Ertesi gün taburcu işlemleri tamamlanır. Sultan’ın omzu hâlâ sızlıdır ama doktorlar evde dinlenmesinin yeterli olacağını söyler. Berensu, Gizem ve Ebrar başından bir an olsun ayrılmaz. Erkekler de binanın altına kadar eşlik eder.
Aynı binada yaşamanın verdiği rahatlıkla herkes yakındır ama yine de Sultan’ın üstüne fazla düşülür.
Eve çıkıldığında Berensu ciddi bir sesle konuşur:
“Yalnız çıkmak yok. En azından bugün.”
Sultan başını sallar.
“Tamam,” der. “Söz.”
Akşamüstü herkes kendi dairesine dağılır. Ortalık sakinleşir. Sultan evde duramaz. Hava almak ister. Sadece kısa bir yürüyüş… Kimseye haber vermez. Kapüşonunu takar, anahtarı alıp çıkar.
Sokak sessizdir. Gün batmak üzeredir. Sultan biraz yürür, bir banka oturur. Telefonuna bakar, sonra cebine koyar. Tam kalkacağı sırada arkasından bir ses gelir:
“Üniversitedeyken de böyleydi.”
Sultan donar.
Bu sesi tanır ama duymak istemez.
Yavaşça arkasını döner.
Karşısında duran kişi tanıdıktır. Yıllardır görmediği ama yüzü zihninin bir köşesinde hep duran biri. Aynı fakülte, aynı sınıf… ama hep farklı bir dünyada kalmış biri.
Adam sakin görünür. Ellerini cebine sokmuştur.
“Hâlâ tek başına gezmeyi seviyorsun,” der.
Sultan ayağa kalkar.
“Sen… burada ne yapıyorsun?”
Adam hafifçe gülümser.
“Bunu sana borçluyum,” der. “Sonunda yalnız yakaladım.”
Sultan geri adım atar.
“Beni mi takip ediyorsun?”
“Bir süredir,” diye cevap verir.
“Hastaneden çıktığını da biliyorum.”
Sultan’ın kalbi hızlanır ama sesini sakin tutar.
“Ne istiyorsun?”
Adam yaklaşmaz. Aradaki mesafeyi korur.
“Konuşmak,” der.
“Yarım kalan bir şey var. Senin hiç fark etmediğin.”
Rüzgâr eser. Sokak lambaları yanar. Sultan yardım istemek ister ama ortam tuhaf bir şekilde sessizdir.
Adam son bir cümle kurar:
“Bu sefer kaçmak yok, Sultan.”
Ve tam o anda Sultan anlar:
Bu karşılaşma tesadüf değildir.
Ve bu gece bitmeyecektir.
Adam Sultan’ın birkaç adım önünde yürür. Sokak lambalarının ışığı yüzünü tam aydınlatmaz. Saçı daha kısa, yüzü daha serttir. Üniversitedeki hâlinden eser yoktur. Sultan onu tanıyamaz ama içinde rahatsız edici bir tanıdıklık hissi vardır.
“Beni neden izliyorsun?” der Sultan.
Adam cevap vermez. Sadece yürümeye devam eder.
“Bak,” der Sultan, sesini sakin tutmaya çalışarak, “yanılıyorsun. Ben—”
“Üniversitede de böyle konuşurdun,” diye araya girer adam.
“Her şeyi mantığa bağlayarak.”
Sultan durur.
Kalbi bir an duracak gibi olur.
“Ne dedin?” diye sorar.
Adam da durur ama dönmez.
“Hiçbir şey,” der. “Yürü.”
Sultan istemeden adım atar. Adamın sesi, yürüyüşü, kelimeleri… Hepsi bir yerden tanıdıktır ama Sultan’ın zihni bunu kabul etmek istemez.
Arabaya geldiklerinde adam kapıyı açar. Sultan tam geri çekilecekken adam kolundan tutar. Sert değildir ama kararlıdır. Sultan’ın omzu sızlar, yüzü istemsizce gerilir.
Adam bunu fark eder.
“Demek hâlâ aynı yer,” der alçak bir sesle. “İyileşmemiş.”
Sultan donakalır.
Bu cümleyi sadece bir kişi biliyordur.
Arabaya binerler. Kapı kapanır. Motor çalışır.
Bir süre sessizlik olur. Adam konuşmaz. Sultan camdan dışarı bakar. Sokaklar geride kalır.
Sonunda Sultan dayanamaz.
“Sen kimsin?” der.
Adam direksiyonu düzeltirken hafifçe güler.
“Bunu gerçekten bilmiyor musun?”
Sultan ona bakar. Işık bu kez yüzünü biraz daha aydınlatır. Çene hattı… Gözlerinin bakışı…
Bir anlık bir görüntü çakar zihninde: amfi, sınav haftası, arka sıralar.
Sultan’ın nefesi kesilir.
“Hayır…” diye fısıldar.
“Kerem mi?”
Adam direksiyonu sıkıca tutar.
“Demek sonunda,” der.
“Bu kadar mı zor hatırlamak?”
Sultan’ın sesi titrer.
“Sen… böyle değildin.”
Kerem başını çevirmez.
“Çünkü sen bakmıyordun.”
Araba hızlanır.
Aynı anda binanın önünde Murat ve Eymen sokağa çıkar. Gizem balkondan bağırır:
“Plakayı aldım!”
Eymen telefonu kulağındadır.
“Polis yolda,” der. “Ama geç kalmış olabiliriz.”
Sultan arabanın içinde gözlerini kapatır.
Artık emindir.
Bu bir yabancı değildir.
Bu geçmişten gelen, yıllarca büyümüş bir öfkedir.
Ve bu gece, sadece başlangıçtır.