalktı Açelya.

"Ne oluyor?"

Sessizliğini koruyan melek, bir yere öylesine dikkatli bakıyordu ki, bedeni buradaydı fakat ruhu tamamen başka bir yerdeydi resmen. "Melek," diye daha kontrollü bir edayla seslendi Ebyaz. "Melek?" Yine sessiz kaldı. Fakat onu tutan eli öylesine güçlüydü ki, tamamen başka bir şeyle uğraşıyor olmaması imkansızdı. "Labezerin!" Sesini kısarak, baskıyla çağırdı yeniden. "Neye bakıyorsun? Ne oldu?"

"Hayır..." İki yana salladı başını. "Hayır, hayır, hayır, kimse yok!"

Sert tutuşun isimleri değişti saniyeler içinde. Aras,"Tibet!" diye bağırarak sarstı bedenini. Ne olduğunu bilmediği yolunda gitmeyen şeyler artık iyice telaşalandırdı. "Ne oluyor? Söylesene!"

Bir şeyden kopar gibi geriye çekilip, aniden kendine gelen Yeryüzü Meleği, "Harakete geçtiler!" dedi ilk önce. Ses tonu en olası hislerini yansıtamıyordu fakat dehşetle bakan gözleri, aynı duyguyu direkt aşılıyordu. Zihninde dönen onlaca şey arasında, bir enerji dalgası gönderdi Baş Melek'e hemen. Çünkü, artık bir salisenin bile büyük fark oluşturacağı anın içine girmiş bulunuyorlardı. "Ferda, Ferda'ya gidiyoruz, çabuk!"

"Ne?"

"Hemen!"

Daha ne olup bittiğini bile anlamamışlardı ki, yola bakınan Labezerin, üçünü de alelacele bir şekilde önüne alarak yanlarına yaklaşan bir arabaya bindirdi. Kapı kapanır kapanmaz, yoğun fakat her zamankinden daha kısa süren bir ışıkla artık bir arabanın içinde değillerdi. Oturmuyorlardı da. Hiç oturtmadıkları gibi. Araç sadece fâni gözler için bir süstü ve aslında meleğin gücüyle gelen bir kapıydı.

Karanlık ve ıslak bir harabe gibiydi bulundukları yer. Adım attıkça yankı sesleri duyuldu. Ebyaz, ruhuna adeta işkence eden o duygunun sebebinin ne olduğuna tam emin olamadan öylece ilerledi önden gidenin arkasından. Melek her an tetikte olarak yarım yumruk haline getirdiği avuçlarında bir şey tutuyordu sanki. Az daha ilerlemişlerdi ki, "Çok..." diye, hırıltılı bir söz duyuldu Mahz'dan. Bakışlar hemen ona döndüğünde, kıyafetinin yakalarını boğazından çekiştirdiğini görünce dehşetini kontrol altında tutmaya çalıştı annesi, endişeyle kontrol etmeye başladı tenini ve nefesini.

"Mahz, neyin var?"

"Çok yoğun..." Bedeni öylesine sıcaklamıştı ki yanakları gözle görülür şekilde kızardı adeta.

Aras da hemen geldi yanına. "Yoğun olan ne?" diye sordu bedenini kontrol ederken. "Enerji mi hissediyorsun? Hangisi?"

Mahz soruya bir cevap veremeden uzak noktadan gelen acı bir bağırışla aniden buz kesti her biri. Birkaç adım ilerleyerek, "Ferda!" diye bağıran Labezerin, hiç düşünmeden hızla taşıdı bedenini. İliklerine kadar titrediğini hisseden kadın, sesin geldiği yöne döndüğü sırada bir sallantı oldu. Zihninde susmak bilmeyen onlarca düşünce bir travma gibi rüyalarını terketmeyen o geceye götürdü onu aniden, Mahz'ı doğurduğu günü hatırladı. "Aras!" diye çağırdı hızlıca. "Burada çok fazlası var! Mahz'ı götürmek zorundayız!"

Melez, dehşetle bakındı ona. Anlayamıyordu bir türlü, enerjiyi alamıyordu fakat nedendi bunun sebebi? Fânisinin bağırışını duymuştu biraz önce ve eğer gerçekten dehşetli bir yoğunluk varsa Labezerin de bir destek gelene kadar tek başına kalmış olacaktı. Fakat oğlunu da buradan götürmek zorundaydı! Hangi tarafı seçtiğinde diğer taraf için geç olacaktı? Ne yapmalıydı?

"Gözcüler!" Hemen arkalarından geldi tanıdık o ses! Tüm karmaşıklığın arasında serin olsa da üşütmeyen bir meltem rüzgarı gibi imdada koşmuştu yine. Mahz, kapattığı gözlerini açtığında, uzun boylu, heybetli iki kişinin kendisine yaklaştığını gördü. Hemen arkalarında ve onun da arkasında çok daha kalabalığıyla dikilen Uriel, "Onunla git," diye tek bir söz söyledi Açelya'ya. Derin bir nefes aldığı sırada gözünün hemen altında bekleyen yaşların yok oluşunu hisseden Ebyaz, büyük bir minnetle bakındı meleğine. O ise şu an için bu rahatlığa tamamen uzaktı. "Hadi."

Son söz Melez içindi. Hızla ilerlediler hiç beklemeden.

Ve gece o an başladı.

Sahaya girer girmez, etrafta delicesine haraket eden karartılar sahne. Sonra onlar, kırmızı ve gri etten, çirkin bir bedene büründüler. Daha önce hiç görülmemiş Gölge Irk'ı vardı o gecede. Göz göze gelindiği an, soğuk bir dalgaya alabora olan öz enerjisinin hiç ısınmayacakmış gibi titrediği hissedildi. Kontrol zordu fakat, hakimiyet kendi avucu ve susayan kılıcındaydı.

Siyah kanları, bir zaman sonra duman gibi yükseliyor, duman bir şeye temas ederse son darbeyi vuruyordu. Adı henüz bilinmeyen bu ırk, son zerresine kadar oynuyordu kozlarını. Diğer iki baş ırka oranla daha kısa fakat çok daha hızlı sinsiydiler. Melek topluluğu bir arada durmayı tercih ettiler bir zaman sonra. Gölgeler, bu birlik duruşları sonrası çok daha az bir sayıda koştular saldırıya.

Yıllar önceki o perde savaşında onlarca ırkı teker teker avlamışlardı fakat bunlar neden o savaşta sahne almamıştı? En başından beri dünyada mı gizlenmişlerdi? Saklandıkları bu sırada Konsey'in bizzat yürüttüğünü arınmada nasıl izsiz kalabilmişlerdi? On yıl boyunca gizliden gizliye nasıl bir bela bulaştırdıklarını düşündükçe dişlerini sıktı Uriel. Savurduğu her bir kılıçta kendisine kızdı içten içe. Bir Baş Melek olarak, böylesine tehlikeli bir ırkı nasıl farkedememişti? Onca yıl boyunca insanlığa nasıl bir kabus sunmuştu bunlar?

Harabenin ortasına kadar geldiklerinde, yerde oturan Labezerin'i farkedildi hemen. Halka şekilde onu kolluyorlardı diğer melekler. "Uriel!" dedi hissedip, ona döndüğünde. Bakışları eğildi ve bir yerde kaldı.

Aras, meleğin titrek irislerine baktı dikkatle. Hızlı adımları yavaşladığı o anda kucağındaki Ferda'yı farketti. Kapalı gözlerine kadar inmiş kanı, bir balyoz olarak vurdu bedenine. "Hayır..." Koştu. "Hayır, bir kez daha olmadı, değil mi?" Yere öyle hızlı oturmuştu ki, gerçekten mi oturdu yoksa düştü mü anlaşılamadı bile. Kaldırdığı elleri, Ferda'nın yüzüne konamadan titreyerek bekledi bir anlığına. Fakat düşüncelerini körleştiren buğulu gözleri arasında kalkıp inen bir göğüs kafesi farkettiğinde, gözlerini sımsıkı kapatarak dokundu yüzüne. "Bertaraf olmak üzereydim... Ferda. Ah Ferda... Sakın ölme, seni gebertirim."

"Götürmek zorundayız."

"Olmaz," dedi Uriel. "Artık olmaz."

"Neden?"

"Çünkü bu gece olan hiçbir şey basit bir saldırı değil. Buraya geldiğimizde, hiçbirimiz bizzat Ferda'nın yanına gelemedi. Bu basit bir olay değil. Eğer giderse bunu yapan her ne ise yine bir tehlike oluşturabilir. Yanımızda kalmak zorunda."

"Bu ırk her ne ise sırlarla dolu." Aras ayağa kalktı. Artık az telaşlı, çok öfkeliydi. Avucuna yerleştirdiği kılıcının kabzasına, parmağına bulaşan Ferda'nın kanını bastırdı. Öfkeyle parıldadı gözlerindeki cehennem. "Hepsini teker teker içeceğim."

"Plansız hareket etme sakın. Sakin ve her adımında diğerinden daha zeki olmak zorundasın." Baş Melek, etrafına bakınırken yarım bir dönüş yaptığı sırada her iki eline birer kılıç yerleştirdi. Kahverengi gözleri, öfkesinin gölgesinde daha derindi. Affetme gibi bir düşüncesi ise hiç yoktu.

Labezerin, savaş için kuşanan dostlarını gördüğünde, Ferda'ya eğdi bakışlarını. Kalbinin atış sesleri düzenli ve sakindi fakat iyileştirmesini sunsa da ağır kapanan yarası onu telaşlandırıyordu. Şimdilik beklemeyi tercih etti. Önceliği tamamen güvenliğini üstlendiği fânideydi.

Uzakta bir yerde bir meleğin acı iniltisini duyan Baş Melek, başlangıç yörüngesini belirleyerek anında vardı oraya. Neyse ki ciddi bir şey değildi fakat bunun ardını göze almayarak geri yolladı onu hemen. Ebyaz ise kalbindeki oğlu, zihnindeki Ferda ve ruhundaki Oğuzhan adına savurdu her kılıcını. Duvarın karanlığından sarkılarak aşağı iniyordu Gölgenin sır dolu ırkı. Bir tanesi, yerdeki bedenin enerjisini emen Melez'e yaklaştı merak içinde. Kısık sesiyle gülüyordu ona. Ellerini kaldırdığı havada açıp kapattığı sırada dört parmağının her birinin içindeki sivri dikenleri daha işlevsel bir haldeyken farketti. Yaratık, bir sağa bir sola bozuk bir yörünge çizdi ve en sonunda sivri gözlerini kısarak baktı. "Sarılalım mı? Çok güzel kokuyorsun?"

"Sen ise çürük bir leş gibisin."

Güldü yaratık. "Kırıcısın. Özür dilemek için bedenini ver bana."

Tek kaşını eğip, alay edercesine sırıttı Ebyaz da. Elindeki kılıcı bir kez döndürüp, korkudan eser hissetmediğini belli ederek yaklaştı ona."Ağlamak ister misin? Göz yaşlarını kılıcımla silebilirim."

Parmaklarını birbirlerine tıklattıran Gölge, hiç bırakmadığı hırıltılı kahkahaları bir kere daha duyurduğu sırada kapattığı gözlerini aniden açarak fırladı ileriye. Hızlı manevrayla geriye çekilen Ebyaz, kılıcını savursa da artık çok geçti. İsabetli değildi ve o çoktan yön değiştirmişti. "Yavaşsın, çok yavaşsın. Haraket bile edemiyorsun." Ona doğru yeniden koşup manevra yaptı Melez fakat bir kez daha havayı kesince kontrol altında durmaya çalışarak sıktı çenesini. "Yavaşsın, yavaşsın, yavaşsın!"

Cevap vermedi yine. Oyuna düşmeyecekti elbette fakat öfkesi sakin bir ruhun duygusu da değildi. "Gidemiyorsam, çekerim," düşünceleri yargı tokmağıyla yankılandı zihninde. Kılıcını omzu üzerinden sırtına götürdü ve kılıç, bir şeye bağlı olmasa dahi öylece durarak, sahibinin sözünü dinledi adeta. Yaratık, kıkırtıları arasında sekiz parmağını birbirine vurdurmaya yeniden başlamıştı ki, aniden kolunu kaldıran Ebyaz'ın kıvılcım saçan parmakları arasında ezilir gibi öylece kalakaldı. Kurallarıyla oynamaktan sıkıldığı savaşta biraz da özlediği şekilde ilerlemenin sırasıydı artık. Öfkeyle birbirine basılı dudakları bu kez yavaşça genişledi ve kocaman bir sırıtışa dönüştü. "Siz Gölgeler oyun oynamaya fazlaca heveslisiniz." Parmaklarını sıkıp kolunu kendine çekti. Uzaktan uzağa tuttuğu beden, bu haraketiyle hışımla yaklaştı ona. Yüzünü, yaratığın çirkin çehresine yaklaştırdı be iğrendiğini belli ederek inceledi bir süre. "Soyunun bir ırkıyla ilk karşılaştığımda da benimle oynamak istedi. Ve oynadık." Gözleri, sivri gözlerden bir an bile ayrılmadan başını diğer tarafa yatırdı. "Ona ne dedim biliyor musun?" Bir eli yavaşça kalktı ve biraz evvel sırtına götürdüğü kılıcının kabzasını tuttu. Lekeli yüzey yavaşça sahne aldı. "Ona dedim ki, benimle oynamak, istediğin son arzundu." Kelimeler sakince döküldü dudaklarından ve kılıç, aynı sakinlikte girdi dehşetle bakan Gölge'nin kaburgasından yukarıya.

Siyah kan süzüldü ve eline kadar bulaştı. Fakat hiçbir şey duman olamadan kılıcın laneti olarak sızıldı içine. Yüzündeki sırıtışı yavaşça solarken kaldırdığı parmaklarının üzerindekilerin yok oluşuna bakındı biraz merak biraz da tiksinti içinde.

Birinci Tabaka'nın Lideri ise ellerindeki kılıcı kıvrak haraketlerle çevirerek yapıyordu tüm manevralarını. Yaşanmışlıklar ya da rütbesel güç... Ne denilirse denilsin, değişmeyen tek şey vardı ki sinsi denilen bu yeni ırk, ondan kaçabilecek kadar değildi.

Bu savaş onun için bir keşifti. Her adımında ve kesişince, her şeyi bir gözlem içinde yapıyordu. Varlığından haberdar bile olmadığı bu canlıların asıl olayı sadece gizlenme biçimleriydi. Onları tehlikeli yapan da buydu. Enerji yoktu. Çizgisel görüntü yoktu. Bizzat savaş halinde olsalar dahi istediği izi bir türlü elde edemiyordu.

Onları ele verecek olan ince nokta her ne ise bunu yakaladıkları takdirde her şey çok basit devam edecekti.

Yakalayış belli bir süre daha devam etmişti ki beklemedikleri bir şekilde bu kez tam tersi yöne giderek aniden yok oldu her biri. Sanki hiç gelmemişlerdi ya da hiç gitmemişlerdi... Değişen tek şey kişi sayısı olmuştu. Peşlerinden ilerlemek isteyen bir kişiyi durdurdu Uriel. Yanında gelen her meleği teker teker kontrol ettikten hemen sonra uzakta yer alan, hapsetmek yerine öldürmeyi tercih eden Melez'e bakındı.

Öyle ya da böyle bir şekilde o da yara almadan tamamlamıştı bu anı. İlerleyiş biçimi için ona kızamazdı. Doğasının birini terketmesini bekleyemezdi.

"Labezerin!" diye sevinçle döndü Aras. "Başardık!" Biraz önce öfkeyle kavrulan kendisi değilmiş gibi bu kez yalın bir sevinç doldu ruhuna. Arkasını dönüp baktı. Baktı fakat bulamadı. "Labezerin?" Çatıldı kaşları. Kılıcı yavaşça silindiğinde ilerledi. Ne Ferda ne de o gözükmüyordu. Uriel'e döndü hemen. "Gittiler mi?"

"Hayır..." Sessiz ve gizli bir endişeyle cevap verdi melek. Aynı şekilde kılıçları silinip, yok oldu. "Hâlâ burada ama..." tamamlayamadığı sözleri ardından koştu. Daha ötede olduğundan daha önde koşan Melez, aynı zayıf enerji dalgasına, yıkık duvarın arkasına koştu.

Mesafe saniyeler içinde aşıldı ve duvarın ardında asıl yıkık olan manzara gözüktü. Fakat bir moloz yığınına dönen, buna şahit olanlardı. "Labezerin!" Korkuyla bağırdı Melez. Hızla koştu. Ruhunu ele alan güç onu sıkıp paramparça etmeden önce kalan son gücüyle ayaklarını bastı yere. Akıl erdiremedi bile. Her şeyin önlemi alınmışken bu nasıl yaşanabilmişti? Nasıl olmuştu? Göğüs boşluğunda oluşan kan yığınına kapattı ellerini. Neredeyse kapanmak üzere olan gözler, yanı başına gelene baktığında gülümsedi. Ne garipti fâni bedene bürünmüşken darbe almak. Anlayamadan, göremeden...

Ana acıyla şahit olan Uriel'in dizleri titredi bir anlık için. Hızla ilerleyip, dostunun diğer yanına geçse de etrafta dolaştırdı gözlerini. Burada olma, dedi içten içe. Adeta bir dua gibi yükseldi iç sesi. Yeniden bir kayıp yaşamak istemiyordu. Yeniden alışmak zorunda kalmak istemiyordu. Lütfen burada olma.

Labezerin, hâlâ daha bacakları üzerindeki Ferda'yı sıkı sıkı tutan ellerine bakındı. Kendi bedenini bertaraf eden yarasını umursayamadı, ona bir şey olmamalıydı. "Şimdi gidebilir. Şimdi gidebilir... Onu götürü- götürün."

"Birlikte gideceğiz. Seni iyileştireceğim." Hafifçe omzunu sıkıp, her şeyi gizleyerek gülümsedi Aras. Yine aynı şeyleri yaşamaya hiç niyeti yoktu ve kolay kolay pes edilmesine de asla izin vermeyecekti. Zihninde onlarca şey doldu fakat hiçbirinin sırası değildi. Buna sebep olan her kimse sonra muhakkak bulup, cezasını bizzat kendi elleriyle kesecekti.

"Fâniyi alın. Evinde, ben gelene kadar ona göz kulak olun." Kırgın bakışlarla onları izleyenlere verdi emrini Uriel. Geç olmadan Labezerin ile özel olarak sakince ilgilenmek ve bunu bir Baş Melek olarak değil, dostu vasfıyla yapmak istiyordu. Gözcüler denileni hemen yapıp, Ferda ile mekandan ayrıldıklarında hızla ona döndü Uriel yeniden. "Labezerin, hislerin kaçıncı boyutta?"

Yutkundu. Yorgun ve bitik hissediyordu. "Çok garip," dedi ilk önce. "Neredeyse acımıyor diyebilirim ama..." Başını bir taşa yasladı. Nasıl devam edeceğini herkes biliyordu aslında. Hareketlerinden bile belliydi ne olduğunu. "Tükenmiş hissediyorum. Fâni bedenler mi bu kadar yorgun hissettiriyor? Özüme... öz benliğime..."

"Seni iyileştireceğim." Kararlı ve güven dolu bir bakış sahiplendi melek. Onun için bir son olmadığına emindi artık, çünkü Yeşil Kanat hâlâ orada yoktu. Ellerini Aras'ın parmakları üzerinden kaldırıp, Labezerin'in iki köprücük kemiği arasına koydu. Özüne en yalın ve güçlü teması kurabilmek için, özel bir nokta kullanmalıydı. Kürek kemikleri arası seçeneklerden elendiğinde ise en harika seçenek şimdi elinin altındaydı.

"Yardım edeceğim," diye hemen atıldı Melez. Oğuzhan'da yapamadığı her şey adına yemin etti. Bu kez o, elini Uriel'in parmaklarının üzerine koydu. Gücünün en saf beyazını öne sürdüğünde meleğinin enerjisine birleşti kendisininki de. "İyi olacaksın melek. Anlatacağımız daha çok anılarımız olacak."

Bir şey söylemeye güç bulamadan kapattı gözlerini Labezerin. Dudaklarına konan tebessüm yavaşça solarken bir rüzgar duyuldu hemen arkalarında. Uriel, kapalı gözleriyle eğdiği başını dehşetle kaldırarak baktı o yöne. Ruhunu kaplayan her şey bir kavurucu sızıya yer verdi. Cıvık bir ses sardı mekanı. Beraberinde gelen derin ve zor nefesin sesi, her şeyi geride bıraktı.

Hem her sorunun cevabı belli oldu hem de her şey büyük bir soru işaretine dönüştü.

Uriel, şahit olduğu şey karşısında bu kez tutmadı göz yaşlarını. Biraz evvel duyulan o rüzgar, en kasvetli ve soğuk şeklinde doldu bedenine. Serin olan bedeninin tam ortasına bir cehennem perçemi yerleşti sanki. Kirpikleri arasından dökülen yaş tanesi zemine düşerken o minik damlaya yoldaşlık etti birkaç metre ötesindeki beden.

Tozlu zemin, bugün ikinci bir meleğin kanıyla yıkandığında, her şeyi kıyamete çeviren kişi elindeki kanlı hançerle ayakta kaldı. Özge, siyah saçlarını yüzünden çekip, başını geriye atarak kahkaha atmaya başladığında, Uriel ise hâlâ daha yerde bilinçsizce yatana bakıyordu.

"Esme..."

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

17. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

9 yorum

  • Hey, hey dostum.... BU NE? ölen ölene ölen ölene yeter! Hayret yeşil kanat hayla gelmemiş bide, Yarabbim ya

    1Yanıt
  • Yazar beynim eror verdi Özge Esme Labazerin? Ferda? Hocam noluyor

  • Hocam bu ırk tam olarak amacı ne? Kimsiniz lan siz? Kimsimiz olum? Yükseldim Ayten silahımı getir

  • Uriel aşkım kocam haşmetlim yakışıklım konuşuyor lütfen onu bölmez misin Aras

  • Vallahi Uriel ne çekti sizden ya Uriel melek olalı böyle ızdırap çekmedi

  • Uriel aşkım zaten yorgun baş melek o kendinize gelin yormayın artık aşkımı aaa yeto