İçeriğe geç

Luminox Tutulması

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Luminox Tutulması

Bölüm 2

2. Bölüm

Sabah gün ışığı pencereye vuruyordu. Alarmın zangır zangır çalarken uyanmam elde değildi. Babaannem çoktan uyanmış, bize kahvaltı hazırlıyordu. Balkondaki sofrayı görünce içim ısındı. Babaanneme yardıma mutfağa gidecekken salondaki aynaya bakmamaya çalıştım. Tatilimi saçma paranoyam ile mahvedemezdim sonuçta.

Mutfağa girdim.

"Günaydın Sultanım."

Babaannem arkasını döndü.

"Günaydın uykucu tembel, hiç değişmemişsin. Hiç erken kalkıp babaanneye yardım etmek yok, değil mi?" gülerek dedi ama içime pişmanlık hissi yerleşmişti bile.

Babaannem ekmeği getirmemi söyledi. Sanırım bir tek o kalmıştı. Ekmek dolabından ekmeği aldım ve babaannem ile balkona geçtik. Dedem çoktan sofraya oturmuş, televizyondaki kanalları geziyordu. En son bir haber kanalı açtı ve izlemeye başladı. Ben de sandalyeme yerleştim. Babaannem ise kendine ve dedeme çay dolduruyordu. Bana su doldurdu çünkü o biliyordu; benim küçüklükten itibaren kahvaltıyı çay yerine su ile yapmayı tercih ettiğimi.

Kahvaltıya başlamıştık. Balkonda çatal kaşık sesleri yankılanıyordu. Tam çok sıradan diye düşünürken haber spikeri Libyssa'da olan saldırılardan sorumlu olan doğaüstü varlıkların bazılarının yakalandığını, bazılarının ise kaçtığını söylüyordu. Dedem kanalı değiştirmek istediğinde onu durdurdum. Spikeri biraz daha dinlemek istiyordum. Dedemden kumandayı alıp sesi yükselttim.

Olayı incelemeye gelen ünlü tarikatlardan olan Auralis Tarikatı iş başındaymış. Auralis Tarikatı'nı duyan babaannemin rahatsız olduğunu gözlerinden anlıyordum ama nedenine anlam veremedim. Tarikat üyeleri siyah ve şapkalı pelerin giyiyorlardı. Ekranda bir adamın silüeti çok tanıdık gelmişti. Bunu sadece ben değil, babaannem ve dedemin de fark ettiğini seziyordum.

Kahvaltıyı bitirdiğimizde ayağa kalkıp tabakları toplamaya başladım. Bir yandan da babaannemi gözlemliyordum. Tabakları tepsiye koyup mutfağa götürdüm. Babaannem de mutfağa geldi. Yüzü beş karış gibiydi ama hemen sonuca varamazdım.

Ben bulaşıkları yıkarken,

"Bugün alt kata inecek misin?" dediğinde anlam veremedim ama birkaç eşyamı almak fena olmazdı. En azından el aynamı alırdım, kampüsteki ayna yokluğunu hatırlayarak.

"Evet, eve girmeyeli uzun zaman oldu. Tozludur biraz, temizlerim en azından. Hem almam gereken eşyalarım da var."

Babaannem başını olumsuz şekilde salladı.

"Boş ver, temizlemene gerek yok. Tozlu zaten, dediğin gibi alerjin var, olmaz."

Dedi ama bu bana saçma geldi. Biraz toz almanın burun akıntısından fazlası olacağından şüpheliydim.

Son tabağı yerleştirip aşağıya inmeye hazırlandım. Merdivenleri inerken evim değişmiş mi acaba diye düşünmeye başladım. Kapının önüne geldim. Kapının yanındaki doğalgaz kutusundan anahtarı aldım. Kapıyı açınca tozlar etrafa uçuştu. İçeri girerken evin değişmediğini fark ettim. Bu beni tebessüm ettirmişti.

Odama geçtim. Yataklar, dolaplar, hepsi aynı yerdeydi ancak gardırobu açtığımda benim birkaç elbisem dışında hiçbir şey yoktu. Buranın benim evim olduğunu bilmesem terk edilmiş olduğunu düşünürdüm. Gerçi yanılmam çünkü ailem benden habersiz taşınmış.

Kocaman bir iç çekip çalışma masama ilerledim. Çekmeceyi açınca tozlar yükseldi. Hapşırdıktan sonra burnum şelale gibi akmaya başladı. Çekmecenin içinden cep aynamı çıkardım. Açtığımda tozdan hiçbir şey gözükmüyordu. Kapattım ve çantama yerleştirdim.

Tekrar gardırobun önüne geldim. Birkaç elbise seçtim. Çok fazla tozlu oldukları için burnum çok kaşınıyordu. Seçtiğim kıyafetleri banyoya götürdüm. Banyoyu görünce bu eve biraz el atmam gerektiğini anladım.

Kıyafetleri çamaşır makinesinin içine doldurdum. Makineyi çalıştırdım ama uzun zaman sonra çalıştığı için çok şaşırdım. Anlaşıldı, buralar temizlenmezse içim hiç rahat etmezdi.

Temizliğe en nefret ettiğim iş olan elektrikli süpürge yapmaktan başlayacaktım. Kulaklıklarımı takıp içimi hoş tutacak bir şarkı açtım ve dip köşe temizliğe giriştim. Yaklaşık bir buçuk saatimi almıştı.

Elektrikli süpürgeyi yerine bırakıp paspasa geçtim. Süpürgeden daha kısa sürdü. Paspası da bırakıp toz bezlerini aldım ellerime. Etrafın tozunu alıp aynalara geçtim fakat bu sefer temkinliydim. Aynalara fazla bakmadan işimi hallettim.

Abartılacak bir şey yokmuş meğersem. Son olarak evin fazla eşyalarını koyduğumuz kilerin tozunu almaya gittim. Banyonun içerisinde duran kilerin kapısını açınca temizliğin ihtiyaç olduğunu anlamama gerek kalmamıştı. İki hapşırık sonrasında yüzümü kumaş ile kapatmaya karar verdim.

Eşyaları düzenledim. Toz alırken kutuların içinde daha önce görmediğim bir kitap gördüm. Bu kitabı daha önce fark etmemiştim. Kitabı elime aldığımda banyo lavabosunun önünden bir çığlık sesi geldi, ardından da o ses kahkahaya döndü.

Ama buna rağmen kitabı incelemek istesem de telefonumun çalması ile kitabı inceleme fikrini rafa kaldırmıştım. Arayan kuzenimdi. Telefonu elime aldım ve cevap verdim.

"Efendim, Luther."

Dedim. Luther, Libyssa'ya geldiğimi duymuş olmalıydı.

"Hoş geldin, Nefti. Nasılsın?"

Bana bu lakabı takmasından fazlasıyla rahatsız oluyordum. O da bunu biliyor olacak ki bana bu lakap ile seslenmekten hiç gocunmuyordu.

"İyiyim Luther, sen?"

Luther ben cümlemi bitirmeden lafa daldı.

"Babaanne'mlerdeyim şu an. Sen aşağı kattaki evindeymişsin, gel de hasret giderelim."

"Tamam, tamam, geliyorum."

Benim için gelmesi hoşuma gitti. Aldığım kitabı kutunun içine geri bıraktım. Eve son bir kez daha göz geçirip evden ayrıldım. Bu eve muhtemelen bir dahaki tatil harici dönmeyecektim.

Babaannemin evine çıktım. Kapıyı Luther açmıştı. Ben içeri geçer geçmez sarıldık. Gerçekten biraz ciddiyetsizdi ama kötü çocuk değildi. Yaşıt olmamıza rağmen boyu benden uzundu. Sarılırken bu daha net anlaşılıyordu.

İçeri geçtik, karşılıklı oturup konuştuk. Futbol ile ilgilendiği için oynadığı maçlardan ve kazandığı galibiyetlerden bahsediyordu. Uzun boylu olmasına şaşırmamak gerek aslında. Futbolun yanı sıra basketbolu da hobi işi olarak görüyordu. Açıkçası hayran kalmamak elde değildi. Uzayan dalgalı kahverengi saçları ela gözlerini kapatıyordu.

Sohbetimiz çok hoş olduğu için ve onun keyfini kaçırmak istemediğim için saldırı konusunu açmadım.

"Eee Nefterya, senin okul, kampüs hayatın nasıl?"

Birden konunun bana gelmesini beklemiyordum.

"Güzel, zorluk pek çekmiyorum."

Dediğimde,

"Buraları özlüyor musun?"

Bu sorunun cevabını o bile biliyordu. Ne kadar kasvetli, karanlık ve fabrika dumanlarının bol olduğu bir şehir olsa da bu şehri özlememek elde değildi. Belki de bu şehri burada yaşadığım anılarım için özlüyorumdur.

"Tabii ki özlüyorum, bu ne saçma soru?"

dediğimde gülümsedi.

"O zaman yarın benimle çarşıdaki pazarı gezmeye hazırsın."

Gülümsemesi genişlerken gamzesi daha çok ortaya çıkmıştı.

Gülümseyerek iç çektim.

"Tamam başımın belası, tamam."

derken ben de istemsizce komik olmayan bu duruma gülmüştüm.

"Ne zaman döneceksin üniversiteye?" diye sordu.

Cevabımı geciktirmedim.

"Bir hafta izin aldım, pazar günü dönüyorum."

Yine konuşmamın arasına dalmıştı.

"O zaman beş günün kaldı."

Sözümün kesildiğinin farkındaydı. Bilerek yaptığına yemin edebilirim.

"Evet, beş gün."

Dedim. İç çekerek yüzüme baktı ve,

"Ne oldu Nefti, bir sorun mu var?"

Anlamıştı. Yüzümün asık olduğu anlaşılmasın diye öksürdüm.

"Yok, bir şeyim."

Gülümsedi ve benim de gülümsememi sağladı.

On beş dakika sonra babaannem bizi akşam yemeği için mutfağa çağırdı. Hepimiz babaannemin balkona hazırladığı sofraya yerleşmiştik. Göklere şükür, yemek sırasında hiçbir sorun çıkmamıştı.

Ertesi sabah alarmım yerine Luther'in sesi ile uyanmıştım. Belli ki çarşıya inmek için çok sabırsızdı. Kahvaltıyı bitirdiğimizde hemen çıkıp çarşıya indik. Bugün Çarşamba olduğu için çarşı boydan boya pazar alanıydı. Tüccarlar birbirleri ile adeta yarışıyordu. Normalde sağ tarafımda olan Luther birden ortadan kaybolmuştu.Telefonumu çıkardığım anda bir bildirim fark ettim. Luther'dendi.

"Kuzen, beni affet. Son dakika işim çıktı. Zaten buraları biliyorsun, sana iyi şanslar."

Bunu ilk gördüğüm anda kan beynime fırlamıştı. Ne demek işim çıktı? Beni böyle bırakması gücüme gitmişti. Neyse deyip Libyssa'nın Çarşamba pazarını gezdim. Buralarda nadir olsa da köle pazarcıları bulunuyordu ama az önce gördüğüm tüccar eşi benzeri olmayan bir köle satıyordu.

Gözlerim beni yanıltmıyorsa tüccarın yanındaki adam boynunda elektrikli tasma ile geziyordu. Bu durum beni meraklandırdı ve hâliyle yanlarına gittim. Tüccara yanındaki adamın neden elektrikli tasmasının olduğunu sordum.

Tüccar bana dönüp,

"Libyssa saldırısından kaçan iblislerden biri," dedi.

Bu beni daha da meraklandırmıştı. Adama bakmak istedim. Gözlerimi yüzünün hizasına getirdiğimde, yakalandığı için rahatsız, bir o kadar da hırçın gözüküyordu.

"Alacak mısın?" diye soran tüccara dönüp ne kadar diye sordum.

"Fiyatı 5000."

deyince önce duraksadım ama Libyssa'da savaş çıkarmış iblislerden biri fırsat olarak ayağıma gelmişti. Gerekirse pazarlık yapıp o iblisi almam lazımdı.

Tüccar fark etmiş olacak ki,

"Sen buralı gibisin. Hem bu lanet iblisten kurtulmam lazım. Yakaladığımdan beri gülmedi yüzüm,"

deyince içinde umut belirdi.

"En son 800 olur,"

deyince üç haftalık harçlığımı buraya vermiş oldum.

Tüccar elime bir kumanda benzeri bir şey tutuşturdu. Kumandanın tek bir düğmesi vardı. O da daha önce görmediğim bir doğal taştan yapılmıştı. Nasıl kullanacağımı öğretti. Bu kumanda büyü ile direkt elektrikli tasma ile bağlantılıymış. Basınca şok veriyormuş.

İblisin kolunda künye benzeri bir şey vardı. Üzerinde açık bir şekilde Araf yazıyordu. Araf ile eve döndük. Babaannemler endişelenmesin diye onu birinci kata götürdüm.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.