İçeriğe geç

MAFYANIN ORKİDESİ

Bölüm 41 · 7 dk okuma

MAFYANIN ORKİDESİ

Bölüm 41

36.BÖLÜM-YABANCI.

İyi okumalar...

Adamlar gittikten sonra Fatıma teyzeyi evine göndermek kolay olmamıştı. Esma abla ağlama krizi geçirmişti, Fatıma teyze ne kadar bizi yalnız bırakıp, gitmek istemese de gelinin haline dayanamamış o da gitmişti. Eda iyi değildi. Boş duvara bakıp ağlıyordu. Ne yaptıysak bir türlü susturamamıştık.

Aradan saatler geçmişti. Malikanenin kapısının önünde soğuk merdivenlerden oturmuş, büyük kapıdan gözlerimi ayırmıyordum. Saatlerdir ne kimse ne de Demir'ler den bir haber gelmişti.

Omuzlarıma bir şal bırakıldı, başımı yana çevirdim. Ceren'di. Onun da benden pek bir farkı yoktu. "Ne düşünüyorsun?" diye sordu yanıma otururken.

"Abini." diye bir cevap verdim.

O da başını kapıya çevirdi. Bir süre konuşmadık. Bekledik. Yağmur yağıyordu. Ama bizim bulunduğumuz yer yağmur almıyordu. Serin rüzgarlar ağaçların yapraklarını hafifçe sağlıyordu. Tıpkı hava durumu gibi, ilkbaharım sonbahara dönmüştü.

Tamam, mafyaydı. Düşmanları olabilirdi. Hapise girebilirdi. Herkes için kötü olabilirdi ama benim için değildi. O benim tanıdığım en iyi insandı. Bir şeyi yapıyorsa mutlaka bir sebebi olduğunu düşünürdüm. Bir acısı varsa intikamını alır, kanını yerde bırakmazdı. Öldürdüğü adamların parasına el koyup yeni silahlar almıştı. Bana öyle söylemişti. Bu silahlarla ticaret yapıp kazandığı paranın yarısından fazlasını yetimlere bağışlamıştı. Yeni bir yurt açmıştı. Durumu olmayan çocuklara burs vermişti. O paralar haram falan değildi, en doğrusunu yapıyordu.

Niçin yaptığını sorgulamıştım o zamanlar. Çok sonradan anlamıştım sebebini. O aile sevgisi görmemiş biriydi. Evet, öyleydi. Kendime ve ona itiraf etmek istemesem de öyleydi. Bende aile sevgisi görmemiştim, çok erken kaybetmiştim ailemi. O da hiç görmemişti. İkimizinde yaraları aynıydı. Ne onun başında duracak bir babası, ne de beni koruyabilecek bir babam vardı. İkimiz de birbirimizin ailesi olmuştuk. Ama şimdi o aile dağılmıştı.

Benim ailem neredeydi? Yoktu. Ailemi götürmüşlerdi. Her şeyimi götürmüşlerdi. Tek kimsemi, yaşama sebebimi, hayatta ki amacımı götürmüşlerdi. Ne kalmıştı ondan geriye?

Kocaman bir hiç.

Peki ben ne yapacaktım, böyle bekleyecek miydim?

Ne zamana kadar bekleyecektim?

"Abinin yedek adamları yok muydu?" diye sordum Ceren'e. "Güvenlik şirketinden bir çok koruma vardı."

"Var." dedi. Ancak niye bunu sorduğumu anlamadı.

"Adamları tanıyor musun?" diye sordum. Hiç değilse birkaçına ihtiyacım vardı.

"Birkaç tane tanıdıklarım var ama hepsini tanımıyorum." dedi. "Niye sordun?"

"Korunmamız lazım." dedim. "Bu halde bizi yaşatmazlar."

Hiçbir şey söylemedi. Sadece yüzüme baktı. "Adamlara ulaşmaya çalış, buraya çağır."

"Bazen abime o kadar çok benziyorsunuz ki." dedi. "Şaşırıyorum."

"Seven sevdiğine benzer, derler." dedim. "Bende sevdiklerim için onları korumaya çalışıyorum."

Gülümsedi. "Abim tam da senin gibi bir kadını sever. Seni neden bu kadar çok sevdiğini şimdi daha iyi anlıyorum." dedi.

Ona gülümsedim. Ama o olmayınca sevilmenin de bir anlamı kalmıyordu.

Birkaç saniye sonra siyah arabalar malikanenin kapısında gözüktüğünde ayağa kalktım. Arabaların hızı yavaşlayarak, malikanenin önünde durdu. Camları siyah filmlerle kaplı olduğu için içerisi gözükmüyordu.

Birkaç saniye arabadan kimse inmedi. Arabadan siyah takım elbiseli adamlar indiğinde ne yapacağımı bilemedim. Bir koruma ilerleyip arka kapıyı açtığında içinden Demir'in inmesini umut ettim ama o değildi. İçinden yabancı, hiç görmediğim bir adam indi.

Gözündeki güneş gözlüğünü çıkararak, önce etrafa daha sonra bize baktı.

Gerçekten mi?

Yağmurlu havada güneş gözlüğümü takılırdı?

Gözleri uzun denecek bir süre boyunca üzerimizde oyalandı. Daha sonra bize doğru adımladı. Tam karşımda durunca göz göze geldik. Onu incelemekten kendimi alamadım. Uzun boyu ve ince biçimli bir vücudu vardı. Kumral saçlarının birkaç tutamı anlına dökülmüştü, koyu kahve gözleri dikkatle yüzümü inceliyordu.

"Sen kimsin?" diye sordum sertçe.

Sorumu duymazdan gelerek, "Demir'in karısı sen misin?" diye sordu.

"Sen önce benim soruma cevap ver." dedim. "Kimsin?"

"Eski bir arkadaş." dedi. Eski bir arkadaşa benziyor gibi durmuyordu. "Demek karısı sensin." dedi kendi kendine. Ardından göz ucuyla beni süzdü. "Aynı dik bakış, aynı terslemeler."

"Abimi nereden tanıyorsun?" diye sordu Ceren.

Yabancının bakışları ona döndü. "Eski bir arkadaşıyım." dedi.

Eski bir arkadaş, diyordu ama benim zihnim tek bir kelimede takılı kaldı. Eski derken? Şu an düşmanlar mıydı?

Yoksa avcı, avını almaya mı gelmişti?

"Seni tanımıyorum." dedi Ceren sert bir şekilde.

Bakışları Ceren'in üstünde gezindi. "Ama ben seni tanıyorum küçük hanım."

Ceren'in kaşları çatıldı. Adama doğru ilerleyerek önünde durdu ancak boyu kısa olduğundan yanında küçük kalmıştı. "Ben küçük değilim." dedi sinirle. "Lafını geri al."

"Ah, pardon ben çok uzunum kusura bakma." dedi yabancı, alayla.

Ceren daha fazla sinirlendi. Adama doğru ilerlemiştim ki kolundan tutarak buna engel oldum. "Ne istiyorsun?" diye sordum adama bakarak.

Bakışları bana kaydı. "Hiçbir şey." dedi. "Kocanla görülecek bir hesabım var. Demir'le konuşmaya geldim."

"Kocam burada değil."

"Nerede?"

"Bende bilmiyorum." dedim.

"Bu ne demek?" diye sordu. "Tek başınıza burada ne arıyorsunuz, korumalarınız nerede?"

'Yok ' diyemedim. Sustum. "Baskın." dedim sadece. "Baskın yedik."

***

"Burada güvende değilsiniz." dedi yabancı adam zorla. Evet, benim için hala yabancıydı. İsmini söylemiyordu.

Dost mu düşman mı olduğunu bilmediğimden, ona durumu üstü kapalı bir şekilde anlatmıştım. O da beni dikkatle dinlemişti.

"Niye sizinle gelmemizi istiyorsunuz?" diye sordum.

"Çünkü burada güvende değilsiniz, Demir'ler içeride. Sizi kimse koruyamaz."

"Birinin bizi korumasına ihtiyacımız yok." dedim sertçe. "Senin nereden geldiğini belli değil. Dost musun, düşman mı? Tanımadığım bir adama güvenecek kadar aptal bir kadın değilim."

Karşımda bıkkın bir nefes verdi. "Kocanın buraya geldiğinde ölünüzü bulmasını mı istersiniz?" diye sordu bakışları üçümüzün üstünde gezinirken. "Şu an tüm masa içeride, gözaltında. Düşmanların hepsi dışarıda. Ne yapmayı planlıyorsunuz?" diye sordu.

Ne yani şu an bir düşman evimizde oturuyor muydu?

Doğru mu anlıyordum?

Ayrıca tüm masa gözaltında mıydı?

Sustum, düşüncelere boğuldum. Ne sorarsam karşımda ki adam cevaplayacakmış gibi bakıyordu.

"Bir şartla seninle gelirim." dedim, yabancıya bakarak.

"Yenge!" dedi Ceren. Ama onu dinlemedim. Gerçekten bizi korumaya mı çalışıyordu, anlamam lazımdı. Ne kadar tehlikeli olsada denemeden göremezdik. Her türlü ölecektik, ya düşmanlara yem olup ölecektik ya da bu yabancının ellerinden ölecektik.

Sonuç olarak biz ölecektik.

"Şartın her neyse kabul ediyorum." dedi. Daha şartımı söylemeden kabul etmesi beni şaşırtmıştı ama belli etmedim.

"Demir'i içeriden çıkar."

"Uğraşıyorum ama bu o kadar kolay değil." dedi. "Yeraltı masasındakilerin iki mafya liderini evinde yaktığından şüpheleniyorlar." dedi. Başımı bu imkansız dercesine iki yana salladım.

"Demir böyle bir şey yapmaz." dedim. Ardından kafa karışıklığıyla ona döndüm. "O adamlar ölürken benim yanımdaydı. Beraber tatildeydik."

"Sadece bu değil, Çelik'i de öldürmeye teşebbüs etmişler. Bu devirde adam öldürmek o kadar kolay değil. Hele ki öldüreceği kişi devletin adamıysa." dedi. "Demir yapmamış olabilir ama bu yeraltı masasının lideri olduğu gerçeğini değiştirmiyor."

Göğsümün sıkıştığını hissettim. "Demir nerede?" diye sordum. Bu kadar şeyi biliyorsa bunu da bilmesi gerekirdi.

"İstihbaratın elinde."

Ve bu cümle beni yerle bir etmeye yetti. Ağlamamak için arkamı döndüm. Bir elim saçlarıma giderken, yanımda ki sandalyeye tutundum. Nasıl çıkacaktı içeriden? O masanın lideriyken onu dışarı nasıl çıkaracaktım?

"Çok geç olmadan gitmemiz lazım." dedi. "Eğer biraz daha oyalanırsak hepimizin leşini toplayacaklar buradan."

Ona cevap vermedim. Derin bir nefes vererek arkamı döndüm. Ceren ile göz göze geldim. Başımı sallayarak, "Gidelim." dedim.

Demir'i içeriden çıkaracağını söylüyordu, bu durumda ona güvenmekten başka çarem yoktu. Çıkarmasa bile Demir yine bir yolunu bulur kendi gücü ile çıkardı. Ve çıktığı zaman ilk işi bizim yanımıza gelmek olacaktı. Demir yine ne yapar eder bizi yine bulurdu. Ya dirimizi ya da ölümüzü...

Bu durumda sabırla Demir'in içeriden çıkmasını bekleyecektim.

***

1 gün sonra;

Büyük salonda öylece oturuyorduk. Eda şöminenin önüne oturmuş, yanan ateşi seyrediyordu. Derin düşünceler içindeydi. Ceren ise hemen yanımda başını omuzuma yaslamış, öylece duruyordu.

Peki ben ne yapıyordum?

Onu düşünüyordum.

Acaba şu an ne yapıyordu, diye düşünmekten kendimi alamıyordum.

Boran ise telefonla konuşmak için dışarı çıkmıştı. Yaklaşık birkaç dakikadır ortada yoktu. Evet, adı Boran'dı. Adı dışında bir şey söylememişti.

Derin bir nefes aldım. Neden bizim başımıza böyle şeyler geliyordu? Tam mutlu oldum derken, hayat bize bir darbe vuruyordu.

Ne yapmıştık ki biz?

Kime ne zararımız dokunmuştu?

Neden hayat bize bunu yapıyordu, günahımız neydi?

Boran içeriye girdi. Bize bir bakış attıktan sonra tekli koltuğa ilerleyip oturdu. Başımı ona çevirdim. Ancak o bize bakmıyor tamamen telefonuyla ilgileniyordu. Birkaç dakika sessizce oturduk. Sessizlik sürerken kapı tıklatıldı.

"Boran abi," dedi bir koruma. Kapının önünde, ellerini önünde birleştirmiş saygıyla emir vermesini bekliyordu.

"Gel Mehmet." dedi Boran. Mehmet denilen adam gelerek onun birkaç adım uzağında durdu.

"Demir Bey'ler içeriden çıktı abi. Haber vermek istedim."

Yerimde dikleşirken, Ceren başını kaldırdı.

"Güzel." dedi gülümseyerek. Ama bu gülümseme çok farklı bir gülümsemeydi. Gerçekten onunla karşılaşacağına seviniyor muydu? Hala anlamamıştım. Bu adam dost muydu, düşman mı?

"Ne yapıyorlar?" diye sordu Boran.

"Malikaneye gidiyorlar." dedi koruma. "Peşindeyiz."

Boran'ın gülümsemesi genişledi. "Malikanenin halini görünce delirecektir." dedi. "Harika bir karşılaşma sahnesi oluyor."

"Ne yapalım abi?"

"Demir ve Volkan'ı alıp buraya getirin." dedi. Ardından bakışları bize döndü. "Fırtına'nın geldiğini söyleyin, anlayacaktır."

BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.