İçeriğe geç

MAFIA IN DANGEROUS • TAEKOOK

Bölüm 2 · 6 dk okuma

MAFIA IN DANGEROUS • TAEKOOK

Bölüm 2

1

Haiii, ben geldiiim. Keyifli okumalar dilerim lokumlarım! Xx

**

"Tamam, sabaha kadar burada duralım o halde, zatürre oluruz birlikte, hmm?" Bu sözleri kulaklarıma keskin bir bıçak gibi saplanırken, yüzüm şaşkınlıkla çarpıldı.

Üstüme çığ gibi düşen buhranın altında ezilirken, hiç kimsenin zerre umursamadığı biri olarak bu sözleri bir başkasından duymak beni şaşırtmıştı.

Beni tanımadığı halde yolun ortasında benimle yağmurun altında ıslanarak hastalanmayı teklif ediyordu.

"Sessizliğini bir kabulleniş olarak görüyorum." dedi ve bana göz kırptığında kalbim delicesine çırpınışlara geçti. İlk kez birinin gözlerine on saniyeden fazla bakabildiğim gerçeğiyle yüzleşince hışımla bakışlarımı kavisli zemindeki su birikintisine indirdim.

Oradan kendi yansımama bakarken, elini ceketinin cebine atıp siyah saten bir mendil çıkartarak bana doğru uzandığını fark edince hafifçe doğrulmaya çalıştığım bedenim yeniden zeminle buluştu.

Yüzüme uzanıp mendille tenimi silerek saçlarımı yüzümden çekmeye kalkıştığında bileğini itekledim. "Yapma." Kelimeler dudaklarımdan panikle döküldü. Uzun süredir konuşmadığım için sesim fısıltıdan öteye tırmanamamıştı.

"Hey sana zarar vermeyeceğim, sakin ol." diye kısık bir sesle, kelimelerin üstüne basa basa vurgulayarak konuştuğunda, "Yüzüme dokunma..." diye soludum. Bacaklarımı kontrolsüz bir şekilde zeminde sallarken alt dudağını ısırarak elini yavaşça geri çekti.

Elini başının yanına kaldıracak şekilde parmaklarıyla sıkıca kavradığı mendili salladı. "Yalnızca burnunu ve yüzünü silecektim." dedi derin sesi, o sırada kaşları belirginsizlikle hafifçe çatıldı.

Bakışları saniyelikte olsa kontrolsüz bir şekilde zeminde sallamaya başladığım dizlerime kaysa da, irislerinin saçlarımın ardında gizlenen gözlerime yükselmesi saniyeler içerisinde gerçekleşti.

"Ayrıca dilsiz değilmişsin? Konuşabiliyormuşsun." diye eklediğinde üst dudağının tek kenarı yukarıya doğru kıvrıldığında gözlerimi kırpıştırdım.

Çenem kaskatı kesilirken ellerimle yavaşça zeminden destek almak için hamle yaptım. Dinlenen dizlerim, biraz da olsa güç toplamıştı ve bacaklarıma hükmetmeyi başararak bu kez ayağa dikilmeyi başarabilmiştim.

Korna sesleri beynimin pekmezini akıtacak hale gelirken, ona tek bir kelime daha etmeden başımı önüme eğip titrek adımlarla ilerlemeye başladım.

"Hey, bekle. Seni bırakabilirim, çok yağmur yağıyor ve çok ıslanmışsın." Kolumdan yakalayarak beni durduğunda kilitlenip kaldım, vücudum kaskatı kesildi. Üstüme yapışan ıslak kıyafetlerimin altındaki tenim karıncalandı.

"Ya-yağmur za-zarar ver-vermez..."

Başımı çevirdiğimde, rüzgar tenime hırçınca çarparak yüzüme yapışan saçlarımı dalgalandırdı. Elimle saçlarımı düzelterek refleksle yara izimin açılmasına engel oldum.

"Hastane-"

Bileğimi yavaşça kendime doğru çekip onun uzun ve sıcak parmaklarının tutuşundan kurtardığımda sözleri havada asılıkaldı.

Başımı önüme çevirip yavaşça yanından geçip gittiğim gibi yolun karşısına geçtiğimde, "Baksana, hey bekle..." diye arkamdan seslendi, ama korna sesleri beynimde çınlarken yüzümü buruşturarak ellerimle kulaklarımı kapatıp tıkayarak sarsık adımlarım eşliğinde ilerlemeye devam ettim.

*

"Bu evin hali ne böyle Jungkook? Her yer ıslak ve çamur içinde!" Amcamın sevgilisi bağıra bağıra odama daldığında, temizlik için hazırladığım kovayla banyodan çıktım. Kapı eşiğinde çamurlu ayakkabılarımı çıkarmıştım ama çoraplarım sırılsıklam olduğu için bıraktığım ıslak adımları hemen fark etmiş olmalıydı.

"Te-temizleyeceğim." diye fısıldayarak yanından geçerken uzanıp enseme vurdu.

"Elbette temizleyeceksin seni ucube kılıklı!" dediğinde dudaklarımı kemirerek başımı önüme eğdim ve taşıdığım kovayla birlikte odamdan çıkıp sokak kapısına ilerledim.

Kapının eşiğine geldiğim gibi kovayı kenara bırakıp dizlerimin üstüne çöktüm. Ardından kovanın içerisine uzanıp suyun içinden bezi alarak sıktım.

Tıkalı burnuma rağmen alabildiğim zambaklı yüzey temizleyicisinin kokusunu içime çektim.

Zemindeki kurumaya başlayan çamurlu adımlarımı özenle silmeye başladım.

"Düzgün yap!" Amcamın sevgilisi, Mandy yarım yamalak aksanıyla beni azarladığında daha sert sildim yeri.

Hemen köşemdeki duvara sırtını yaslamış ve ağzındaki sakızı şişirip patlatarak beni izliyor, düzgün yapıp yapmadığımı kontrol ediyordu.

Onun olduğu kısıma doğru zemini parçalamak istercesine silerken emekleyerek önüne geçtiğimde çekilmesi için bekledim.

Ayağındaki topuklu ayakkabısını zemine vurarak kenara geçtiğinde onun bulunduğu noktayı da iki elimle kavradığım bezi sağdan sola doğru kollarımı hareket ettirecek şekilde sildim parkeyi.

"Hâlâ ayak izi var, bak kapı eşiğindeki çamur lekeleri çıkmamış, ayakkabılarının izi duruyor olduğu gibi!" diye bağırdı arkamdan, az önce sildiğim kapı girişini teyit etti.

"Bir daha sil." dediğinde başımı olumlu anlamda salladım ve bezi yıkamak için kovaya doğru dizlerimin üstünde emeklerken, topuklu ayakkabısını kaldırıp ayakkabısının tabanıyla kovaya vurdu. Kovayı devirerek içindeki suyu olduğu gibi parkeye döktüğünde dizlerime kadar ulaşan su birikintisine bakarak iç geçirdim.

"Düzgün silmezsen böyle cezalandırırım." dedi ve ağzındaki sakızı yaya yaya çiğneyip patlatırken, keyifle kıkırdadı.

"Yeniden hazırla temiz su. O yerler pırıl pırıl olacak, yoksa sana yalattırarak temizletirim zemini!" dedi ve topukları üstünde arkasını dönerek sarı saçlarını savurup topuklarını yere vura vura uzaklaşmaya başladı.

Titreyen ellerimle ters dönen kovaya uzanıp kaldırdım ve yeniden temiz su doldurmak amacıyla zeminden doğruldum.

***

Ertesi gün~

Fakültenin çatısına çıkmış, ayaklarımı aşağıya sarkıtmış ve ellerimi kucağımda birleştirmiş bir şekilde bulutların saklandığı gökyüzünü izliyordum.

"Anne ve baba... Sizi tanısaydım hayatım yine böyle olur muydu?" diye fısıldadım. Yumurta ve unla mahvedilmiş kıyafetlerime bakarak hıçkırdım.

"Ağlamak için bile yorgunum anne ve baba..." Bacaklarımı sallarken dolu dolu gözlerimle çatıdan okul bahçesindeki öğrencilere baktım. Hepsi gülüşüyor, kahkahalar atıyor, birbirleriyle sohbet ediyordu.

Hava güneşliydi, dün yağan o sağanak yağmur bugün beraberinde güneşli bir günü getirmişti. Bahçe kalabalıktı, lakin onca kalabalığın içinde yalnızlığa mahkum edilmek en çok acıtanıydı.

Sırtımı yaslayabileceğim, anksiyete krizlerine girmeden konuşup, dertleşebileceğim, güvenebileceğim birine ihtiyacım vardı, ama ben yalnızdım. Yaşamak zorunda bırakıldığım yalnızlık ruhumu esir almıştı.

Küçükken yaşadığımız o trafik kazasında ailemi kaybetmiştim. Cam parçası ise yanağıma saplanmış ve derimi paramparça etmişti. O kaza anını hatırlayamayacak kadar küçüktüm ve o kaza ailemi benden alıp götürmüştü.

Amcam ile birlikte yaşamıştım, o büyütmüştü beni. Kötü biri değildi, ama sevgilisinin lafına baktığı zaman gerçek anlamda içinden bir canavar çıkabiliyordu.

Her günüm durduk yere, okulda itilip kakılmam, dışlanmamla geçiyordu. Dünün bugünden farkı olmadığı gibi, mezun olana dek yarının getireceklerine de alışmıştım, daha doğrusu alışmak zorunda bırakılmıştım.

Sessizlik huzuru getirmiyordu. Yalnızlık çürüttüğü ruhumu yılmadan, doymadan kemirmeye devam ediyordu.

"Güneş, sen bile sevmiyorsun beni." diye mırıldandım buruk bir şekilde gülümseyip bulutların arkasına gizlenen güneşe kısık gözlerimle baktım.

Ciğerlerimi yerinden sökesiye derin ve sesli bir iç geçirdim ve yavaşça bacaklarımı yukarıya doğru çekip oturduğum yerden doğrularak ayağa kalktım.

Çiğ yumurtaların patlayıp kaldığı kıyafetlerim ayağa dikilmemle rüzgarın etkisiyle savruldu. Un parçaları rüzgarla birlikte uçuşarak havaya dağılırken yavaşça küçük istinat duvarından atlayıp çatıda ilerleyerek kapıya yöneldim.

*

Tuvaletin boş olmasını fırsat bilerek kazağımı başımdan çekerek çıkarttığım gibi lavabonun altına tutup çitileyerek yıkadım.

Tam yıkadığım kazağımı önce başımdan, sonra da kollarımdan sırasıyla geçirdiğim anda yüzüm açığa çıkınca aynadan kendi yansımamı görünce dudaklarım titredi.

Parmak ucumla yara izime dokunurken gözlerim dolu dolu oldu. Tam o sırada tuvaletin kapısı sertçe itilerek açıldığında panikle sarsıldım.

Telaşla saçlarımla yüzümdeki yarayı kapattım. "Bu ne çirkinlik, midemi bulandırıyorsun." diyerek yanımdan geçip giden kişiye bakmaktan kaçınıp pantolonumu temizlememiş olmayı umursamadan şapkamı çıkartarak unlanan saçlarımı şapkanın içine hapsettim.

Şapkayı iyice çekiştirerek başımı önüme eğip titrek adımlarla tuvaletten çıktım.

Başka dersim olmadığı için çantamı amfiden alıp biri bana bulaşıp laf atmasın diye dua ederek alelacele okuldan çıktım.

"Jungkook!" Jeonggyu'nun sesini duyduğum anda panikledim. Durursam benimle uğraşacağını biliyordum, bu okulda burslu öğrencilere en çok zorbalığı yapan kişilerden birisiydi. Onca burslu öğrenci de en çok benimle uğraşıyordu.

Adımlarımı hızlandırarak onu duymamış gibi yapıp neredeyse koşarak okuldan çıktığımda sertçe birisiyle çarpıştım.

Çarpışma esnasında belimden kavrayarak tökezleyen bedenimin düşmesine izin vermediğinde şokla kilitlenip kaldım. Genellikle okuldayken çarptığım kişiler beni yere atardı. Ama şimdi ilk kez çarptığım kişi düşmeme engel olmuştu.

"Upppss, o şapka sana biraz büyük değil mi? Önünü göremiyorsun." diye konuştu derin bir ses. Gözlerim hafifçe kısılırken çarptığım kişinin sesinin tanıdık geldiği gerçeği beynimde çalkalandı.

Şapkamın ve saçlarımın izin verdiği ölçüde baktığımda ağzım aralandı. Bu dün gördüğüm bana şemsiye tutan yabancıydı.

Başını hafifçe eğerek yüzüme yaklaştığında nefesimi tuttum. "Oh sen şu dünkü yağmuru seven çocuksun."

**

Bölüm sonu :)

Bölüm sonu

12 yorum