Herkese tünaydın!
Nasılsınız bakalım?
Bu aralar, nedense sürekli Love on Route ve Before You Leave kitaplarım üzerine çalışıyorum. Nedeni ise şöyle: Flame and Crast’ta yer alan mekânlar, gerçek hayatta da İtalya’da bulunan yerler. Hâliyle bu yerlerin tam konumlarını hatırlayıp yazmam ve İtalyanca cümleler eklemem uzun sürüyor. Yani, yeni bölümü ne zaman yazarım, şu an için bir fikrim yok.
Bu arada, soru-cevap için görüntülenme sayısı tamamlandı. Dün, bunun için pano mesajı yazdım. Son panoma sorularınızı yazabilirsiniz.
Keyifli okumalar dilerim!
---
Müzik önerisi:
• Infinity – Jaymes Young
• IDFC – Blackbear
Taehyung gözlerini yavaşça araladı. Acısı hâlâ dinmemişti ama kahverengi gözlerinin o tanıdık ışıltısı geri dönmüştü. Gözbebekleri hâlâ masumdu. Acıya alışmış, belki de acıya âşık olmuş gibiydi.
Nefes almaya çalıştı; göğsü usulca inip kalktı. Bir kez daha ölümün kıyısından dönmüştü. Ağlayamıyordu. Gözlerinden tek bir damla yaş bile süzülmüyordu. Oysa biliyordu, istese ağlayabilirdi. Fakat ağlarsa, geri dönüş olmayacağını da biliyordu. O kadar yıpranmıştı ki, kendini acının kollarına bıraksa toparlanamazdı.
Küçük ve çekik kahverengi gözleri kapıya çevrilmişti. Hafifçe aralanan kapı, kısa bir sessizlikten sonra yavaşça sonuna dek açıldı. Taehyung’un görmek istemediği, aynı evde bulunmak bile istemediği kişi beliriverdi kapının ardında: Annesi.
Kadının elinde pembe renkli, incecik bir poşet vardı. Görünüşte hafifti ama içi dopdoluydu. Kadın sessizce oğlunun aralanan gözlerine baktı, sonra hiçbir şey demeden poşeti çekmecenin üzerine bıraktı. Odayı sadece onun sesi doldurdu.
“Vücudun için hızlı iyileştirici ve etkili bir krem, hap, antibiyotik, şurup ve ağrı kesici aldım. Kremi bol bol sürüp sargı beziyle sararsan senin için daha iyi olur.”
Taehyung, ağlamamak için gözlerini tavana dikti. Onu bu hâle getirdikten sonra, sanki umursuyorlarmış gibi davranmaları sinirini bozuyordu.
“Eczaneden aldım. İnanmıyorsan poşetin içinde faturası ve kullanım talimatları var. Gerçi internetten de araştırabilirsin. Baban sana bir lokanta buldu. Günlerdir ağzına tek lokma bile girmiyor. Aslında biz sipariş verecektik ama zehirleyeceğimizi düşünmemen için senin arayıp seçmeni istedi. Ne istiyorsan ara, konuş. Parasını o ödeyecek. Kapı açık kalsın, alınca getirtiriz.”
Kadın konuşmasını bitirdiğinde herhangi bir cevap beklemedi. Taehyung’a yalnızca kısa bir göz ucuyla bakıp odadan çıktı.
Taehyung yatağında doğruldu. Ani bir hareket yapsa canı yanacaktı, bu yüzden usulca hareket etti. Zarif elleriyle pembe poşeti kavradı. Poşetin içi gerçekten de ilaçlarla ve kremlerle doluydu.
Banyoya geçti. Suyu, tenini acıtmayacak bir sıcaklığa getirdi. Fakat ne yaparsa yapsın, vücudundaki yara ve berelerin sızlamasını engelleyemedi. Temizlendi. Ardından mis gibi kokarak odasına döndü. Üzerine en bol kıyafetlerini geçirerek yeniden yatağa oturdu. O an, ekranındaki bildirimler dikkatini çekti.
Ne zaman bu kadar şey olmuştu?
Bildirimler:
Jemore kişisinden 38+ cevapsız arama
Jemore kişisinden 5+ görüntülü arama
Instagram’dan 17 yeni bildirim
Jungkook kişisinden 18+ mesaj
Jungkook kişisinden 25+ görüntülü arama
Jemore kişisinden 20+ mesaj
Yogumi kişisinden 9+ arama ve 10 mesaj
Instagram'da @yoongiverse ve 65 diğer kişi son gönderini beğendi.
Snapchat’ten 23 takip isteği
X’ten son dakika haberleri
Duolingo: “Taehyung, bugün dersini yapmadın. Ama İspanyolca ‘gülümse’ demeyi öğrenmeye çok yaklaşmıştın.”
Nino's Home, YouTube’a yeni video yükledi.
Baba kişisinden 2 yeni mesaj
---
Taehyung, titrek parmaklarıyla bildirim çubuğunu kaydırdı. Gözleri mesajlara ilişti. Şifresini girip mesajlar sekmesine geçti. Babasının gönderdiği lokanta numarasını tuşladı. İki farklı yemek ve içecek sipariş etti. Kısa bir teşekkürle konuşmayı sonlandırdı.
Mesajlar arasında gezinmeye başladı. İlk olarak Jimin’in uzun uzun yazdığı metni gördü. Kalbinin derinliklerinden gelen bir hisle cevap vermek istedi ve yazmaya başladı.
Taenity:
- Jimin’im... Küçüğüm.
- Seni özledim. Seni çok özledim. Beni merak etme, biliyorsun ben dayanabilirim. Annem size karşı çok büyük saygısızlık etti, onun adına özür dilerim.
- Bir değil, birçok şey oldu ama zamanı gelince anlatacağım.
- Sen sorular soracaksın, ben cevaplayacağım... ama henüz zamanı değil.
- Bu bir şaka değil. Ben can yakacak şakalardan hoşlanmam. Kalbimi kırmadın, kırmadınız.
- Ve bunun için özür dilediğini bile duymak istemiyorum.
- Yeniden okula geleceğim. Yine mutlu olacağız.
- Uykusuz kalma, olur mu? O güzel gözlerin yorgun düşmesin.
- Kendini harap etme bir tanem.
- Senin canın acıdıkça, benimki bin kat daha çok acıyor.
- Senin sevgini biliyorum. Gösterdiğin o kocaman sevgi, asla tek taraflı değil.
- Benim en sevdiğim sensin.
- En tatlı, en güzel, en nazik, en samimi dostum, kardeşim, arkadaşım... sevdiğim sensin.
- Sen, Yoongi…
- Benim kalbim, canım, ruhum… sizsiniz.
- Size ne kırılırım, ne kızarım.
- Benim için evsiniz siz.
- İnsan evinden soğur mu hiç?
-Ben iyiyim Jimin.
Ama sizinle daha iyi olacağım.
-Tanrı seni de korusun…
İyi kalpli meleğim.
Sonra, Jungkook’un mesajlarını açtı. Yukarıya doğru kaydırdı ve hepsini okumaya başladı. Gözleri sonlara geldiğinde yüz ifadesi değişti. Gördüğü mesajı kabul etmek istemedi. Kalbi hızla atıyordu.
Jungkook:
- Taehyung… Ben okuldan ayrılıyorum.
Gerçek olamazdı. Olmamalıydı. Eğer böyle bir şey varsa, arkadaşları ona mutlaka haber verirdi. Gözleri titreyerek cevap yazdı:
Taehyung:
- Jungkook… Bu doğru olamaz.
gorüldü
Cevap saniyeler içinde geldi. Jungkook, mesajı ânında görmüştü.
Jungkook:
- Taehyung…
Ekrana kilitlenmişti. Jungkook yazıyordu. Yazanın gerçekten Taehyung olup olmadığını bilmek istiyordu. Kalbiyle gözleri arasında bir çarpışma vardı.
Jungkook:
- Taehyung… sen misin?
Taehyung:
- Evet.
Jungkook, telefon ekranına uzun süre baktı. Hâlâ inanamıyordu. Taehyung’un annesinin son yaptıklarından sonra, bu mesajın da ona değil, annesine ait olabileceğinden şüpheleniyordu. Kalbi hızla atıyordu, zira karşısındaki kişinin gerçekten Taehyung olup olmadığını bilmek istiyordu.
Jungkook:
- Eğer gerçekten sensen, beni görüntülü ara.
Taehyung onun şüphelendiğini anlamıştı. Derin bir nefes aldı. Banyodan yeni çıkmış, saçları hâlâ hafif nemliydi. Parmaklarıyla ıslak saçlarını karıştırarak, aynada kendine şöyle bir baktı. Saçlarına hafifçe şekil verdi, derin ama yorgun gözleriyle kameraya doğru başını kaldırdı ve aramayı başlattı.
Çağrı yapılıyor…
Ekranda önce kendi yüzü küçük bir pencerede belirdi. Ardından karşı ekran tamamen Jungkook’un endişeyle bakan yüzüyle doldu. Dudakları hafif aralanmıştı, gözleri endişeyle tarıyordu ekranı. Sanki konuşmak istiyor ama kelimeleri bulamıyordu.
Taehyung, sessizliği ilk bozan kişi oldu.
“Okuldan ayrılmadın, değil mi…?”
Cümlesi korku ve umudu aynı anda barındırıyordu. Gözleri, onun cevabını arıyordu.
Jungkook, kaşlarını hafifçe kaldırarak gözlerini kıstı. Ardından sırıtarak konuştu:
“Ne oldu? Korktun mu yoksa?”
Taehyung derin bir iç çekti, hafifçe gülümsedi:
“Ah Jungkook… Şaka yaptın, değil mi? Tabii ki korktum. Daha yeni tanıştım seninle… öyle hemen kaçamazsın.”
Bu sözler Jungkook’u adeta kahkahalara boğdu. Gülme krizine girdi, sonra birden eğilip telefonu düşürdü. Ekran bir an karardı, ardından tekrar sabitlenince ekrana gelen Jungkook heyecanla zıplıyordu.
“Kaçamam öyle mi? Haha! Peki, tamam. Söz kaçmam…”
Taehyung’un ciddiyetle verdiği “Evet” cevabı ise Jungkook’un kahkahasını yarıda bıraktı. Aralarında sessiz ama yoğun bir an oluştu. Jungkook, o an bir konuya geçerek heyecanla anlatmaya başladı.
“Bu arada… Okul müdürü değişti biliyor musun? Yeni müdür… gerçekten inanılmaz biri. Özgür düşünceyi ve ifade özgürlüğünü destekliyor. Okula geldiği ilk gün büyük bir konuşma yaptı ve hepimize şunu söyledi: ‘Herkesin düşünce yapısına saygı çerçevesinde yaklaşmalı, kimse kimseyi inançları ya da yönelimleri yüzünden yargılamamalı.’”
“Ve biliyor musun? Okulun bazı panolarına ‘Homosexuality is normal’ yazılı afişler astırdı, yanlarına da LGBT bayrağı asıldı. Sadece bununla kalmadı, feminizm hakkında konuştu. Evet, bu adam feminizmi savunuyor! Gerçekten örnek alınacak biri. Tam bir idol.”
Taehyung, başını hafif yana eğmiş şekilde onu dikkatle dinliyordu. Jungkook’un sözleri içini ısıtmıştı.
“Dahası var,” dedi Jungkook. “Her ayın son iki gününde öğrenciler istedikleri gibi giyinebilecekler. Hiçbir kıyafet kısıtlaması olmayacak. Serbest kıyafet günleri geldi sonunda!”
“Kızlar şimdiden giyecekleri dantelli ve cesur kıyafetleri konuşmaya başladı bile. Ve… her sınıftan birer kişi, biri erkek biri kız olmak üzere, kombini en çok beğenilen iki öğrenci seçilecekmiş. Bu seçim tüm okul genelinde yapılacak. 9, 10, 11 ve 12. sınıflardan birer kazanan olacakmış.”
Taehyung heyecanlanarak sordu:
“Sonra ne olacak peki?”
Jungkook devam etti:
“Eğer öğretmenler de beğenirse, bu öğrencilere özel bir ‘Moda Kulübü’ açılacakmış. Kazananlar bu kulüpte kendi özgün kombinlerini birbirleriyle paylaşacaklar. Hatta gelecekte moda tasarımcısı olmak isteyen öğrenciler için bir yol açılacak. Kendi kombinlerini tasarlayacaklar, sunacaklar, fikir alışverişi yapacaklar… ve belki de ilk adımlarını orada atacaklar.”
“Yani anlayacağın, okul yepyeni bir ruh kazandı. Bu sadece bir başlangıç. Ayrıca… her hafta düzenli olarak basketbol, voleybol ve futbol turnuvaları olacak. Onlar için de yeni kulüpler kurulacakmış.”
Taehyung, gözlerini parlatarak gülümsedi. Müdürün değişmiş olması, bu özgürlükçü yaklaşım, kulüpler, etkinlikler… her şey bir umut gibiydi onun için. Geri dönmek, hayata yeniden tutunmak için küçük ama güçlü bir sebepti belki de.
Yaklaşık 40 dakika boyunca görüntülü konuşmaya devam ettiler. Kahkaha attılar, sessizlikleri paylaştılar, bazen sadece birbirlerine baktılar. Sonra, gözlerinde minik bir huzurla veda ettiler ve aramayı sonlandırdılar.
Taehyung, telefonu kenara bırakıp yatağına yaslandığında odasının kapısı aralandı. Annesi içeri girip sessizce sipariş edilen yemekleri masanın üzerine koydu. Göz göze gelmeden odadan çıktı. Taehyung sessizce masaya yöneldi. Düşünmeden yemeye başladı. Karnı açtı ama hisleri hâlâ karmakarışıktı.
Yemeğini bitirdikten sonra telefonu eline aldı. Yoongi’nin attığı mesajlara tek tek yanıt verdi. İçinde birikenleri yazıya dökmek iyi gelmişti. Ardından Instagram’a girip gelen bildirimleri sildi. Sessizliği yeniden odaya yayılmıştı.
Yatmaya yakın, poşetin içinden ilaçlarını çıkardı. Kremi dikkatlice sürdü, sargı bezini özenle sardı. Gecelik kıyafetlerini giyip yatağına uzandı. Gözlerini kapatmadan önce tavana bir kez daha baktı. Bugün, belki de çok uzun zamandır ilk defa içinde bir kıvılcım hissetmişti.
Ve sonra… yavaşça uykuya daldı.
...
Her sabah olduğu gibi, alarmın tiz sesiyle uyanmıştım ama gözlerimi açarken içimde tuhaf bir his vardı; sanki dün gece Taehyung’la yaptığım görüntülü konuşma sadece bir rüyadan ibaretti, o anki duygularım o kadar gerçekti ki, rüya sanmak doğaldı belki de, ama elim hemen telefona gitti, arama geçmişini kontrol ettim ve… hayır, gerçekten konuşmuştuk, o hâlâ yaşıyordu, nefes alıyordu, varlığı sadece bir hayal ya da geçmişte kalmış bir anı değildi.
Aklımdan onlarca şey birbiri ardına geçmişti, kalbim onun iyi olduğunu bildiği için içten içe hafiflemiş, yüzüm farkında olmadan yumuşamıştı, ama aynı zamanda okulda neden yoktu, onu neden günlerdir görmüyordum, bütün bunları sormak için sabırsızlanıyordum.
Yatağımı aceleyle gelişigüzel örtüp, eve dönünce düzeltirim diyerek geçiştirdim; hızlıca okul formamı üzerime geçirip altına gri tonlarında, yırtmaçlı, desenli bir pantolon giydim ve çantamı omzuma takıp evden çıktım. Aç değildim, içimde bir şeyler yiyemeyecek kadar hafif bir huzursuzluk vardı, ama yine de otobüs durağına yürürken uğrayacağım küçük marketten bir şeyler almayı planlıyordum.
Yol boyunca adımlarımı hızlandırmıştım, tempolu yürüyordum ve akıllı saatime baktığımda adım sayısının her zamankinden fazla olduğunu görmek bana küçük bir zafer duygusu yaşatmıştı, gülümsedim ve yürümeye devam ettim. Markete vardığımda doğrudan atıştırmalık reyonuna yöneldim, rafların arasında elim her zamanki pofuduk, kremalı dolguya sahip tatlıya uzandı; yanında da küçük kutulardan bir kahve aldım, kasaya ilerleyip ödemeyi yaptıktan sonra, dışarı çıkar çıkmaz kraker paketini açtım, baharatlıydı ve her ısırıkta çıtırtısı duyuluyordu, tam da istediğim gibi. Yürürken paketi bitirince ıslak mendille ellerimi temizledim ve boş ambalajı çöpe attım, otobüs durağı zaten ilerde görünüyordu.
Durağa ulaştığımda, ışıkları yanar vaziyette yaklaşan otobüsü gördüğüm an içimde minik bir sevinç kıvılcımı yandı, bugün şanslıydım, dakikalarca beklemek zorunda kalmadan otobüs gelmişti. Kartımı okutup otobüsün en arkasındaki favori koltuklarımdan birine oturdum, cam kenarındaydım ve otobüs olağan dışı bir hızla ilerliyordu. İçimden “Jungkook, oğlum sende nasıl bir şans var böyle?” diye geçirirken, aklımda Jimin ve Yoongi belirdi; muhtemelen şu an okulda koridorlarda dolanıyorlardı, sabahları en sevdikleri şey buydu. Gerçi Yoongi'nin bundan ne kadar keyif aldığı tartışılır ama yine de onlarla olmak güzeldi.
Sonunda okulun giriş kapısından içeri girmiştim, merdivenleri çıkarken aynaya bakmak için tuvalete uğradım, saçlarımı düzelttim, yüzümde anlam veremediğim bir parlaklık vardı, içten gelen, sanki güneşin içime doğmuş hâli gibi bir ışıltı. Bugün üçüncü şansım olabilir miydi?
Sınıfa doğru yürürken, kalabalık koridorda bir kişi dikkatimi çekti. Arkası dönüktü ama yürüyüşü, omuzlarının duruşu, boyunun kıvrımı... her şey Taehyung’u andırıyordu. Belki gerçekten oydu diyerek adımlarımı hızlandırdım, yanına varıp koluna dokunduğumda, ağır ağır döndü ve göz göze geldik. Kalbim o an bir anlığına durdu sandım.
TAEHYUNG OKULA GELMİŞTİ!
Yüzümde istemsizce oluşan o sevinçli gülümsemeyle dişlerim görünüyordu, gözlerim yüzünde gezindi, sözlerim içimden taşıp dudaklarımdan döküldü.
“Günaydın Taehyung… Gelmene çok sevindim.”
“Günaydın Jungkook. Ben de seni görünce mutlu oldum.” dedi sesi yumuşak ve içtendi.
Otobüste karşılaşmamış olmamı düşündüm, genellikle aynı saatlerde çıkar, aynı otobüse binerdik, ama bu sabah neden denk gelmemiştik?
“Otobüste göremedim seni. Başka bir tanesine mi bindin?” dedim, sesim sakindi ama meraklı.
“Evet, biraz erken çıktım evden, daha erken bindim,” dedi omuzlarını hafifçe silkeleyerek.
Yanına biraz daha yaklaşarak yürürken, onun yokluğunda okulun ne kadar renksiz ve sıkıcı geçtiğini anlatmaya başladım, biraz da şımarık bir tonda:
“Senin yokluğunda okul çok sıkıcıydı. Ama birkaç olay oldu, anlatayım mı?”
Gülümsedi ve o gülümseme içinde "Bugün ayrı bir tatlısın Jungkook. O kadar nazik söyledin ki, çok merak ettim olanları.” dedi, sesi hafif ama neşeliydi.
Ellerimi birbirine vurup, gözlerimi heyecanla açarak başladım anlatmaya, daha doğrusu başlamaya:
“Bak şimdi… Şu çocuk vardı, şey…”
Ama cümlem başlamadan yarım kalmıştı, çünkü Jimin’i gördüm. Taehyung’la kurduğumuz o göz teması bir anda bölünmüştü. Jimin resmen uçarak onun üzerine atladı, kollarını boynuna dolayıp sesi gür şekilde yankılandı:
“Yakışıklım gelmiş!”
O an içimde bir şey kırılmıştı, öylece kala kalmıştım. Bugün çok şanslı olduğumu düşünmüştüm, oysa tam tersi olmuştu. Onun yakın arkadaşı varken ben onunla nasıl rahatça konuşabilirdim ki? Bu benim şansım olamazdı. Sınıfımdaki herkesin bir grubu, bir dostu vardı; kim beni yanına isterdi ki? Aptal gibi sadece bakıyordum. Hem de üzülerek. Hâlâ.
Sonra biraz ötede Yoongi’yi gördüm. Taehyung’la Jimin’in o kucaklaşmasını izliyordu ama bakışları benim üzerimdeydi… üzgündü.
İçimden “Yoongi… yoksa sen de üçlü gruplarda dışlanan mısın?” diye geçirdim.
Bu sırada Taehyung, Jimin’i üzerinden nazikçe uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ona sarılan tek kişi Jimin’di zaten, Taehyung’un kolları boştaydı, karşılık vermemişti. Sonunda onu üzerinden ittiğinde Yoongi yanımıza yaklaşmıştı.
Taehyung üstünü silkeleyerek konuşmaya başladı, sesi ciddiydi ve sınırdaydı:
“Ben burada Jungkook’la konuşuyordum Jimin. Normalde gelip sarılabilirdin ama atlamana gerek yoktu.”
Bir yandan da sırtını sıvazlıyordu ama nedense yüzünü buruşturmuştu, bir yeri mi acımıştı, yoksa üşüyor muydu?
Jimin’in kaşları çatıldı, sonra tek kaşını kaldırarak sesini yükseltti, bağırarak konuştu ve o an etrafımızdaki herkesin dikkatini çekti.
“Sen günlerdir yoksun ve ben sana sarılıyorum, senin yaptığın şey ise beni ittirip, Bon Jongkookla konusoyorom demek! Neyin kafasını yaşıyorsun anlamıyorum ki?!”
Taehyung ise onun aksine daha sakin bir şekilde, ama net konuştu:
“Tabii ki sarılabilirsin, ona laf etmiyorum. Ama biriyle konuşurken böyle yapman aramızdaki sohbeti böldü. Ayrıca ‘sarılmak’ bile nazik kalır; resmen üstüme atladın.”
Jimin, okulda olduklarını hiç umursamadan bir kez daha bağırdı:
“Siktir git Taehyung!”