Kollarımı göğsümde kenetlenmiş, koltuğun köşesinde büzülmüş şekilde oturuyordum. Beni kaçıran o dağ ayısı, yani baran Karahanlı, şimdi de beni o devasa evine_ya da daha doğrusu sarayına_ getirmişti. Evet, burası resmen bir saraydı ama benim için tek anlamı vardı: bir hapishane. İçine adım adım atmamıştım bile. Önemli olan gösterişli duvarlar değil, beni iradem dışında buraya getirmiş bir vaziyette olmasıydı.
Bahçeye çıkmıştı şimdi. Korumalarını karşısında dizmiş, öfkeyle bağırıyordu. Dudakları kıpır kıpırdı, ama baranın ne dediğini duyamıyordum. Başımı önüme eğdim, parmaklarımla oynamaya başladım. Nefesim düzensizdi. İçimdeki huzursuzluk büyüyordu.
Telefonumu almıştı. Salonda da telefon yoktu. Dış dünyayla tüm bağım kopmuştu. Ve bir kaç saat sonra evde olmam gerekiyordu. Eğer olmazsam.... Babam beni öldürürdü. Ama baran'ın bana bakışlarından, duruşundan, tavrından ve hareketlerinden birşey çok netti: beni hiç bırakmaya niyeti yoktu.
Kapı çaldığında irkildim. Evdeki çalışanlardan biri hemen gidip açtı kapıyı. İçeriye giren adamı görünce gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. Baran'ın kopyasıydı. Sanki birebir aynısı. Ama dikkatlice bakınca fark ediliyordu.... Baran'ın yüzündeki o Keskin, sert çizgiler bu adamda daha yumuşaktı. Gülümsüyordu. Baran kadar ürkütücü bir bakışı yoktu.
Gözleri bana kaldığında durdu ve kaşlarını hafif çatarak, çok da sert olmayan bir sesle,"sen kimsin?"dedi.
İcimdeki minicik bir umut kıvılcımı belirdi. Belki.... Belki yapardım ederdi. Hemen ayağa fırladım, sesim titrek ama kararlıydı:"baran beni kaçırdı, lütfen yardım et.... Burada gitmem lazım!"
Ama adam kaşlarını kaldırarak alaycı bir ifadeyle cevap verdi:"Heee yardım edeyim de baran ebemi bellesin, niye kaçırdı seni?"
Umudum bir anda sönüverdi. Yardım etmiyeceği belliydi. Omuzlarım düştü, sessizce koltuğa doğru geri oturdum. Dişlerimi sıkarak mırıldandım:" salak.... Aşık olmuşmuş."
Adam bir anda durdu, sonra bir kahkaha patlattı. Gözlerinden yaş gelene kadar gülmeye başladı. "Baran mı?" dedi hala gülerek. "Birine mi aşık olmuş?!" Başımı iki yana salladı, hala gülüyordu. "Hayatta inanmam."
Ben ise sesizce, koca koltuğun köşesinde kaybolmuş gibiydim. Artık sadece kaçmak değil, anlamak bile zordu.
O sırada bahçe kapısından baran girdi. Gözleri etrafı taradıktan sonra adamı görünce çatık kaşları biraz yumuşadı. Ama sesi hâlâ sertti.
"Zerda nerede?" Diye sordu.
Adam hiç acele etmeden yürüyüp tekli koltuğa oturdu. Sanki buradaki tek garip şey benmişim gibi rahat davranıyordu. Omuzunu silkti, gülümseyerek, "Arkadaşlarıyla gezecekmiş hanımefendi." dedi umursamazca.
Baran hiçbir şey söylemeden bana doğru yürümeye başladı. Varlığıyla bile nefesimi kesiyordu. Sonra gelip yanıma, fazlasıyla yakınıma oturdu. Ben koltuğun kenarındaydım, kaçacak yerim yoktu. Daha yana kayayım desem düşecektim.
Baran hiç tereddüt etmeden elini bacağıma koydu. Tüm bedenim gerildi. Ardından beni kendine doğru çekti. Uzaklaşmak istemiştim ama şimdi ona daha da yaklaşmıştım. Resmen dibindeydim.
Adam gözleriyle beni sözdü, ardından baran'a bakarak dudaklarını kıvrımaya başladı. "Bu kim?" dedi umursamaz bir tonla.
Baran ise arkasında yaslanıp "yengen." Dedi umarsızca.
Adam şaşırmamıştı, aksine yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. "Kalbini almış sonunda biri." dedi hafif alaycı bir sesle.
Baran göz ucuyla kısa bir an bana baktı sonra tekrar adama döndü. "Boş yapma." dedi hafif bir sinirle.
Adamın gözleri yeniden bana çevirdi, bu kez doğrudan konuşmaya başladı. "Ben baran Karahanlı. Şu yanındaki salağın ikiziyim." dedi gülerek.
Baran'ın elini bacağımdan çekmeye çalıştım ama o parmaklarını daha da sıktı. Canım yanıyordu ama belli etmemeye çalıştım. İçimden geçenleri söylemeye karar verdim, sadece kısa bir cümle döküldü dudaklarımdan:"Gece yıldırım."
Birkaç dakika sonra kapı tekrar çaldı. Evdeki çalışan kapıya yöneldi. Bu kez içeriye, sapsarı saçları ve yeşil gözleri olan bir kadın girdi. Gülümsemesi yüzüne yayılmıştı; özellikle baran'ı görünce daha da genişledi. Baran'a ve bana tek bir bakış bile atmamıştı. Baran, onu görünce hafif doğruldu ve gülümseyerek, oyunbaz bir tavırla sordu:" Hani arkadaşlarınla gezecektin?"
Kız, baran'ın yanına gidip yanaklarında öptü. "Nişanlımı özledim." dedi, tatlı bir sesle.
Demek nişanlıydılar.... Zaten yüzük parmaklarındaki yüzüklerden bunu anlamak zor değildi. Kızın gözleri o anda bana döndü. İlk bakışta yüzünde şaşkınlık belirdi. Baran'ın yanımdaki duruşunu ve hâlâ bacağındaki elini fark edince birşeyleri çözdü sanki, çünkü gülümsemesi daha anlamlı bir hal aldı. Bana doğru gelip karşımda durdu, kendinden emin bir şekilde uzattı: " merhaba, ben zerda aslan" dedi. "Cihan'nın nişanlısıyım." dedi.
Sahte bir şekilde gülümsedim, elini sıktım."bende gece yıldırım." dedim ve ardından birşeyi değilim."dedim.
Baran o anda üzerimdeki bakışlarını zerda'ya çevirdi. Hafif alayla gülümsedi;" Bak yalnızım yalnızım diyordun, elti getirdim sana." Zerda gözlerini devirdi, başını iki yana sallayarak hafifçe iç çekti. Zerda arkasını dönüp, cihan'nın yanındaki tekli koltuğa oturdu. Rahatça arkasına yaslandı ama bakışları hâlâ bendeydi. Sonra gözleriyle yanımdaki baran'a işaret etti ve dudaklarından hafif bir küçümsemeyle sordu: "Nasıl düştün şunun eline?"
Ne diyebilirdim ki? Bende bilmiyordum. Daha tanışalı sadece 15 gün olmuştu. Sadece 15 gün. Bu kadar kısa zamanda, hayatımın bu kadar alt üst olabileceğini hiç düşünmemiştim. Cevap vermek istedim. Çünkü söyleyecek bir cevabım yoktu. Çünkü hâlâ olanlara inanmakta zorlanıyordum.
Baran elimi tutup ayağa kaldırdı, kararlı ve sert bir tonla,
"Odamızdayız biz," dedi. Ardından beni peşinden sürüklemeye başladı. Adımlarına ayak uydurmak zorundaydım; çünkü başka seçeneğim yoktu. Direnmek anlamsızdı. Bu evde, onun dünyasında herşey onun kontrolündeydi.
Evin en üst katına çıktık. Koridorun sonunda yalnızca bir kapı vardı. Baran kapıyı açtı ve içeriye girdik. Gördüğüm manzara içimi ürpertti. Odanın tamamı simsiyah detaylarla kaplıydı. Siyah yatak, siyah dolap, siyah koltuk... Duvarlar ise koyu griye boyalıdı. Soğuk ama bir şekilde kendine has havası vardı.
Baran beni yürütüp yatağa oturttu. Sonra üzerindeki çekti çıkarttı, koltuğa fırlattı. Hiç bir şey demeden, odanın içinden bulunan diğer kapıyı açıp içeriye geçti.
O an burnuma bir koku geldi. Toprak kokusu. Ama sıradan bir toprak değildi.... Yağmurdan sonra gelen o Keskin, temiz ve derin toprak kokusu gibiydi.
Baran içeriye girdiğinde istemsizce gözlerim ona kaydı. Üzerinde siyah bir tişört ve eşofman vardı, saçları dağınıktı, yüzündeki o yorgun ama kararlı ifadeyle beraber ciddi anlamda çekici görünüyordu. Sessizce yürüyüp yatağın yanına geldi ve başlığına yaslanarak oturdu. Ben Hayla yatağın ucundaydım. Elini belime koydu, tek bir hareketle beni yanına çekti. İçimdeki bir ürpertti yükseldi, çünkü gerçekten çok rahatsız hissediyorum. Huzursuzça mırıldandım:" gitmek istiyorum...."
Baran kaşlarını çattı, sesi sertleşmişti:"istemiyeceksin." Bir an durdurduktan sonra daha net konuştu:"Artık benimsin ve benimle kalacaksın."
Yüzümde öfke belirtirken ona dik dik baktım: "beni burada zorla tutacağını mı sanıyorsun?"
Baran dudaklarını kenarını alaycı bir şekilde kıvırdı, gözlerinde hiç şaka yoktu: "sanmıyorum, biliyorum güzellim."
Ona aynı tonda karşılık verdim alayla: "kaçacağımı biliyorsun, değil mi?"
Baran hiç düşünmeden yüzünü yüzüme yaklaştırdı, sıcak nefesi tenime çarpıyordu. "Biliyorum," dedi fısıltıyla, sonra başını boynuma gömdü. Derin bir nefes aldı, sanki beni ezberliyormuş gibi. Ardından daha da sakin ama ama daha keskin bir ses tonuyla ekledi: "Ama sende şunu bil.... Dönüp dolaşıp yine geleceğin yer burası. Benim yanım. Boşa uğraşma, sadece kendini yorarsın."
