Lüks arabadan, korumasının inip kapıyı açmasını beklemeden indi. Hızlı adımlarla eve doğru yürüdü. Kapıya kadar neredeyse koşarcasına geldi, fakat giriş eşiğine ulaştığında bir anda duraksadı. Zamanında kaçabilmek için günler saydığı bu kapıya geri dönmek… gerçekten onu tüm bu ıstıraptan kurtaracak mıydı? Boğazı düğümlendi. Artık ağlayacak gücü kalmamıştı. Dizleri hafifçe titriyordu ama bunu umursamadı. Anahtarı yavaşça kilide yerleştirdi.
O sırada hafif hafif yağan yağmur şiddetlenmeye başlamıştı. Uzun siyah saçları ıslanıyor, teller yüzüne ve omuzlarına yapışıyordu. Birkaç saniye boyunca anahtarı çevirmeden bekledi. Ardından derin bir nefes alıp kapıyı açtı.
Kapı aralandığı anda içeriden gelen yoğun toz ve eski mobilya kokusu Adèle’i olduğu yere çiviledi. Sanki yıllardır kapalı kalan bu ev, geçmişin tüm ağırlığını bir anda üzerine bırakmıştı. İçeri adım atamadı. Eşiğin üzerinde öylece kaldı. Bu evden kaçtığı gün hissettiği her şey, yıllar sonra aynı anda geri dönmüştü.
“Aptal mıyım… Neden buradayım? Gitmek istiyorum…” düşünceleri zihninde birbirine karışırken nefesi düzensizleşti. Tam geri dönmeyi düşünecekti ki gözü, girişin sağındaki uzun tabloya takıldı. Babasının uzun boyu, annesinin zarif elbisesi, ablasının gür saçları… Hepsi tek bir anın içinde donup kalmıştı.
Aslında tabloyu görmek istememişti. Hatta umurunda da değildi. Ama gözlerini ondan ayıramadı. Sanki bakmasa bile o görüntü zihnine kazınmıştı. Zar zor aldığı nefesi yavaşça verdi. Göğsündeki ağırlık biraz daha arttı.
Dudakları neredeyse hiç kıpırdamadan, sadece kendisinin duyabileceği bir sesle mırıldandı:
“Keşke… hep böyle kalsaydı.”
Adèle tabloya bakmaya devam ederken göğsünde garip bir baskı hissetti. Sanki o görüntü sadece bir fotoğraf değil, içinden bir şey çekip alıyordu. Gözleri bir anlığına bulanıklaştı.
Ve sonra…
Zihni onu istemediği bir yere götürdü.
Evin içi aynı evdi ama zaman farklıydı. Daha canlı, daha sıcak, ama aynı zamanda daha gergin. Babasının sesi duvarlarda yankılanıyordu. Sert, kontrol edilemeyen bir öfke… Annesinin sesi ise onu sakinleştirmeye çalışıyor ama her cümlesi havada kırılıyordu. Ablası köşede sessizce ağlıyordu.
“Bunu istemiyorum!” diye yükselen bir ses… Adèle’in daha doğmadığı, ama varlığının bile tartışma konusu olduğu bir an.
Adèle olduğu yerde irkildi.
Nefesi bir anlığına kesildi. Gözleri yeniden odanın tozlu gerçekliğine döndü. Tablo hâlâ oradaydı. Ama az önce gördüğü şey, sadece bir anı değil, zihninin en derininden kopup gelen bir parçaydı.
Başını hafifçe salladı, sanki o görüntüyü üzerinden atmaya çalışır gibi.
“Hatırlamak istemiyorum…” diye fısıldadı kendi kendine.
Ama bazı şeyler, hatırlanmak için izin istemezdi.
Adèle başını kaldırdı. Birkaç saniye boyunca hiçbir yere bakmadı, sadece nefesini düzene sokmaya çalıştı. Ama evin içi sessizliğini korudukça, o sessizlik daha ağır hale geliyordu.
Tablodan gözünü çektiğinde koridorun ucuna doğru istemsizce baktı.
Orada bir şey vardı.
İlk başta emin olamadı. Gözleri tozlu ışığa alışmaya çalışırken, koridorun sonundaki kapının hafif aralık olduğunu fark etti.
Adèle kaşlarını hafifçe çattı.
O kapı…
Çocukken asla açmasına izin verilmeyen o oda.
Bir adım attı. Ardından bir adım daha.
Zemin tahtaları her hareketinde hafifçe gıcırdıyordu. Ses, evin içinde büyüyerek yankılanıyordu. Sanki ev, onun ilerlemesini izliyordu.
Kapının önünde durdu.
Aralıktan içeriye ince bir ışık sızıyordu. Ama bu ışık normal değildi. Sanki yıllardır kapalı kalmış bir şey, ilk kez nefes alıyordu.
Adèle yavaşça elini kapıya uzattı.
Durdu.
Bir anlığına geri dönmek istedi.
Ama yapmadı.
Kapıyı itti.
Ve oda açıldığında, içeriden gelen hava Adèle’in yüzüne çarptı. Bu sadece toz kokusu değildi.
Bu, unutulmuş bir geçmişin kokusuydu.
Adèle kapıya doğru uzanan elini yavaşça hareket ettirdi.
Parmak uçları neredeyse kilide değmek üzereydi. İçeriden gelen o ağır, tozlu hava yüzüne vuruyor, sanki ev onu içine çekiyordu. Bir adım daha atsa, geçmişin içine tamamen girecekti.
Tam o anda…
Dışarıdan adım sesleri geldi.
Hızlı, kontrollü, acele eden ama kendini belli etmeyen adımlar.
Adèle olduğu yerde durdu.
Sesler girişe yaklaştı. Ardından kapı açıldı.
Koruması içeri girdi.
“Adèle Hanım.”
Sesi kısıktı ama acelesi barizdi.
Adèle gözlerini kapıdan ayırmadı. Elini hâlâ kilidin üzerinde tuttu. Sanki bir saniye daha kalsa, içerideki o oda ona bir şey gösterecekti.
Koruma birkaç adım yaklaştı.
Telefonunu elinde sıkı tutuyordu.
“Eşiniz aradı,” dedi. “Sizi acil bekliyor. Saat 21.00’de iş yemeğiniz vardı… sanırım unuttunuz gitmememiz gerekiyor. Ayrıca sizi merak etmiş telefonunuza da ulaşamamış.”
Adèle’in parmakları kilidin üzerinde çok hafif gerildi.
Ama yüz ifadesi değişmedi.
İçeriden gelen sessizlik daha da ağırlaştı.
Sanki ev, tam açılacağı anda yeniden geri çekilmişti.
Koruma bir adım daha attı. “Hemen çıkmanız gerekiyor geç kalıcaksanız.”
Adèle gözlerini yavaşça kapıdan çekti.
Bir saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sonra elini kilitten indirdi.
“Biliyorum,” dedi sakin bir sesle.
Ama son kez o kapıya baktığında, bakışlarında yarım kalmış bir şey vardı.
Ve arkasını dönmeden evden çıktı.