İçeriğe geç

Love in the Milky Way Cafe

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Love in the Milky Way Cafe

Bölüm 2

The Second Day of Flowers

"Açıkcası gay olduğunu tahmin edebiliyordum ama Beomgyu ile olabileceğini hiç düşünmemiştim."

Mesaja ne kadar bakılabilirse o kadar uzun bakarken yutkundum. Resmen yerime çakıldım. Ekranı kapatıp tuvaletin küçük penceresinden giren ve ışığın vurduğu telefonuma tekrar baktım. Hayatımın GERÇEKTEN trajedi temalı bir tiyatro oyunu olduğunu ve bu ışığın üzerime düştüğünü fark ettim. Öyle ki, gözlerimi kapayıp açtığımda rüyalarımda her zaman gördüğüm o büyük sahnedeydim. Önümü de, seyirciyi de göremediğim tiyatro ışıkları bu sefer beni kör edecek kadar vardı tepemde. Derin bir nefes alıp tam ağzımı açacaktım ki seyircilerden birinin "İn aşağıya homo!" diye bağırması ve ardından gelen kahkahalar ile göğsümde hissettiğim ağrı, gözlerimi birden açmama sebep olmuştu. Ve işte tekrardan tuvaletteydim. Geri dönmüştüm. Aynadaki yansımam bile ne kadar sıçtığımı gösterse de yüzümdeki ifadeden daha çok korkmuştum.

Telefonu bir kenara bırakıp titreyen ellerimle musluğa uzanmış, lavaboya dayanıp akan suyu izlemiştim birkaç saniye boyunca. Tıpkı su gibi kafamdan da bir sürü şey akıyor ve hepsi beni allak bullak ediyordu. Üstüne üstlük tüm bunları ufak ve en sevdiğim kafenin tuvaletinde düşünüyor olmak bir anlığına yüzümde ufak bir gülümseme yaratsa da, tekrar aynaya baktığımda gülüşüm solmuştu. Titreyen ellerimi buz gibi soğuk akan suya sokup yüzüme çarpmak için beklerken midemdeki hissi görmemezlikten geliyordum. Tamamen ayılmaya çalışırken içeriden gelen gülüşler ile tekrardan çöküp nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Sanki her şeyin sonu gelmiş gibi hissediyor olmam çok garipti. Kendime bile söyleyemediğim şeyleri bir başkasından duymak mıydı beni bu kadar harap eden? Yoksa kaçtığım için mi? Bilemediğim bir andaydım. Telefonumu alıp cebime atmış ve tekrar titremeye başlayan elimi kapı koluna atmış, sıkıca kavrayıp kendime sakin olmam gerektiğini hatırlatarak kalan son gücümü de sanki kapı kolunu açmak için kullanmış ve hafif aralanan kapıdan adımımı atmadan önce tekrar arkama bakmıştım. Işık turunculaşmış ve seyrekleşmişti. Gülümsedim ve çıkarken sahneden iniyor gibi selam verdim.

"Her şey güzel olacak, Soobin. Kimse bilmeyecek."

Kapıdan dışarıya adımımı attığımda ellerimin halen titrediğini gördüğüm için ikisini de ensemde birleştirmiş ve sesli bir nefes verip hızlıca içeriye yürümüştüm. Taehyung hyung ve Beomgyu bir şeyi tartışırken Seokjin hyung duvara yaslanıp kahvesini içiyordu. Kimse beni fark etmediği için hızlıca çantamı alıp çıkmayı düşündüm. Ne kadar çabuk buradan çıkıp eve gidebilirsem, o kadar iyi hissedecektim. Resmen midem bulanıyor, vücudum ve ellerim hasta gibi titriyordu. Bir adım daha attıktan sonra sanki gerekliymiş gibi Seokjin hyungun "Ah, buradasın..." demesi, herkesin kafasını bana döndürmüştü. Yutkunup bakışlarımı kaçırmış ve tüm gücümle masaya yürüyerek eşyalarımı alelacele çantama doldurmaya başlamıştım. Herkes pür dikkat beni izlerken çıkan tek ses benim saçmalıklarımdan ibaretti. Beomgyu, hafifçe bana yaklaşarak iyi olup olmadığımı sormuştu. Cevap bile veremedim. Kafamı kaldırmadan titreyen ellerimle kalemlerimi doldurmaya başladım. Taehyung ve Seokjin hyung masadan uzaklaşırken Beomgyu, bileğimi kavrayıp yüzüme yaklaşmıştı. "Soobin, iyi misin dedim sana?"

"Değilim Beomgyu. Gitmek istiyorum, bırak beni."

"Ne oldu birden bire?" dedi ben bileğimi çekip işime devam etmeye çalışırken. Gerçekten rahatsız edici bir sessizlik vardı ve tüm sebebinin ben oluyor oluşu beni daha da geriyordu. Birçok duyguyu üst üste yaşarken belli etmemeye çalışıyor ve deli gibi atan kalbime rağmen sakin gözüküyordum. Ayrıca koca bir bebek gibi gözlerim doluyordu ve Beomgyu'ya hiçbir şey anlatmak istemiyordum şu anda. Kirpiklerime ağırlık yapan bir damla yaş akmadan önce elimin tersiyle gözümü silip toparladığım çantayı almış "Borcum olsun, bir dahakine ödeyeceğim." diyerek alelacele çıkmıştım kafeden. Sevdiğim zilin sesiyle beraber kapanan kapı ardından gözlerimin daha da dolduğunu hissettiğim için başımı eğmiş, hızlıca insanlara çarparak -ve ufak özürler mırıldanarak- kafenin ara sokaklarından birine atmıştım kendimi. Köşeyi dönüp boş bulduğum ilk aralığa girmiş ve daha fazla kendimi tutamadan ağlamaya başlamıştım. Arka arkaya çıkan hıçkırıklarımı ağzımı kapatarak dindirmeye çalışsam da başarılı olamıyor, içimdeki ses "yolun sonunda" olduğumu söylüyordu.

Dünyadaki son günüm bu günmüş gibi, en berbat halimle kendimi tutamayarak uzun süre ağlamıştım. Başım o kadar ağrıyordu ki, son iç çekişlerimde sanki göğsüme hava değil de minik bıçaklar gidiyor gibiydi. Boğazımı temizleyip gözlerimi silerken karnıma çektiğim bacaklarımdan kaldırdığım başımla beraber tam yanımda bana uzatılmış bir el görmüştüm. Ani şeylerden hep çok korkardım. Yine irkilerek kafamı kaldırdığımda mavi saçları gözlerini kapatan, bol kolej ceketli çocuk bana gülümsemişti. O anda havanın karardığı bir saatte bile olsak, bir ışığın tüm sokağı kapladığını hissettim. Kalbim tüm ağrılarını bir kenara bırakmış, bu güzel çocuğun elini tutmak için büyük bir savaş veriyordu. Onunkinden büyük elimi uzatıp gerçekliğinden emin olmak için parmaklarına dokunmuştum ilk. Avuçlarımızı birleştirip baş parmağını benimkine sardığı sırada elinin sıcaklığı ile vücudumdaki tüm korku yok olmuştu. Beni kendi hizasına çekmek için kaldırmış, sonrasında ise diğer elini omzuma sarıp "Dostum.." demişti. "Neredeyse beş dakikadır ağlıyorsun. İyi misin?"

Yakından baktığımda gözleri biraz daha seçilmeye başlamış, elimi yavaşça çektiğimde özür dileyerek hemen elimi bırakmıştı. Hafifçe geri çekilip ensesini kaşırken boğazını temizlemiş ve devam etmişti. "Bir problem yok, değil mi?" dediğinde kafa sallayıp panikleyerek okul üniformama silmiştim terli avuçlarımı. Bu ellerle mi tutmuştum çocuğun elini cidden? İğrenç olduğumu düşünse yeridir...

Daha fazla merakta kalmaması için "Evet, iyiyim. Kötü bir gündü." demiştim mırıldanarak. Bana tekrardan kocaman gülümseyip kafa sallamış ve ellerini pantolonunun ceplerine sokup "Anladım. Yanlış anlama ama gerçekten bok gibi görünüyordun, o yüzden geldim." dedi. İlk başta kaşlarım çatıldı ve paniklemesini izledim. Bu hali beni gülümsetmişti. "Yani bok gibi mi görünüyorum?" dediğimde yüzünde oluşan ifadeyi görmeliydiniz.

"YOK! Yok yani, yakışıklı çocuksun. Boyun posun yerinde. Öyle değil, ruh hali olarak şey etmiştim ben." dedi ve kahkahayı bastım. Beklemediğim için değil, bu kadar şapşal oluşuna patlamıştım. Hafifçe eğilip özür dilediğinde ise kendimi daha fazla tutamadım ve kafamı olumsuz anlamda sallayarak kolunu tuttum. "Yok anladım, teşekkür ederim. Ayrıca yaşlarımız yakın duruyor, böyle yapma lütfen."

Kafa sallayıp gözlerini kapatan mavi tutamları geriye taradı ve tüm o güzel yüzünü gördüğümde gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bu çocuk, Beomgyu'nun baktığı ve "gay" dediği çocuklardan biriydi. Tekrar kanım çekildi ve bir adım uzaklaştım. Çocuk, kafasını hafifçe eğip "Bir problem mi var?" diye sorduğunda kafamı olumsuz anlamda sallamış, tek koluma taktığım çantanın askısını daha sıkı kavramıştım. Öyle olsaydı, hissedebilir miydim? Gaydar denen şey bende de işe yarıyor muydu ki? İç sesimle tartışarak izlediğim çocuk tekrar boğazını temizledi ve beni tüm düşüncelerimden uzaklaştırdı. "Aslında kötü hissettiğin zamanlar dondurma yemen gerekir. Ben çocukken ne zaman ailemi özlesem dondurma yerdim." demişti gülümseyerek. Kafa sallayarak bu karanlık duran, bilmediğim hikaye ve peşinden gelen öneriyi onayladım. Bir hikaye yattığı kesindi ve benimle bunu bile paylaşması garip gelmişti. Kafasıyla ana yolu gösterip "Güzel bir yer biliyorum," dediğinde onunla beraber ana yola bakmıştım. Kendisi geri geri yürürken "Sana dondurma ısmarlayabilir miyim?" sorusunu sormuş ve beni ilk geldiğinden beri kaçıncı kez afallattığına inanamamıştım.

"Bana mı? Neden?" dediğimde omuz silkip "Şu an dondurma yemem lazım. Ve... Seninle tanışmak istiyorum. Bir hikayen var gibi." demişti.

Kafamı sallarken"Bir hikaye var..." demiştim onu onaylarcasına, mırıldanarak. Yolun çıkışına kadar gittiğini fark ettiğimde hareket etmeden önce az önce aynı şeyi düşündüğümü hatırlamış ve gülümseyerek peşinden gitmiştim.

Evet, hikayelerimiz vardı. Ve bugün, en berbat halimle, dünyadaki son günüm bu günmüş gibi, hayatıma sıcak bir gülümseme ile giren ve adını dahi bilmediğim mavi saçlı çocukla nereye gidiyorsa gitmek istemiştim. Dondurmadan ziyade bana iyi gelecek şey onda gibi gelmişti. Koşar adımlarla yanına gidip yetiştiğimde ise bana bakıp gülümsemesine karşılık, birbirimizin hayatına girdiğimizi anlamış ve güzel bir romantik komedinin ilk bölümündeki repliği gibi hissettiren enerjisiyle, dirseğimle çocuğun kolunu dürtüp konuşmaya başlamıştım.

"Neyli dondurma seviyorsun?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.