Lisa’nın bakış açısından.
Güneş Seul ufuklarında batarken, ailemin lüks yatı Han Nehrinin serin sularında süzülüyordu. Güvertede yankılanan ritmik müzik, kristal kadehlerden yayılan pırıltılar ve şehrin ışıltılı silüeti... Her şey dışarıdan kusursuz görünüyordu. Ancak bu gece benim için ne müzik ne de şehir ışıkları önemliydi. Benim gözüm sadece tek bir kişiyi arıyordu.
Üst güvertede, rüzgarın saçlarını savurmasına izin veren o silüeti gördüğümde adımlarım benden bağımsız olarak ona doğru yöneldi. Jennie, ip askılı siyah elbisesiyle her zamanki gibi nefes kesiciydi. Ama o ne kadar ulaşılmaz durmaya çalışırsa çalışsın, aramızda kaçamayacağımız bir çekim vardı.
"Yine herkesten kaçıyorsun." dedim yanına sokularak.
Arkasını dönmedi ama omuzlarının kasılmasından geldiğimi anladığını biliyordum. "Kaçmıyorum." dedi, bakışlarını nehrin karanlık sularından ayırmadan. "Sadece gürültüden uzak duruyorum."
"Benden de mi?" diye fısıldadım.
Aramızdaki mesafeyi tek bir adımla sıfırladım. Elimi yavaşça beline koyduğumda, cildinin altında yükselen o küçük ürpermeyi hissettim. İtmek istiyordu, gururu buna zorluyordu ama yapamıyordu.
"Masadaki o oyunu beğendin mi, Manoban?" dedi, yüzümü yüzüne biraz daha yaklaştırarak. "Beni kışkırtmak hoşuna gidiyor, değil mi?"
Jennie nefesini tuttu, gözlerimin içine o meydan okuyan bakışlarıyla baktı. "Seni kışkırtmak için ekstra bir şey yapmama gerek yok Manoban. Sen zaten kendi kıskançlığında boğuluyorsun."
Hafifçe kıkırdadım. Dudaklarımı boynuna tehlikeli derecede yakın bir noktaya götürdüm; kokusu başımı döndürmeye yetiyordu. "Belki de haklısın. Ama seni başkasıyla yan yana görme fikri bile zihnimi darmadağın etmeye yetiyor."
Gözlerindeki o soğuk perdelerin bir anlığına kalktığını, yerini bana teslim olan bir sıcaklığa bıraktığını gördüm. Tam o an, her şeyi unutup dudaklarımı dudaklarına bastırmak istedim.
Ancak alt kattaki ana salondan gelen sert bir cam kırılma sesiyle ikimiz de irkildik. Jennie elini refleksle benim elime kenetledi. O temas içimi ısıtsa da ortamdaki havanın aniden ağırlaştığını hissettim.
Hızla merdivenlerden indiğimizde, Tzuyu ve Irene’i karşı karşıya bulduk. Yerde kırık kadehler duruyordu. Tzuyu, elindeki telefonu Irene’e doğru sallayarak, "Sadece konsey başkanı değilsin Irene." dedi öfkeyle. "Ailenden sakladığın o belgelerin elimde olduğunu biliyorsun!"
Seulgi hemen Irene’in önüne geçti. Jisoo ve Rosé şaşkınlıkla olanları izliyordu. Kenarda ise Jungkook ve Taehyung’un omuz omuza vermiş, yaşananları sessizce izlediklerini fark ettim; aralarındaki o bakışma gözümden kaçmamıştı.
Jennie’nin parmaklarını daha sıkı kenetledim. Bu hayatlarımızın arkasında herkesin derin sırları vardı. Ve o sırlar, tam da biz birbirimizi bulmuşken her şeyi yakıp yıkmakacak gibi hissettiriyordu.