Fazla kalabalık ve her yaştan insanın olduğu seyyar bir yerin önünde sabahtan beri halen adını bilmediğim çocuğu bekliyordum. Hava hafif serinlemişti ve gölün kenarında olduğumuz için daha sert geliyordu. Ellerimi kollarım etrafına sarıp temiz bir yorgan gibi önümüze serilmiş, ayın yansımasını üzerine düşürmüş güzel Han Nehrini izlerken bütün derdim tasam bitmişti sanki. Kore'den dışarıya daha önce çıkmamış olsam da eminim ki dünya üzerinde bu kadar güzel başka bir yer yoktu.
Birkaç dakika sonra yine önüme uzatılan kahverengi külah ile kafamı çevirmiş ve çocuğu görünce gülümseyip almıştım. Karamelli dondurmayı çok seviyordum, yolda da söylediğim için unutmamış olacak ki bunu almıştı. Teşekkür ederek almış ve gülümseyerek önüme dönmüştüm. Yanıma çöküp oturduğunda yere bakmış ve "Çimene bu şekilde mi oturuyorsun?" demiştim. Güldü ve kafası gibi mavi olan dondurmasını yerden uzaklaştırıp, öbür eliyle yeri siliyor gibi yaptı. "Şimdi oldu mu, beyefendi?"
Göz devirip yanına oturdum ve dondurmamı yalamaya başladım. O biraz daha ısırıyor gibi yiyen birisiydi ve gözle görülür şekilde bitirmiş gibiydi. Dondurmasını ve onu izlediğimi fark edip dondurmasını bana uzatmış ve "Al istersen." demişti. Kaşlarımı çatarak "Neli o?" demiştim.
"Mint-Chocolate işte, söylemiştim ya."
"Şaka yapıyor olmalısın." demiştim kaşlarımı daha da çatarken. "Ben dalga geçtiğini düşünmüştüm. Hangi insan onu sever ki?"
Kaşının tekini kaldırıp beni süzdükten sonra omuz silkti ve dondurmasını öbür eline alıp boştaki elini sildi, ardından da bana uzattı. "Şey, memnun oldum. Ben Choi Yeonjun ve Mint-Chocolate seviyorum."
Yaptığı şey beni güldürse de tanışmayı bu kadar yaratıcı şekilde gerçekleştirmesi beni fazla özel hissettirmişti. Aynı şekilde elini kavrayıp "Memnun oldum Yeonjun, ben de Choi Soobin ve kesinlikle o şeyden nefret ediyorum." demiştim.
Elimi bırakmadan gülümsemiş ve biraz yakınlaşıp "Ne çok ortak noktamız var Soobin, kesinlikle karım olmalısın bir gün." dedikten sonra sırıtarak elimi bırakmış ve benim tekrar midem bulanırken ona bakakalmıştım. O ise hiçbir şey olmamış gibi dondurmasını yemeye dönmüş ve nehri izlemeye başlamıştı. Şaka yapmıştı sadece. Bu kadar gerilmemem gerekirdi. Sakin olmalıydım. Derin nefesler almalıyım. Ya da almamalıyım? Çocuk yanlış anlayabilirdi. Ben içimdeki çatışmalara devam ederken Yeonjun, beni tekrar gafil avlamış ve yeterince yaklaşıp dondurmamı göstermişti. "Tadına bakabilir miyim?"
Ben cevap vermeye kalmadan yaklaşıp az önce yaladığım yeri dudaklarıyla almış ve geri çekilip tadını düşünürken onaylar sesler çıkarmıştı. Ben ise ne kadar bu huyumu sevmesem de kıpkırmızı kesilmiş ve ona bakakalmıştım. Kafasını sallayıp dudağında kalanları da yerken "Karamelli de güzelmiş bak. Türk dondurması işte, her türlü iyi." demişti. Geç kalma sebebini şimdi daha iyi anlamış ve gözümün önünde canlanan görüntü ile kahkaha atmıştım. Sorar gözlerle bakmaya başladığında "O yüzden mi bunca saattir yoksun sen?" diye sormuştum. Soruyla beraber o da gülmüş ve "Ee, iyi dondurma yiyorum oğlum ben." diye cevaplamıştı beni. Ardından kendininkini tekrar uzatıp denemek isteyip istemediğimi sordu tekrardan. Merak ettim ve kırmak da istemedim. Fakat gerçekten hiç hoş durmuyordu... İstemesem de merakım ağır basmış ve dilimin ucuyla denemiş, ardından tiksinerek geri çekildiğimde bu sefer o kahkaha atmıştı. Elini bacağıma atıp özür dilemiş, gülmesini durdurana kadar da elini çekmemişti. Bütün vücudumu yakan hareketi yüzünden kaskatı kesilmiş ve kafamı çevirip dondurmayı yemeye devam etmiştim. Elini sonunda çektiğinde biraz daha rahatlasam da oturuşumu düzeltmek zorunda kalmış ve bakışlarımı olabildiğince kaçırmaya çalışsam da, göz ucuyla baktığımda önce saçlarını tekrar geriye atmış ve ardından yaladığım yeri ilk defa ısırmadan, yalayarak yemişti. Gözlerimi yanlışla üzerine diktiğim için mi bilmiyorum ama o da göz ucuyla bana bakmış ve tekrar dondurmasını yalamıştı. Bu sefer kafamı daha farklı yerlere çevirmiş ve dondurmamız bitene kadar bu olay sonrası konuşmamıştık. O benden önce bitirdiğinde ise geriye uzanmış ve ceketinden çıkardığı kablolu kulaklığı takmıştı. Halen kablolu kulaklık kullanan birilerini görmek çok şaşırtıcı olduğundan dönüp incelemiş, ilgisini çektiğimde başka yere dönecekken "Dinlemek ister misin?" demesiyle beraber istemsiz kafa sallamıştım. Hiç böyle bir anı kaçırır mıydım? Dondurmam bitmek üzereydi ve o telefonundan bir şeylerle uğraşıyordu.
Sonunda ben de bitirdiğimde bir şarkı açmış, bir kolunu uzatıp kafasıyla yatmamı söyler gibi kolunu göstermişti. Dizlerimden başlayan titreşim tüm vücudumu sararken kendimi çimenlerin üzerine bırakmış ve yerleşip kafamı Yeonjun'a çevirmiştim. Çenemden tutup kafamı önüme çevirdiğinde yüzüm utanacağım bir şey yapmışım gibi yanmaya başlamıştı. Her erkeğe yaklaştığımda böyle bir utanç ve mide bulantısı ile uğraşıyordum ama Yeonjun ile bu hiç o derece değildi. Midem bile bir farklı bulanıyordu sanki? Ama utanç duyuşum hiç değişmiyordu maalesef... Yeonjun nazikçe kulağıma kulaklığı yerleştirirken kolay olması için hafifçe kafamı kaldırmış, kulaklığı takması ile hafif, vurucu ve kesinlikle güzel hissettiren melodilerin kafamda yankılanması bir olmuştu. Daha önce duyduğum bir ses olsa da adını bilmiyor ve tanımıyordum şarkının sahibini. "Bu kimin şarkısı?" diye sordum mırıldanarak. Kulağıma eğilip "10cm, hiç duymadın mı?" dediğinde şarkıyla beraber ayrı hoş hissettirmişti. Fazla romantik, ayrılık dolu ve aynı zamanda sarhoş ediciydi. Ki ben hiç sarhoş olmamıştım.
Şarkıyı mırıldanmaya başladığında ne kadar güzel bir sesi olduğunu fark etmiştim. Hatta İngilizcesi bile. Bu çocuğun kötü olduğu bir şey yok mu acaba? Çünkü kendisi düşünceli ve yakışıklı da aynı zamanda. Beni bile kötü anımda gülümsetebilecek kadar neşeli, güzel ve şapşaldı da. Ayrıca görüldüğü üzere güzel bir müzik zevki de vardı. Kız arkadaşı kimse, belli ki çok şanslı bir kadındı...
Şarkın sonu geldiğinde keşke ömrümün sonuna kadar Han Nehrinde, Han Nehriyle alakalı bir şarkıyı Yeonjun ile böyle dinleyebilseydim diye düşündüm. Mükemmel bir an yaşamıştım ve bu en iyi romantik filmlerde dahi olmayacak türdendi. Yeonjun için böyle olmadığına yemin edebilecek durumda bile olsam, benim için çok romantik bir durumdu ve öyle de kalacaktı. Cebimde titreşen telefon ile ikimizin de bu mükemmel ortamı bozulmuş ama öyle olmamış gibi davranıp geçmesini beklemiştik. Telefon kendi kendine kapandığında Yeonjun'un bana biraz daha yanaşmasıyla nefesimi tutmuştum. Acaba Beomgyu haklı mıydı ve şu an o mükemmel an mı yaşanacaktı? Yoksa sadece kendimi kandıran insanların dediği gibi pis bir homo muydum?
Yeonjun'un hafifçe dikleştiğini ve yüzüme baktığını gördüğümde nefesimi tutmuş ve onu izler hale gelmiştim. Yanaklarını ısırıp yüzümü inceleyen Yeonjun'u izlerken tekrar çalan telefonum ile gülen mavi saçlının üzerimden kalkışını ve bacaklarına sarılırken mırıldanışını dinlemiştim. "Sanırım önemli, aç istersen."
Kafa sallayıp cebimi karıştırıp bulduğum telefona bakmadan açmış ve kulağıma götürmüştüm. Annemin birden "Neredesin sen?" bağırışları -ve çağırışları- ile korkuyla sesi kısmış, duydu mu diye Yeonjun'a bakmıştım. O ise gülümsemiş ama duymamış gibi yaparak kafasını çevirmişti. Derin bir iç çekip tekrar telefona döndüm. "Dışarıdayım anne, etütten şimdi çıktım."
"Etüt demek? Çabuk eve gel Soobin. Ne haltlar yediğini bilmediğimi mi sanıyorsun? Beomgyu geldi."
Sesinden anlasam bile Beomgyu ismini duymam ile başımdan kaynar sular döküldü. Kalakaldım. Bir de dostum diyorum bu çocuğa ben, kesin ceza alacağım bunun yüzünden... "Anne, hemen geliyorum. Tamam mı? Evde konuşalım." dedim ve ona fırsat vermeden yüzüne kapadım. Telefonu bırakıp ellerimle yüzümü kapatmış ve derin bir nefes alıp tekrar dolan gözlerimi görmemesi için onlara bastırarak silmiştim. Sabah yaşananlar ve şimdi de annem kesinlikle ölümcül bir komboydu...
Yeonjun bir şey olduğunu anlayıp bana yaklaşırken "Kalkmam lazım benim, üzgünüm." diyerek onu kendimden uzaklaştırmıştım bile. Tekrar esen rüzgar ile üşüyerek titrediğimde Yeonjun ayağa fırlamış ve "Tam öküzüm ya, üşüdüğünü fark edemedim. Bekle." diyerek üstündekini çıkardı ve bana uzattı. Şok içinde ona bakarken kafamı olumsuz anlamda salladım ve "Yok, sen üşürsün hem. Teşekkürler yine de." diyerek kavradığım çantamla beraber ayağa kalkmıştım. Ceketini bana yaklaşıp sardığında tekrar kalp atışlarım hızlanmış, çıkarmak için yeltendiğimde ise ellerimi tutmuş ve beni engellemişti. "Lütfen, ısrar ediyorum."
"Ama eve gitmem lazım, bununla gidersem annem beni öldürür."
Bir anda gözleri açılmış ve ellerimi bırakıp "Ah, anlıyorum..." demişti. Annemin ne kadar beni kısıtlayan ve korkutucu bir kadın olduğunu bu söylediklerimden bile anlamış gibi duruyordu. Yere tekrar bakıp hiçbir şey bırakmadığımızdan emin olduktan sonra tekrar bana dönmüş, "Yine de bunu giy, en azından durağa geleyim seninle." demişti. O kadar üşümüştüm ki bunu reddedemeyecektim bile. Ama yine de merak ettiğim için "Bunu neden yapasın ki?" demiştim. Ve verdiği cevap beni tüm düşündüklerimden tekrar utanmama sebep olmuştu.
"Şey... Arkadaş olduk sonuçta, değil mi?"
"Oh, evet. Arkadaş..." demiştim ceketin tek kolunu giyerken. Gülümseyip kafa sallamış ve "arkadaş" diyerek beni onaylamıştı. Ruh halim iyice düşmüştü bundan sonra. Çantamı yere bırakmak için kolumdan çıkardığımda Yeonjun elimden kapmış ve kendi takmıştı çantamı. Geri almak için uzandığımda ise "Ben taşıyabilirim. Sen giyin de gel." demişti ve yine beni arkasında bırakıp yürümüştü. Ceketi giyip önümü de kapadığımda peşinden, yetişebilmek için hızlı adımlarla yürüdüm. Kafam dağılsın diye mi bilmiyorum ama saçma sapan ve alakasız ne varsa tüm yol boyunca anlattı ve beni güldürmeye çalıştı. Ne kadar onunlayken eğlenmiş olsam da annemi düşünmek beni ziyadesiyle geriyordu.
Sonunda durağa geldiğimizde ceketini çıkarmak istesem de izin vermedi ve yavaşça üzerime yürümeye başladı. Sırtım otobüslerin ne zaman geleceğine dair bilgi veren panoya yapışınca tam önümde durdu ve ellerini ceplerime sokup karıştırdı. Daha doğrusu kendi ceplerine. Ben ise sadece onu izledim ve işini bitirip çekilince boş yere oturmasına güldüm. Yanını gösterip "Boş burası tabii eğer düşünürsen oturmayı." dediğinde gülümsemiş ve dediğini yapıp oturmuştum.
Ceketini almak kesinlikle iyi bir fikirdi. Sadece formam ve süveterim beni ne yazık ki bahardaki Seoul esintisine karşı korumuyordu. Ayrıca çok hoş bir kokusu vardı. Başta sebebi belki kullandığı parfümdendir diye düşünsem de bana yaklaştığında o kokuyu yüzünden bile alıyordum. Harika olan bir şeyler vardı ve bu beni çok hoş hissettiriyordu. Feromonları yüzünden olabilir miydi? Düşüncesi bile beni edepsiz gibi hissettirse de elimde olmadan gülümsemiştim. Dirseğiyle beni dürtüp "Neye sırıtıyorsun öyle?" dediğinde ise gerçekten domatese dönmüş ve "hiç" demiştim kekeleyerek. Gülüp arkasına yaslanırken "Benimle şakanı paylaşmayarak beni kırdın, beyefendi." demişti. Sırıtışım yerini gülümsemeye bırakırken kafamı çevirip panoya bakmıştım. Otobüsümün gelmesine az kalmıştı. Hızlıca üstümdekini çıkarıp Yeonjun'a uzatmıştım. Ne kadar itiraz etse de alamazdım ve bunu ona bin kere söylesem bile tek bir bakışımla anlamayı tercih etmiş, mızmızlanarak ceketini geri almayı kabul etmişti sonunda. Bundan sonra neredeyse hiç konuşmamış ve sessizce otururken tekrar dönüp kaç durak kaldığına bakmıştım. Gelmek üzere olduğunu gördüğümde boğazımı temizleyerek sessizliği bozmuş ve ilgisini çekmiştim. "Şey, bugün için teşekkür ederim."
Göz ucuyla ona baktığımda kafasını çevirmeden, önüne bakarken "Ne yaptım ki sanki? Yakışıklı bir çocuğun o kadar ağlaması haksızlık gibi geldi ve elimden geleni yaptım sadece." dedi gülümseyerek. Omzuma omzuyla vurup "Neşelen, Choi Soobin." dedi. Sonra bana döndü.
"Neşelen, çünkü sana gülümsemek çok yakışıyor."
Kafamı tamamen çevirip yüzüne bakabildiğim kadar baktım. Yine ufak bir ışık vardı ve Yeonjun'un tam üzerine düşüyor, güzel yüzünü aydınlatıyordu. Tam ağzımı açıp bir şey söyleyeceğim sırada üzerime yaklaştı ve ben ne olduğunu anlayamadan dudaklarımın üzerine ufak bir öpücük bıraktı. Yerime çakılırken o geriye doğru çekildi ve gülümseyerek gelen otobüse baktı. Cebinden çıkardığı kulaklıkları elime tutuşturup giderken ben halen yerimde kalakalmıştım. Beni öpmüş müydü? Neden midem yine bulanmamıştı? Nasıl bu kadar normal gelmişti? Kalbimin atışları neden bu kadar yavaşlamıştı ki? Normalde hızlanır diye okumuştum... Sanki ölmüş gibiydim. Nefes bile almıyordum.
"Beni bul, Choi Soobin. Senden hoşlandım."
Gelen otobüs kapısını açarken Yeonjun kucağıma çantamı bırakmış ve geri geri yürüyüp bana el sallamıştı. Önüne döndüğünde ve alanımdan çıkarken bile kendime gelemezken otobüs şoförünün "Hey, öğrenci, binsene!" demesiyle gerçek dünyaya dönmüş, apar topar kalkıp otobüse binmeye çalışırken düşürdüğüm kulaklıkla hemen Flash gibi geri dönüp hemen almıştım. Otobüse binip titreyen ellerimle otobüs kartını okuttuktan sonra önlerden bir koltuğa yerleşip avcumdaki kulaklığa baktım. Üzerinde ip bir koruyucu vardı ve kırmızı-mavi renklerindeydi. Parmağımı ipin üzerinde gezdirirken istemsiz gülümsemiş ve öpüşünü hatırladığım için yanan dudaklarıma götürmüştüm parmaklarımı bu sefer de. Beomgyu haklıymış. Ve bu kadar rahat, açık oluşu inanılmazdı... Yeonjun'a tekrar hayran kalmıştım.
Kulaklığını telefonuma takıp bahsettiği adamdan bir şarkı açtım. Dinlerken dışarıya bakmaya başladım ve istemsizce koca bir günümü düşündüm. Yine sonunda öpücüğe geldi ve istemsizce gülümsedim. İçim içime sığmıyordu resmen hatırladıkça. Son söylediklerini hatırlayıp kafamı salladım ve "Pekala, Yeonjun." dedim sanki beni duyuyor gibi mırıldanarak. "Seni bulacağım. Çünkü ben de senden hoşlandım."