Maalesef 5. bölüm biraz gecikmişti. Bu yüzden 6. bölümü hemencecik atayım dedim. İyiki de demişim başıma gelmeyen kalmadı HHBXZHSZHGZSCHBC... Neyse bunu bir özür kabul edin
( Ben nedense kendim çalıp kendim oynuyormuş gibi hissediyorum):
6.BÖLÜM
BİR BAŞLANGICIN İLK MİSAFİRİ
Tıklalan kapının sesiyle yatağımda doğruldum.
“Eleena Hanım Kral Heinrich sizleri arka bahçeye çağırıyor.”
Kapının arkasından gelen bu ince ses muhakka bir hizmetçiye ai. Bir şey dememi beklemeden ayak sesleri başını alıp uzaklaş. Heinrich bize planını anlatacak. Hiç zaman kaybetmeden birazcık kesrdiğim şu yumuşak yatağı terk em. Kapının tokmağını kavradım ve çevirdim. O an aklıma kaçırmış olduğum bir ayrın geldi.
Arka bahçeye nasıl gidecekm?
Saray son zamanlarda fazlasıyla değişmiş görünüyordu. Bu koridorlar öncekilerine göre bana çok yabancıydı. Şuan sarayın ne taranda olduğumu bile bilmiyordum.
“Sanırım biraz rehberliğe ihyacınız var Eleena Hanım!”
Arkamdan gelen kalın sese döndüm. Ne cevap verebileceğimi bilmiyordum. Etramdan bir hizmetçi bulabileceğimi bilsem ona hizmetçilerine sorarak oraya gidebileceğimi söylerdim ama pek bulabileceğimi sanmıyordum. Ki zaten tepki vermemi beklemeden ilerlemeye başladı.
“Size eşlik edeyim.”
Biraz tereddüt ekten sonra arkasından belli bir mesafede gelmeye başladım.
“Görüyorsunuzdur Eleena Hanım,bu saray siz gikten sonra çok değiş.”
Konuşurken elleriyle etranı,tablolarla süslenmiş koridorları işaret ediyordu.
“Savaştan sonra sarayı değişrme ihyacı duydum.”
Beyaz halıların serilmiş olduğu merdivenlerden inerken kalın sesiyle konuşmaya devam ediyordu.
“Birçok çocukluk anımın olduğu bu duvarları,odaları ve koridorları silmek istedim.”
Merdivenlerin biminde çok tanıdık gelen bir köşeye geldik.
“Ama Eleena Hanım burası benim için silinemeyecek kadar değerliydi.”
Adımlarını yavaşla ve uzun,yapılı cüssesini bana çevirdi. Mavi gözleri benim gözlerimi buldu.
“Buranın sizin için de değerli olduğunu biliyorum.”
Kaşlarımı çatarak ona karşılık verdim.
“Geçmişimden pişmanım efendim. Her şeyden...”
Ve üzerine basa basa tekrar em.
“Her şeyden pişmanım.”
Yanından hızla ayrılarak arka bahçenin girişine ilerledim. Dışarı çıkğım an yüzüme vuran serin akşamüstü esinsinde ağaçların kokusunu içime çekm. Az ötemde duran prenses ve Louis’e doğru ilerledim. Louis çevresini inelerken prenses beklemekten bıkmışa benziyordu. Prensesin daha fazla canını sıkmadan ve bu geceyi en kısa şekilde atlatmak için adımlarımı hızlandırdım.
“İyi akşamlar prenses.”
“İyi akşamlar size de savaşçı.”
Arkamdan hızla Heinrich gelmiş.
“Bahçenin içlerine doğru bizim için bir masa hazırlam,oraya geçelim.”
Heinrich önden ilerlerken biz de onu takip ek. Gikçe derinleşen ve koyulaşan bu bahçenin güzelliğinde çimlerin ayakkabılarımız alnda ezilme sesleri kulaklarımızı,geceyi dolduruyordu. Her çeşien bitkinin olduğu bu yeşil geçitlerde gökyüzüyle uyum içerisinde dans ediyordu ağaçların yaprakları. Kimisi sivri uçluydu,kimisi rklı,kimisi ise yuvarlak. Renkleri birbirinden apayrıydı. Ay ışığı alnda parlayan küçük gölcüğün üzerini sarmaşıklar kaplamış. Ancak bir şeyin eksikliği keskin bir şekilde gözüme çarpıyordu. Bu parlak ayın alnda çok daha parlak ve ışıllı dururdu. Çok daha güzel,canlı ve umutlu...Kristallerle bezenmiş yapraklarında su damlaları küçük bir hayat tanesini andırırdı. Sadece sihrin başlangıcı değildi. Benim de büyük ve karşılanamaz bir parçamdı.
“Burası bir bahçe değil de daha çok ormanın bir parçası gibi duruyor.”
Louis bunları söylerken gözlerini parlak gölcükten alamıyordu.
“Burası çok daha ayrıydı. Her şey çok daha canlıydı.”
Louis Heinrich’e dönerken saçları ay ışığının beyazlağıyla uyum içerisinde parladı.
“Ne demek istediniz?”
“Burası sihrin kayboluşundan önce çok daha farklıydı Louis. Sihrin doğduğu göldür bu. Her şeyin başlangıcıydı. Umudun,gücün,hayan sembolü...En önemlisi de burası benim kendimi bulduğum yer. Sihir çoktan yirilmiş olsa da benim için anılarımın kaynağı.”
Louis tekrardan gölcüğe dönerken hayranlıkla konuştu.
“Anıların kaynağı...”
“Sihrin kayboluşunu izlemek çok acıklı olmalıydı.”
Louis bunları söyledikten sonra Heinrich’ten bir cevap beklercesine ona döndü. Karşıma çıkan ağacın dalından eğilerek geçerken Heinrich gözlerine bakm. Bahçeden çok daha uzaklara dalmış. Çok ufuklardan gelen bir sesle konuştu. Hayal dünyasında kendi kendine konuşur gibiydi.
“Sadece sihri değil...”
Herkes bunun ne anlama geldiğini kavrayamasa da kimse üzerinde durmadı,onun yerine karşımıza çıkan masanın sandalyelerine teker teker yerleşk. Masanın üzerindeki meyvelerden birine uzandım ve elime geçen elmayı ağzıma götürdüm. Heinrich göle bakan bir sandalyeye yerleş. Ben de o sırada etramı inceliyordum. Gerçekten de burası sihrin kayboluşundan sonra fazlasıyla değişmiş. Bahçenin canlı çiçeklerini nemli yapraklarını ve parlak gökyüzünü görmeyi bekliyordum. Gözlerim alışık olduğu o manzarayı tekrar tatmak isyordu ancak bahçenin yapraklarında,dallardaki rengarenk çiçeklerde ve sönük gölde bu haya aramak zaman kaybıydı.
“Başlayalım o zaman.”
Herkes Heinrich’e dönüp tüm dükkani ona verdi ancak ben dallardaki kırmızı ve sarı çiçekleri incelemeyi tercih em. Rüzgarda kıvrılışı ve birbiriyle sürtünüşü canımı ona çekiyordu.
“Bu yolculuğun amacı krallığı esareen kurtarmak ama şunu çok iyi bilmenizi isyorum:Bu yolculukta canınızı koruyabileceğime söz veremem. Yolculuk sırasında ne olacağını ben de bilmiyorum. Hiçbirimiz bilmiyoruz. Başımıza çok fazla şey gelebilir. Yaralanabiliriz,ölebiliriz. Amacımıza ulaşamadan hepimiz ölebiliriz.”
Birkaç saniye durakladıktan sonra devam e.
“Bu yolculuğa çıkarsak bunun bir dönüşü olmayacak.”
Louis bunun üzerine ekledi.
“Geri dönüş yok...”
“Kesinlikle.”
Ağacın dalından kopan bir yaprak göle düşerken herkes söylenenlerin gerçekliğine dalmış. Bir krallığı esareen kurtarmak için canımızı riske atmaya değiyor muydu? Bu yolculuğunun sonuna ulaşsak bile esareen kurtulabileceğimizden emin değildik. Üç krallık vardı. Birisi diğer ikisini yöneyordu. Aekasa Krallığı sözde özgür olsa da Zincir onu kolaylıkla alabilirdi ki zaten çoğu kararına onlar müdahale ediyordu. Lotus Krallığı ise çok ağır bir yenilgiye uğramış ki savaşa devam edememesinin temel nedeni savaşacak kimsenin kalmamasıydı. Esaret koca bir tarihin çöküşünü meydana germiş. Sonuç olarak üç krallıktan sadece biri tam anlamıyla özgürdü. Biz ise dört kişilik bir grupla iki krallığın nüfusundan daha çok asker sayısına sahip bir krallığa karşı savaşmaya çalışıyorduk. Vadiden atlamak yerine şerefli bir ölüm yolu seçiyorduk.
“Planımız şu:Aekasa Krallığı’na gideceğiz başta. Onlardan yardım isteyeceğiz.”
Duyduklarımla beraber kafamı Heinrich’e çevirdim.
“Aekasa Krallığı’ndan yardım mı isteyeceksin?!”
“Evet.”
“Onlar bize neden yardım etsin?”
“Neden etmesinler?”
“Neden bir hayal uğruna ordularını feda etsinler?”
“Bu bir hayal değil.”
“Değilse de bir saçmalık!”
Sinirli bir şekilde bağırırken Louis ve Atarah şaşkın bir şekilde bizi izliyorlardı.
“Koca bir krallık gibi görünebilir ama içi çok boş. Zincir insanları durumlarından bıkmış haldeler. Onlardan yardım isteyebiliriz. Bir krallık ordusu ve koca bir halkla krallığı yıkabiliriz.”
“Yıkmak çok büyük bir kelime Heinrich! Merikh halkın isyan etmesine veya krallık ordusunun sınırlarına girmesine izin veremez.”
“İzin istemeyeceğiz!”
“O,bizi varolmadan yok edecek!”
“Hayır Eleena,kimse onu desteklemiyor! Sadece halk değil askerleri bile ona ihanet etmeye başladı. Yaşanılan yemek sıkınlarından ve alınan ağır vergilerden herkes yakınıyor.”
“Halk ona karşı ayaklanmaz Heinrich! Ayaklanamaz! Kaybedeceğini bildiği bir işe kimse girişmez.”
“Kazanma ihmalimiz var!”
“BU SADECE BİR İHTİMAL! Kazansak bile kaç kişinin öleceğini biliyor musun?”
“...”
“Hiç düşündün mü kaç kişinin diri diri yakılacağını?!” “...”
“Merikh ona karşı olan herkese işkence ediyor Heinrich! Kimse ailesinin gözleri önünde asılmasını istemiyor!”
“Ama onun,onları asması için emir verecek bir askeri olmayacak!”
“Olmasa bile Merikh hayaa olduğu sürece kimse karşısına çıkamayacak!”
“...”
“Anlamıyorum gerçekten! Aekasa Krallığı’nın bize yardım etmek için herhangi bir nedeni yok! Onlar yardım etse bile halkın yaşadığı sefalete karşı baş kaldırması imkansız!”
Herkes sessizliğe boğulurken arkama yaslandım ve sinirlerimi yaşrmaya çalışm. Heinrich tekrar konuşmaya başladı.
“Zincir Krallığı’nın en büyük rütbelerine sahip biriyle görüştüm.”
Herkes kafasını ona çevirdi,ben de dahil.
“Kimsenin krallıkta yaşanılanları onaylamadığını söyledi. Onun yöneği birimlerin tamamı ona hizmet edeceğini söylüyor. Bize ordunun yarısını toplayabileceğini söyledi.”
“Krallığına neden ihanet etmeyi seç? Merikh onlara hazinesinin bir payını verirken onu neden arkasından bıçaklama kararı alıyor?”
Tek kaşımı kaldırıp ondan bir açıklama daha beklemeye başladım.
“Merikh krallığındaki birçok önemli yerlere gelmiş askerlerini ve soylularını kendi eğiyor. Ancak aileleri onları almalarını istemediği için Merikh ailelerini asıyor.”
Herkes sessizleş, ben de içimdeki ateşin yavaşça söndüğünü hissem.
“Bunu kimse bilmiyor. Ancak Merikh ne kadar saklamaya çalışsa da gerçekler asla bir sır olarak kalmayacak.”
Söyleyecek söz bulamıyordum. Anlakları kulağa manklı geliyordu ancak içimden hala bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum.
“Bir şeyler kayıp ama ne olduğunu bilmiyorum. Gözümüzden kaçan bir şeyler var ve bunlar sonumuzu gerebilir.”
“Sanırım biraz açıklığa kavuşturabildim.”
Bakışlarımla ona hala memnun olmadığını anlatmak istedim. Bir yanıt vermedim.
“Devam edelim. Aekasa Krallığı’ndan yardım istedikten sonra başkenn kuzeyine doğru ilerleyeceğiz. Aekasa Krallığı’nda birçok önemli yere uğrayacağız. Gerekli tüm bilgileri toplayıp savaş planı yapmalıyız. Zincir’e ulaşana kadar bahseğim adam bizim için her şeyi hazırlamış olacak. Tek yapmamız gereken o anda vazgeçmeden cesurca savaşmak olacak.”
Toplannın başından beri tek kelime bile etmeyen prenses dudaklarını araladı.
“Başlarda şaka yapğını düşünüyordum ama fazlasıyla ciddi duruyorsun.”
Heinrich’in kızını yanıtlamasını beklemeden atladım.
“Çok saçma,delice!”
“Sadece öyle görünüyor. Onlara olan korkumuzu yenebilirsek onları da kolaylıkla yenebiliriz.”
“Ölüme olan korkunu yenebilirsin ama eninde sonunda ölürsün.”
Louis bana dönerek cevap verdi.
“Merikh neredeyse 1700 yıldır yaşıyor.”
Gözlerini benden ayırmadan Heinrich ekledi.
“Brina Ana 1600 yıl yaşadı.”
İkisine bir süre bakktan sonra tekrar arkama yaslandım.
“Kafatasınızın içindeki beyinlerinize ne oldu sizin böyle ya! Bir insanın bu kadar çok ölmeyi isteyebilir mi? Kafayı sıyırmış götler sizi!”
“Sanırım bugünlük bu kadar, yarın yolculuğa çıkacağız güneş doğmadan önce yemek salonunda olalım. Kahvalmızı edip yola çıkalım.”
“Biz hazırız efendim.”
Dün gece bizim için hazırlalan ve ayaklarımın dibinde duran çantaları işaret etmişm. Heinrich gülümseyerek başını salladı.
“Tamamdır o zaman Eleena Hanım. Sanırım ark yolculuğa çıkmak için tam olarak hazırız.”
Bakışlarını Louis’e çevirmiş ona samimiyetle bakıyordu. Daha sonra prensesine döndü ve elini omzuna yerleşrdi. Son olarak da bana dönerek gözlerimin en derinine bak. Hepimizin hazır olduğundan emin olmak isyormuş gibi bir hali vardı. Tamamen emin olduktan sonra iç çek.
“Hadi o zaman,gitme zamanı herkes kendi çantasını taşısın!”
Biz çantalarımızı omuzlarımıza takarken Başmuhaz Zyran sarayın devasa kapısından içeriye girdi.
“Kralım!”
Heinrich’in önünde durarak eğildi ve daha sonra onun gözlerinin içine yaşlı gözleriyle bak.
“Zyran,bu krallık ark senin hükmün alnda.Ben yolculuktan geri döndüğüm zamana kadar bu topraklar senin sorumluluğunda kardeşim.”
Başmuhaz tekrar eğildi ve dudaklarını zorla aralayarak duygusal bir ses tonuyla krala cevap verdi.
“Tabiki efendim,yemin ederimki bu toprakları korumak için canımı bir an bile tereddüt etmeden feda edeceğim.”
İkisi birbirine uzun uzun bakktan sonra başmuhaz kralın üzerindeki sivil kıyafeni fark e.
“Efendim,neden tebdili kıyafet giydiniz?”
Heinrich üstünü dözelterek konuştu.
“Yolculuk boyunca kimsenin benim kral olduğumu anlamamsı gerekiyor.Bu bizim için daha güvenli olur.Hem biri eğer benim kral olduğumu anlarsa bu haber Zincir’e kadar gidecekr ve ben de Merikh’in bundan haberi olmasını istemem.”
Heinrich,ellerine kıyafetleriyle uyumlu olan siyah eldivenlerini geçirirken Başmuhaz kralın söylediklerini anlıyormuş gibi başını hafifçe sallıyordu.Sonunda Heinrich başını kaldırıp bize bak.
“Tamam o zaman Başmuhaz biz ark gidelim.”
Başmuhaz çekilerek bizim geçmemize izin verdi.O bizim arkamızdan bakarken biz sarayın kapısından dışarıya çıkk,böylece ark yolculuğumuza başlamış olduk.
Şehrin kalabalık meydanına gelmişk.Saraydan buraya kadar kimse tek kelime etmemiş.Herkes siyahlar içindeki Heinrich’i takip ediyordu,kimse bizi bekleyen belirsizliği konuşmak istemiyordu.insan kalabalığına girmek üzereyken Heinrich kapişonunun gölgesinde kalan gözleriyle bize dönüp bak.Eliyle onun yakınında
durmamızı ve ayrılmamamızı işaret e.Başımızla teker teker onayladıktan sonra kendimizi meydanın ortasında bulduk.Etramızdaki insanları itekleyerek ilerlemeye çalışıyor,Heinrich’i kaybetmemeye dikkat ediyorduk.
Dükkanlarının önünde duran birkaç esnaf bizleri izliyorlardı.Beni yukarıdan aşağıya doğru süzüyor ve aralarında kıkırdaşıyorlardı.Aralarından sarışın olanı bana muzip bakışlar rla ve bana öpücük gönderdi.İçimde boğazından kılıcımı geçirme isteği doğdu ancak diğerlerinden herhangi bir iz olmadığını fark eğimde olduğum yerde kalmışm.Onları kaybetmenin verdiği şaşkınlıkla etrama bakınırken sarışın adam bana doğru ilerlemeye başladı.Bacağıma,hançerime uzandım ve onu bıçaklayıp kaçmaya hazırlandım.Adam bana yaklaşmaya devam ederken hançerimi daha da güçlü tuum ve tam hançerimi çekecekken önümde bir gölge durdu.Heinrich’in bedeninin arkasından hiçbir şeyi göremiyordum.Siyah parçalarla sarılmış bedeninin arkasındaki gerginliği hissedebiliyordum.Ben hala Heinrich’in aniden ortaya çıkışının verdiği şaşkınlıkla yerimde dikilirken Heinrich hafifçe yan döndü ve bana gölgelerin arasındaki gözleriyle bak.Önüne yönelerek ilerlemeye başladı,ben de onu sessizce takip etmeye koyuldum.Bir süre kalabalığın içinde ilerledik,o sırada Heinrich sürekli arkasını dönüp beni kontrol ediyordu.Bana her dönüşünde çene hanın belirginleşğini ve kollarındaki damarların gerildiğini görebiliyordum.
Meydanın sonuna doğru gelmeye başladık,uzaklardan Louis’in bizi arayan gözlerini görebiliyordum.Gözleri gözlerimi bulunca içi hafiflemiş,göz bebeklerindeki endişe kaybolmuştu.Meydandaki kalabalıktan sıyrılınca buranın aslında şehrin giriş kapısının bulunduğu sokak olduğunu anlamışm.Louis ve Atarah’ya doğru ilerlemeye başladık.Louis bana meraklı gözlerle bakıyordu ancak bana hiçbir soru sormadı sadece gülümsemekle yendi.Prenses ise bakışlarını yere dikmiş,bir şeyleri derince düşünür gibi bir hali vardı.Kimse bir şey söylemedi,Lotus mofli devasa kapıya doğru bir ölüm sesizliğiyle yürüyorduk.Etramdaki yarı tamir edilmiş yarı yıkık ve yanmış evlere bakarken gözüme tekrar Brina Ana’nın evi takıldı.Kalbimde bir ağırlık,bir acı hissem.Ancak yaralarımı deşmek istemiyordum zaten son günlerde yeterince acı çekmişm.Başımı başka yana çevirip kafamı dağıtmak istedim ancak Heinrich’in iç çekmesiyle herkes onu izlemeye başladı.
Heinrich pkı bir çocuğun annesinin mezarına bakarkenki çaresizliği ve acısıyla eve bakıyordu.Gözleri daha da gölgelenmiş.Yüz hatları
keskinleşmiş,kaşları hafifçe çalmış.
“Ne oldu efendim?”
Louis’e bakmadan cevap verdi.
“Bu ev bana çok fazla şeyi harlayor Louis,çok fazla...”
Louis’in hiçbir şey anlamadığı belliydi ancak tekrar soru sormadı,Heinrich ise gözlerini harabe evden ayırarak ilerlemeye devam e.
Kapıya vardığımızda Heinrich bize döndü.
“Bu kapıdan geçğimiz zaman kimse kimseye efendim diye hitap etmeyecek.Hiçkimse bizden şüphelenmemeli.Zincir’in adamları her yerde.Tek bir hata bütün planı bozabilir.Anlaşk mı?”
Cevap vermemizi beklemeden kapıyı kla.Kapı bizim için aralanırken bu kararımı son bir kez daha aklımdan geçirdim ve bu yolculuğa başlamayı seçerek ilk adımımı am.
“Bu ormanı kaç günde aşabiliriz?”
“Karşılaşğımız zorluklara,engellere bağlı biraz Louis.Eğer herhangi bir sorunla karşılaşmazsak oraya yaklaşık on günde varırız.”
Heinrich’in cevabı üzerine Louis önüne dönerek bir şeyleri düşündü ardından tekrar Heinrich’e dönerek meraklı bakışlarla soru sordu.
“Bu sorunlar...Nasıl sorunlar olabilir?”
Heinrich yavaşladı ve sakin,ciddi bir tavırla Louis’e bak.Yüz hatları gevşedi ve suranda sinsi bir gülüş belirdi.
“Yoldayken birileri bize saldırabilir ya da çeşitli bitkilerden alerji olabiliriz.Aramızdan biri düşüp bir yerlerini kırabilir.Bu p durumlarda iyileşmek için bazı yerlerde iki veya üç gün beklememiz gerekebilir.”
Heinrich’in yüzündeki gülüş kayboldu ve önüne döndü.
“Merak etme çocuk,oraya hepimiz sapasağlam varacağız.”
Heinrich’i tekrar hızla takip etmeye başladık.Saatlerdir ara vermeden koca ağaçların alndan geçiyorduk.Heinrich bizim ormandan ilerlersek hem daha hızlı olacağımızı ve daha güvenli bir şekilde ilerleyebileceğimizi söyledi. Ayağımdaki botlar başta rahat hisserse de bacaklarım yürümekten ağrıyorlardı.Midemdeki boşluk ve ağzımdaki sussuzluğun verdiği işkenceyle Heinrich’in arkasından ilerliyordum.Nedense sırmda sebebini kavrayamadığım bir acıyı hissediyordum.Bir şeyler belimi sıkıyor gibiydi.İlkbaharın serinliğine rağmen her yerimden ter akğını hissediyordum.Louis ve Heinrich ise önümüzde hiç yorulmamış gibi ilerliyordu.Yanımda ilerleyen prensese bakğım zaman ise onun da yorulduğunu fark em.Ancak benim kadar yorgun değildi.Siyah leoparım Ysona arkamdan geliyordu,kolumun alna girmeye çalışıyor,kendisini sevdirmeye çalışıyordu ancak onu yapamayacak kadar yorgundum.O sırada Heinrich aniden durdu ve bize döndü.Atarah ile beni gözleriyle süzdükten sonra Bir ağacın alna doğru ilerledi.
“Biraz ara verme vak geldi.Biraz fazla yürüdük,azıcık dinlenmenin bir zararı olmaz.”
Duyduklarımla beraber tekrar nefes almaya başladım.Neredeyse koşarak ağacın alna oturdum.Bacaklarımın rahatladığını,sırmdaki ağrının yavaşça geçğini hissem.Ysona Heinrich’in yanına gi ve kolunun alna uzanarak ya,Heinrich de onun sırnı okşamaya başladı.Önüme bir börekle suyun konduğunu çok geç fark em.Hayam boyunca bu kadar aç kaldığımı hiç hissetmemişm.Vahşice önümdekilere alırken yanımda birilerinin olduğu aklıma geldi.Etrama bakınınca kimsenin benimle ilgilenmediğini gördüm.Böreği hızlıca yedim ve üzerine suyu içkten sonra kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyordum.Ancak bu rahatlama uzun sürmedi.Arkamdan gelen bir ses duymuştum.Bir şey çimenlerin arasında hareket ediyor gibiydi.Kulak kabarğım zaman bir daha ses gelmedi.Bunun bir tavşan ya da başka bir hayvan olabileceğini düşündüm ancak bu sesi tekrar duymamla beraber bu düşünceden vazgeçm.Bu bir hayvanın çimenlerin arasından geçerken çıkaracağı bir sese benzemiyordu.Bu ses daha büyük bir şeye ai ve giderek yaklaşıyordu.Bu sesin neye ya da kime ait olduğunu bilmiyordum ama hızlı davranmam gerekiyordu çünkü hızlıca bana doğru geliyordu.Belimde,kınında duran kılıcımın sapını tuum.Bir an bana yaklaşan varlık yavaşlamaya başladı sonra da durdu.Kısa süren sessizliğin ardından neredeyse dibimdeki birinin nefes alışverişlerini duydum.Anında yerimden rladığımda arkamda duran uzun,dalgalı,kahverengi saçlı adamın boğazına kılıcımı tutmuştum.Adamın şaşkın gözleri bana bakarken beklemediğim bir şekilde adam acıyla bağırmaya başladı.Arkasında duran Heinrich onun dizine güçlüce vurmuş ve ellerini bağlayarak onu dizlerinin üzerine çöktürmüştü.Heinrich elindeki iple ayaklarını bağlarken yerdeki adam bağrışlarını kesmiş,Heinrich’in yapklarına karşı direnmiyordu.Arkamda duran Atarh ile Louis ise şaşkınca olanları izliyorlardı.Heinrich adamın her yerini bağladıktan sonra onu ağacın gövdesine dayadı ve bir dizinin üzerine çökerek onu sorgulamaya başladı.
“Sen kimsin?”
Adam gözlerini Heinrich’in gözlerine kilitlemiş.Hiçbir kin,nefret ya da öe görmüyordum.Adamın yüzünde gördüklerine inanamadığını söyleyen ifadeler vardı.Heinrich’e öylece bakıyor,sanki haya boyunca o anı bekler gibi şaşkınlıkla karşısında birazdan öeden delirecek olan Heinrich’i izliyordu.Heinrich dayanamayarak kelimelerin üzerine basa basa tekrar sordu.
“Sen kimsin?”
Adam sonunda bunun bir rüya olmadığını anlayınca yüzünde bir gülümsemeyle Heinrich’e cevap verdi. “Maurin.Benim adım Maurin kralım.”
Heinrich neredeyse kafayı yiyecek,Maurin denen bu adamın yüzünü sıkarak tuu ve delice sordu.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Sizi tanıyorum efendim.”
“Beni nereden tanıyorsun?Ben seni sarayda görmedim.Ne sarayda ne de hayamda seni daha önceden görmedim.Sana bir soru sordum Maurin!Bana düzgünce cevap versen iyi olacak!O kadar da sabrım olduğu söylenemez.”
“Size söylediğim gibi efendim,ben sizi tanıyorum.”
“Nereden tanıyorsun dedim sana!”
“Babamın şehirden gerdiği bir resimden.Krallık ailesinin resmiydi.Ben sizi oradan tanıyorum efendim.”
Heinrich ikna olmamış ama elini yüzünden çek ve ayağa kalk.Arkasını döndü,etranda döndü,bir şeyi düşünüyordu.Gözleri beni buldu.Bir süreliğine bana bakktan sonra Maurin’e döndü ve adamın gülümseyen yüzüne sertçe bir tokat indirdi.
“Ben sana güvenmiyorum Maurin.Seni esir tutacağım.Ağzını şimdiden kapalı tutman konusunda uyaracağım.Eğer birine bir şey söyleyecek olursan kellen uçar.Anladın mı?”
Maurin gülümsemeye devam ederken Heinrich bize doğru döndü. “Yolumuza devam edelim.Yeterince zaman kaybek.”
Heinrich Maurin’in ayak bağlarını çözüp onu kaldırırken çantamı omzuma takıp Ysona’ya kalkmasını işaret em.Maurin ve Heinrich önde,arkasında Louis ve Atarah,sonda da ben ve Ysona olarak yolumuza devam ek.
Canım okuyucu acaba bu Çizgi Studio'nun ''t'' harfleriyle husumeti mi var? Hadi t'leri yazmamakta inat ediyorsun t'den sonra gelen harfe ne garezin var???
Peki Eleena'nın mükemmel tepkileri.... Bu kadının üstünde var öyle bir garip sinir. İlerleyen bölümlerde de öyle. Ama alışırsınız, seversiniz fazla şey etmeyin yani...
Bu arada dilenci değilim ama nolur, Allah rızası için bi beğenip yorum yapsanız. Bak görüyorum okuduğunuzu! Beğenmiyorsanız da beğenmedik yazın, dövecek halimiz yok ya...
Bir de kitapla aynı isimde bir YouTube kanalı var. Hem okuduğunuz hem de gelecek bölümlerden alıntılar, editler falan var. Adminini tanımam etmem, reklam falan deği yani(!) Alıntıları da okuyucuların sevdiği yerlerden yazıyormuş. Öyle beğendiğiniz yerleri yorumlara yazın, belki edit neyin yapılır...