İçeriğe geç

Lotus Krallığı

Bölüm 6 · 17 dk okuma

Lotus Krallığı

Bölüm 6

LOTUS

Öncelikle bazı teknik aksaklıklardan dolayı bölüm geç kaldığı için özür dilerim...

Artık yavaş yavaş olaylar başlıyor. Buraya kadar sabredip okuduğunuz için hepinize çooook teşekkür ederim. Olası yazım veya sayfa düzeni hataları için kusura bakmayın

4.BÖLÜM

LOTUS

“Louis!”

Karşımda oğlumu görmemle içimde yer edinen o korku ve endişenin neden olduğu bulantı anında geçmişti. Akciğerlerimdeki fırtınanın yavaşça dindiğini ve yerini burnumun deliklerinden giren temiz havanın aldığını hissediyordum. Ona koşarak ilerledim,o ise karşımda öylece dikilmiş beni şaşkınca izliyordu. Kollarımı bedenine

sardığımda birkaç saniyeliğine hiçbir tepki vermedi. Tekrardan beynimi işgal eden düşünceler uğuldadı.

“Yoksa beni yanında istemiyor muydu?”

Louis hala onu kuşatmış olan kollarıma ve onun bana geri tepki vermesini isteyen kalbime cevap vermiyordu.

“Ama neden?Yanlış bir şey mi yapmıştım?Beni artık yanında istemiyor muydu?Beni terk mi etmeyi düşünüyordu?”

Yüreğimin sızladığını,duyulmayan çığlıklarımın titrediğini duydum. Beni terk etmesini istemiyordum. Hayatımda

bir defa tattığım o acı tadı tekrar almak istemiyordum.

“Lütfen Louis,lütfen...Yapma.”

Yalvarmak içimdeki çaresizliği daha da yaşatırken kollarımla onu daha da çektim kendime. Eğer beni terk edecekse en azından onu son defa kucaklayışımı hatırlamalıydı. Sıcak ve sıkı kucağımı...Aniden sırtıma değen renkli tenle beraber camdan kalbimin kırıkları sarılmıştı. Beyaz kolları diri diri içinde yandığım cehennemi söndürürken ister istemez gözlerimden mutluluğun gözyaşları aktı. Kafamdaki o karanlık

sese seslendim.

“Beni terk etmeyecek. Beni yanında istiyor.”

Yanaklarımdan süzülen damlalar Louis’in soğuk kıyafetlerinde yok edilirken yavaşça sıyrıldım bedeninden. Beyaz saç tutamlarının arasından soğuktan kızarmış burnunu ve bana parıldayan yeşil gözlerini gördüm. Yanaklarımda

hala bir ıslaklık dururken dudaklarım iki yana kıvrıldı. O da bana bir tebessümü bahşederken sanki buraya gelmeme sevinmiş gibi bir hali vardı. Koca cüssesine bir çocuk neşesi hakimdi adeta.Gözleri gözlerime sabitlenmişken beni ani bir hareketle kollarının arasına aldı ve iyice sıktı. Beni tekrar o güvenli kollarına sokarken kalbimde çiçeklerin yeşerdiğini gördüm.

“Beni yalnızlığıma atmayacaktı. Benim yanımdaydı.”

Ne kadar zaman boyunca bu halde durduğumuzu bilmiyordum ancak içimden onun kollarını terk etmek gelmiyordu. Onu sarmış,kokusunu doya doya içime çekmiştim. Cehennem yerini cennete, yeşeren çiçeklere bırakmıştı.

Onu bulduğum geceden sonra onunla hiçbir zaman bu kadar çok süreliğine ayrı kalmamıştık. Ona bağlanmış, oğlum gibi sevmiştim. Geçmişte yaşadıklarımızı beraber atlatmış,birbirimizin yaralarını ellerimizle dikmiştik. Ona kendimden, yeteneklerimden parçalar ayırarak vermiş ve ona bildiklerimi en iyi şekilde anlatmaya çalışmıştım. Louis’i korumak için elimden geleni yapmıştım. Onu ruhumdan bir parça,kalbimden bir damar gibi

hissediyordum. Ona verdiğim şefkat, sevgi ve gücü önüme umutla ve sihirle süsleyerek, onları bana altın bir tepside sunmuştu. Tüm bunları düşünürken gözlerimden ıslak yanaklarıma bir yaş süzülmüştü. Sıcacıktı, ıslaktı ve özlem ile sevgiyle doluydu.

Sonunda yavaşça onun kollarından ayrıldım ancak hala ona karşı hasretimi giderebilmiş değildim. Gözlerimde

şefkatle ve yüzümde hafif bir gülümseme ile ona baktım. Yaramazlık yapmış bir çocuk edasıyla yanakları hafif bir pembelikle süslendi.

“Anne be-“

“Hayır Louis. Özür dilemeni istemiyorum oğlum. Senin hiçbir hatan ya da bir kusurun yok. Bir insan olarak hayallerini takip etmene hakkın var. Bunun için asla mahcup olma, asıl özür dilemesi gereken benim çünkü seni hayallerinden, isteklerinden ve yaşamaya hakkın olduğun hayattan seni kaybetme korkusuyla alıkoydum.”

Cümlelerimi tamamlar tamamlamaz anında beni alnımdan öptü. Gözlerinin yaşlandığını ve onu anladığım için ortaya çıkan neşesini fark edebiliyordum. Minnettar gözlerini gözlerime kenetlemişken fısıldayarak şunları söyledi:

“Beni anladığın için teşekkür ederim anne.”

Uzaklaştıktan sonra bizim birazcık ötemizde duran siyahlar içinde olan bir genç kızı fark ettim. Bizi dikkatlice izliyor gibiydi, onu birazcık daha dikkatli bir şekilde süzdüğümde gözlerinin maviliğini tanır gibi oldum. Kapişonunu yavaşça çıkardı ve gecenin yıldızlarının ışıkları altında beliren yüzünü hemen tanıdım. Bu Heinrich’in kızı Atarah’ydı, prenses benim tam karşımda belirince aklımın en karanlık köşesinde unutmuş olduğumu sandığım

ya da unutmuş gibi davrandığım o gecenin anları gözlerimin önünden teker teker geçti.Onu anımsamamla beraber uzun zaman sonra tekrar tatmıştım korkuyu, öfkeyi ve o gecenin soğukluğunu. İçimdeki boşluğu belirsiz

bir gülge kapladı. Bir gölün yanına kanlar içinde duran bendim. O gece ayın parlaklığı altında göğsümde beliren kıskançlığı ve karşı koyulamaz bir acımasızlığı tekrar hissetmiş, o duygular kemiklerime kadar tekrar ve tekrar işlenmişti. Bedenimin hafifçe titremeye başladığını hissettim. Birkaç adım arkaya doğru sendelerken prenses

bana doğru adımlarını attı.

“Anneciğim, bu kız Lotus’un prensesi.”

Louisin yanımda bitmesiyle irkilmiş ve soğuk anılardan kopmuştum. Şaşkınca ona dönüp baktığımda gözleriyle prensesin olduğu tarafı işaret etti. Prensese tekrar döndüğümde karşımda duran genç kız soğuk ve sert bakışlarla beni süzerken dudaklarını araladı.

“Sen,” dedi sıktığı dişlerinin arasından. Bense öylece duruyor yaydığı soğuk ve negatif enerjiyi

izliyordum, sözlerinin geri kalanını duymak istiyordum.

“Acaba o gece olanları ona anlatmışlar mıydı?Acaba benim kim olduğumu biliyor muydu?Beni herkesin gördüğü gibi değil de vahşiliğimi gözlerinin önüne serebiliyor muydu?Gerçek ruhumu tüm çıplaklığıyla görebiliyor

muydu?”

“Sen Savaşçı Kartal’ın kızı Eleenasın, ta kendisisin!”

Kulaklarım duyduklarıma inanamıyordu. Duyduklarım, hissetiklerim; her şey karışık ve gizemli gibiydi. Annemin lakabını uzun zaman sonra duymak beni hem heyecanlandırıyor hem de hüzünlenmeme neden oluyordu. Sert ve keskin bakışları soğuk tenimi terk ederken içimde yükselen mide bulantısı biraz daha arkaya sendelememe sebep oldu.Louis soru soran gözlerle bana bakarken kendime hakim olmak için direniyordum ancak o gecenin yarattığı boşluklar beni ele geçirmişti. Prensese tekrar baktığımda o bakışlar çoktan yerini neşeli bir genç kızın sevimli

bakışlarına bırakmıştı. Ancak anlamayamadığım, kavrayamadIğım bir şeyler vardı.

“Atarah beni vahşi kimliğimle görmüyorsa bu soğuk ve sert bakışların sebebini ne oluşturuyordu?”

Kafamdaki belirsizlikler ve yanıtsız sorular beni kemirirken sağımdan gelen kalın ama kulaklarımın aşina olduğu bir ses duydum daha doğrusu bir sesleniş.

“Atarah!”

Yavaşça kafamı sesin geldiği yere çevirdiğimde işte o sesin sahibi yolun sonunda duruyordu.Yediğim anlık darbede yere yığılacak kadar düşmüştüm arkaya. Heinrich büsbütün bana bakarken kalbimin ritmini kulaklarımda duyuyordum. Beynimde susmayan çığlıklar bulunduğum durumu daha da tetikliyordu. On beş yıldır karşılaşmadığım bu adam bana geçmişin anılarından fırlamış gibi hissediyordum. Hiçbir şey ben de bir gerçeklik algısı yaratmıyordu. Her şeyi hissediyordum. Hüzün,acı ve terk edilmişlik hissiyle dolu bir okyanusta yüzüyordum.

Yanımıza ilerlemeye ve bir bana bir kızına bakmaya başlamıştı.

“Senin muhafızlarınla beraber olman gerekiyordu Atarah. Tek başına gezmeni yasakladığımı biliyorsun.”

Koyu mavi renkteki gözleri kızına odaklanmışken bir anda bakışları üzerimize çevrildi.

“Sizi burada görmek ne güzel Eleena.”

Heinrich’in bana yaklaştığı her adımda geriye iki adım atıyordum. Sonunda Louis’in kalın cüssesine çarptığım zaman Louis şaşkınca bana bakarken gözlerimi kralımızın gözlerinde gezdirdim. Hala bir yanıt bekleyen bakışları beni daha da ürkütürken ona düz bir sesle cevap verdim.

“Asıl sizi görmek çok hoştur efendim.”

Gözlerini benden ayırmıyordu. Kalbimi atışları beni geriyordu.

“Kaçamazsın...”

Az önce yendiğimi sandığım ses tekrar fısıldamıştı kulağıma. Yüreğimin giderek küçüldüğünü ve başımın zonkladığını duyuyordum. Etrafımdaki kayalar ve en önemlisi dibimde duran Louis ve karşımdaki kral bulanıklaşmıştı. Buradan bir kaçış yolu bulmaya çalışan beynimde çığlıklar konuşuyordu. Tek isteğim burayı terk edip geceyi atlatmaktı. Titreyen soğuk ellerimle Louis’i kolundan çektim ve ona dönerek konuştum.

“Haydi Louis,bizim gitmemiz gerek.”

“Neden acele ediyorsunuz Eleena, oğlunla beraber saraya geliniz, size güzel bir sofra kurar yemekleri beraber yeriz.”

Louis karşımda dimdik duruşuyla dikilirken gözlerindeki şüphe beni yiyordu. Arkamdan gelen bu ziyafet teklifi bulunduğum durumu daha da acınası kılıyordu, tek dileğim her şeyin sona ermesiydi. Tam arkama dönüp kralın

teklifini reddedecekken Louis benden önce davrandı.

“Tabi ki efendim bu bizim için bir şereftir!”

Tekrar bir darbe sırtıma inerken oğluma döndüm. Louis kraldan ayırdığı gözlerini bana çevirdi ama uzun sürmeyen bir temastan sonra tekrar krala döndü. Yutkunduğunu görmemle beraber sinirlerim tavana çakmıştı.Bunu istemediğimi bile bile yapmıştı.

“Neden bunu yaptın Louis?Saçmalama oğlum.Neden?!”

Her şey yeterince berbat bir haldeyken yetmezmiş gibi prenses de söze atladı.

“Tabi!Hem Louis ve Eleena ile şahsen tanışmanın ve sohbet etmenin çok hoş olacağını düşünüyorum.”

Herkes son olarak bana bakıp onaylamamı beklerken Louis’in umut dolu gözleri bu şansı değerlendirmek istediğini belirtiyordu.

“Cidden mi?”

Louis’in gözlerindeki ışığı yok etmek, onu silmek çok acımasızca olurdu.Bu ziyafet teklifini kabul edersem başıma gelecekleri tahmin etmek bile istemiyordum ancak Louis’in kalbini kırmak, ruhunu bir kelimeyle zedelemek o tekliften daha korkunçtu. Az önce beni fazlasıyla kırmasına rağmen... Önümde bu teklifi kabul etmekten başka bir

seçenek yok gibi duruyordu. Geçirdiğim bütün sinir krizlerinin ardından beynim çalışamayacak durumdaydı. Durumu kabullenmeyi seçip derin bir nefes alarak kralın olduğu tarafa kafamı çevirdim ve dudaklarımı araladım.

“Sizin teklifinizi reddedecek değiliz efendim.”

Ysona’nın üzerinde saraya doğru ilerlerken önümüzde kalan Louis ve Heinrich’in konuşmaları duyuluyordu ancak benim kafamda sadece tek bir soru vardı:Yola çıktıktan itibaren Atarah bir harf bile konuşmamıştı. Kömür kadar simsiyah saçlı prenses siyah atının üzerinde önüne bakarak ilerliyordu. Sırtını dikleştirmiş,saçlarını toplamadan

beline kadar inmesine izin vermişti. Bu duruşuyla diyardaki en asil insan gbiydi. Bakışlarım saçlarında gezinirken yüzünün hatlarının tıpkı babasınınkiler gibi keskin ve sert olduğunu fark ettim. Burnu düz ve küçüktü, dudakları büyük ve dolgundu ancak en çok dikkat çeken özelliği gözlerinin güzelliğiydi. Çekik ve büyüktü, masmaviydi adeta bir elmas gibi parlıyordu. Tüm bu düşüncelerimin arasından prenses kafasını çevirip bana baktığında şaşıp kalmıştım. Ne diyeceğimi bilemiyordum,onu incelediğimi fark etmiş olmalıydı ancak yüzünde bundan rahatsız

olduğunu ifade eden hiçbir ifadeye rastlayamıyordum. O duygulardan yoksun yüzünde küçük bir gülümseme belirdi, ne kadar çok yüzünün sertliği hafiflemiş olsa da bunun içten bir gülümseme olmadığına emindim. Bunlarıkafamdan uzaklaştırıp prensesin gülümsemesine karşılık verdim. Biz prensesle bakışırken önden gelen

Heinrich’in sesi bunu böldü.

“İşte burası,geldik!”

Önüme döndüğümde devasa bir yapıtla karşılaştım ancak bu benim için pek de yeni sayılmazdı çünkü sarayda herhangi bir farklılık yoktu,bıraktığım gibi duruyordu sadece savaş sırasında aldığı hasarlar tamir edilmiş ve camları daha temiz görünüyordu. Kocaman bir Lotus çiçeğine benzeyen bu sarayın kapısı ardına kadar bize açılınca içeri girdik. Sarayın içindeki kolonlar gökyüzüne kadar uzanıyordu adeta. Camdan yapılmış sarayın tavanı

beyaz boncuklarla süslenmiş bir siyah örtüyü andırıyordu. İki tarafımızda duran meşalelerden daha çok ışık saçıyordu yıldızlar. Gözlerimi gökyüzünden ayırıp sarayın içindeki iki yana uzanan merdivenlere baktım. Onlarda aynı şekilde camdan yapılmıştı ancak korkulukları beyaz kristalden yapılıydı ve tabi ki de merdivenler gökyüzünü yansıtıyordu. Birazcık uzağımızda duran ve oldukça büyük olan bir masaya siyah kristallerden yapıldığı belli olan şamdanlarda mumlar konmuş ve yemeklerle donatılmıştı. Başında ve sonunda birer sandalye vardı, yanlarında ise onlarcası duruyordu. Heinrich masanın sonuna doğru ilerlemeye başladı ve masanın sonunda duran tek koltuğa

oturdu. Louis Heinrich’in solundaki sandalyeye ben de yanına oturdum, Atarah ise karşımıza oturmuştu.

Önümüzde duran yüzlerce çeşitte yemeklerin nefis kokusu midemi bulandırıyordu, ortamın ağır havası altında ezildiğimi hissediyordum. Bakışlarımı karşımdaki devasa duvarlara odaklamışken Louis’in sıcacık dokunuşu içimin azıcık da olsa rahatlamasını sağlamıştı.Dönüp ona baktığım zaman huzursuzluğum yavaş yavaş daha da

sakin bir hal aldı. Louis’in bakışlarında hala şüpheyi koklar gibi olsam da artık göğüs kafesimdeki kavurucu endişe oğlumun varlığıyla sönüp kaybolmuştu ancak Heinrich’in gür sesiyle içim tekrar sarsıldı.

“Söylesenize Eleena,neredeydiniz bunca zamandır?”

Onun karanlık bakışları altında boğazımın yanmaya başladığını hissediyordum. Her şeyin altında kaldığımı, yıldızlarla süslü tavanın üzerime çöktüğünü hissediyordum. Yutkunmam bile bana bir kılıcın açabileceği yaradan daha fazla acı veriyordu. Heinrich’in gözbebeklerime odaklanan bakışları ise ilkbahar gecelerinden daha soğuk, kapkara bir ormanın bilinmez derinliklerindeki varlıklardan daha korkunç ,üzerime çöken gökten daha ağırdı...

“Annemle beraber ormanda bize yetecek büyüklükteki bir kulübede geçirdik bunca yılımızı efendim.”

Louis’in kurduğu cümle benim için bir kaçış alanı yaratmıştı, Heinrich sonunda gözlerini benden ayırıp Louis’e bakınca sertliğiyle tanınan yüzünde bir gülümseme oluştu.

“Demek 15 yıl boyunca orada yaşadınız.”

Bir an yüzündeki gülümseme kayboldu ve Heinrich derin bir iç çekti.

“Annenizden size kalan tek şey olan kırık dökük bir kulübede mı yaşıyordunuz Eleena?”

Söyledikleri boğazıma bir yumru gibi oturmuştu. Gözlerim şaşkın halde onun gözlerine kenetlenmişken yüreğimin burkulduğunu fark ettim. Dudaklarından dökülen bu sözcükler sanki kalbimi bulan bir hançerdi. Bakışları beni ele geçirmişken ağzımı açarsam sanki o hançer daha da derine isabet edecekmiş gibiydi.

“Gördün mü sayın savaşçı. Bir orduyu alt edebilirsin. Hiç yara almadan oradan ayrılabilirsin. Ama bir bakışı senin tüm duvarlarını yıkıp seni öldürebiliyor. O sana hep zarar verecek. Senin zayıflığın artık onun eğlencesi haline

gelmiş durumda.”

Louis’in endişeli yüzü bana odaklanmışken herkesin benden bir cevap beklediğini biliyordum. Ancak beynimde verecek bir yanıt arıyor, bulamıyordum. O an Heinrich’in gözleri karardı, ne yaptığının farkına varıyor gibiydi. En büyük yaramı deşmişti. Beni en acı yerimden vurmuştu:Annemden...Gözlerini benimle artık gözgöze gelmekten utanır gibi önündeki tabağına odakladı ve başını eğdi.

“Eleena’cığım, sizin eski bir anınızı...”

Kelimeler onu acıtıyor gibi görünüyordu ancak yüreğim buna zerre kadar inanmıyordu, beni en çok tanıyan kişinin basmaması gereken şeyleri biliyor olmalıydı, kesinlikle de biliyordu. Bana acı vermek ve daha sonra yanlışlıkla yaptığına inandırmak için masum rollere girmek...Benim için pek de yabancı sayılmazdı. Ondan en büyük darbeleri almıştım, beni tekrar sırtımdan vurmasına izin veremezdim. Onun tanıdığı o eski zavallı ve zayıf Eleena değildim artık. Geçmişin izlerinden,küllerinden yeniden yazılan ve kendi elleriyle oluşmasına yardım eden bambaşka bir

Eleena’nın durduğundan haberi yoktu. Tüm bunlara rağmen o hala masum rolu takınmakta devam ediyordu.

“Ama sana ağır bir darbe indirdi bunu kabul et. Onun karşısında hala zayıfsın.”

Bana eşlik eden bu rahatsız edici sesi uzaklaştırdım. Çaprazımdaki sinsi yılanı alt etmeye odaklandım. Söyleyeceğim her kelime,takınacağım her duruş intikamımın anahtarıydı.

“Lütfen beni affeder misiniz?”

Başı önüne eğikken,içimdeki kavurucu yangın daha da alevleniyordu. Sırtımı dikleştirdim ve ona asla zayıf olamayacağımı, bana bilerek savurduğu bıçakların hiçbirinin canımı bir zerrecik bile acıtmadığını-ki fazlasıyla beni öldürmeye yetiyordu-göstererek ona sert bakışlarımı yönlendirdim.

“Sorun yok efendim,yaralar zamanla iyileşir ve kabuk tutar.”

Ve üstüne basa basa devam ettirdim.

“Onlardan geriye sadece izler ve büyük dersler kalır.”

Louis’in kaşları çatıldı ve düşünceli bir şekilde tabağa döndü. Karşımızda oturan Atarah geldiğimizden beri ilk defa konuştu.

“İsterseniz sizleri bu gecelik ağırlayalım. Çok yorgun görünüyorsunuz, gecenin bu vakti bu kadar yorgun bir halde ormana geri dönebileceğinizi düşünmüyorum. Ayrıca kahvaltıda sizinle daha fazla sohbet eder daha çok tanışırız.”

Prensesin yüzünde ortamın soğuk havasını fark etmiş gibi bir ifade vardı. Gerçi fark edilmemesi imkansızdı. Tüm bunların arasında Heinrich hala başı eğik bir şekilde yemeğine devam ediyordu. O sırada lokmanın boğazında kalıp onu nefessiz bırakmasını diledim. Bize bakan daha doğrusu bana bakan prensesin teklifine cevap vermeyi

unutmuştum.

“Bu ailenin ziyafet aşkı nedir?”

Bu gecenin soğuğunda ormana dönemeyecek kadar yorgun olsam da reddetmeye hazırlandım.

“Eleena sizinle önemli bir konuyu konuşmak istiyorum, krallık ile ilgili ancak gecenin bu vakti bunu konuşacak kapasitede olduğumuzu düşünmüyorum. Ne ben ne siz. Bu yüzden sabaha kadar burada kalmanızın daha uygun olacağını düşünüyorum.”

Heinrich’in sesiyle beraber kusmaya yeltenen ağzımı kapadım. Yükselen öfke dalgasıyla beraber nedense söyledikleri aşırı komik gelmişti. Gerçekten yıllardır bu krallığa uğramamış bir kadından krallık ile ilgili bir konuyu mu tartışmak istiyordu. Diplomatik ilişkilerden, krallıkların arasındaki anlaşmalardan anlayan bir halim var mıydı?

“Krallık ile ilgili.”

Bunu fazlasıyla alaycı ve küçümseyici bir tonla söylediğimi biliyordum ancak kendime hakim olamıyordum. Çünkü bunca delici bakışlardan ve keskin sözcüklerden sonra hala kalmamızı teklif etmesi sinirime gidiyordu. Ancak ben daha teklifi reddedemeden ve bu salonu terk etmek için ayağa kalkamadan Heinrich tekrar konuştu.

“Evet krallıkla ilgili. Krallık bunca yıldır esir tutuluyor,halk artık buna dayanamıyor çoğu defa savaşmayı önerdim ancak kimse kendisinin ya da evlatlarından birinin kanının dökülmesini istemiyor bu yüzden ben de sizin yardımınızla ve Aekasa Krallığı’ndan yardım isteyerek diyarı Zincir’in şerrinden kurtarmak istiyorum.”

Bu söyledikleri masum insanları çok derinden etkileyebilirdi ancak beni kandıramazdı. Bu kadar üzgün görünmesi hele ki onun gibi korkak birinin krallığını kurtarmak amacıyla sonu ölümden farklı olmayan bir savaşı başlatmak istemesi inandırıcı gelmiyordu ama tabiki de sadece ben bu durumun gerçek yüzünü görebiliyordum. Ben Heinrich’e kin dolu bakışlarımı yönlendirirken Louis heyecanlı bir şekilde konuştu.

“Tabi ki efendim her zaman krallığımı esaretten kurtarmak istemişimdir. İçimde küçüklüğümden beri yatan bir savaşçı ruhu var. Fırsatı bulmuşken ben bu ruhu özgür bırakmak istiyorum.”

Louis o kadar mutlu ve neşeliydi ki eğer bu savaşa dahil olursa başına gelebilecekleri kavrayabilecek gibi durmuyordu. İç sesim tekrar uğuldadı.

“Bunu reddedebilecek misin?Pek sanmıyorum. Oğlunun hayallerinin peşinden giderken boğulmasını istemiyorsundur herhalde.”

“Bu isteğin beni umutlandırıyor Louis ancak öncelikle bu konuda başımıza gelebilecek bütün tehlikeleri derinlemesine düşünmen gerekiyor.”

Louis tekrar önündeki tabağa dönerken Atarah onu izliyordu. Heinrich’in mavi gözleri ise beni

bulmuştu.Gözlerimi devirirken derin bir iç çektim. Burada olduğumu bir türlü kabullenemiyordum. Hele ki bana böyle saçma bir teklifin ediliyor olması çok sinirime gidiyordu. Tekrar Louis’e döndüğüm zaman hala bir şeyleri kafasında tartıyordu. Heinrich’in aniden ayaklanmasıyla bakışlarım onun uzun bedeninde gezindi.

“Siz bunu bu gece uzun uzun düşünün. Hizmetçiler sizlerle odalarınıza kadar eşlik edeceklerdir, tüm ihtiyaçlarınızı karşılayacaklardır.”

Ardından sandalyesini iterek arkamızda kalan iki kola ayrılmış devasa merdivenlere doğru ilerlemeye başladı ve hizmetçilerden birini çağırarak onlara bizi odalarımıza kadar eşlik etmelerini söyledi. Olduğum yere çivilenmiş

gibiydim. Heinrich teklifini reddetmeme zaman bile bırakmadan terk etmişti masayı.

“Bugün onun sarayında geçireceksin geceyi.”

Heinrich merdivenleri hızlıca çıkarak salondan ayrılırken hizmetçi,birkaç kişiyi çağırarak yanımıza doğru ilerlemeye başladı.

“Efendilerimiz lütfen bizi odalarınıza gitmek üzere takip ediniz. ”

Louis ve ben beraber kalktık ve Atarah’ya doğru dönerek ona iyi geceler diledik. Başhizmetçi olduğunu düşündüğüm şık giyimli bu adam ile yanlarındaki iki hizmetçi kadınla beraber merdivenlerden yukarıya çıkmayabaşladık. Devasa merdivenleri çıktıktan sonra bizi uzun ve karanlık bir koridor karşıladı. Bu aydınlıktan yoksun

koridorda ilerlerken sağımızda ve solumuzda duvara asılmış tablolar dikkatimi çekmişti. Tablolar krallık üzerinden geçen savaşları anlatıyordu. Resimlerde çığlık atan analar, bıçaklanan askerler ve kana bulanmış atlar çizilmişti. Ancak tüm bu benzer tablolar arasından koridorun sonundaki ışıksız,loş köşede yarısı yırtık bir resim bana

derinden dokunmuştu. Birkaç saniye boyunca duraksamak istemiştim ama başhizmetçinin pek acelede olması beni engellemişti. Köşeden dönerken koyu karanlıkta görebildiğim tek şey solmaya yüz tutmuş bir lotus çiçeği ve

yanında duran ,mahiyeti pek belli olmayan ve yırtılmış kısımdan geriye kalan tek kolu ve bacağıyla bir adamdı. Yırtık resimden hiçbir şey görememiş ve anlayamamış olsam da nedense içimde bir şeylerin hareketlendiğini hissettim. Ben arkama bakarken başhizmetçi diğer koridorlara oranla daha aydınlık olan bir koridora saptı ve

sonunda adımlarını yavaşlatarak bize döndü.

“İşte burası efendim. İlk oda hanımefendinin,ikincisi ise beyefendinindir.”

Daha sonra iki yanında duran kadın hizmetçileri işaret ederek devam etti.

“Hizmetçilerim odanın dışında bekleyeceklerdir. İhtiyacınız olduğu zaman dışarıya seslenmeniz yeterli olacaktır. Eğer bana soracak bir şeyiniz yoksa izninizle.”

Böylece adam bizi hizmetçilerle başbaşa bırakarak tekrar karanlığa döndü. O an gerçekten fazlasıyla yorgun olduğumu ve uykuya ihtiyacım olduğunu fark ettim. Ama az önce yaşadıklarımın etkisiyle o kadar çok sinirliydim ki hemen uykuya dalabileceğimi düşünmüyordum.

“Hemen uyuyacak mısın?”

Uykusuz gözlerimle ona bakarken gözlerindeki endişe ve şüpheyi fark ettim. Bir şeyleri merak ediyor, kafasında tartıyor gibi bir hali vardı.

“Sanırım bunu yapamayacağım. Konuşmak ister misin?”

“Olur.”

Odaya girdik ve kapıyı arkamdan kapattım. Hizmetçi kadınları dışarıda bırakırken Louis’in üzerine oturmuş olduğu yatağa doğru ilerledim.Kendimi yatağın üzerine atarken Louis yeri izliyordu.

“Onu bu kadar meşgul eden neydi?”

Ne sorun yaşadığını çözmeye çalışırken Louis’in fısıltılı sesi her şeyi böldü.

“Kralla aranda bir şey mi var?”

Sorduğu soru karşısında afallayıp kalmıştım. Gözleri bana bakmasa da kalbinin beni şüpheyle izlediğini hissediyordum. Onu bunu sormaya iten neydi? Her şey gerçekten de bu kadar açık mıydı?

Odanın bitmez tükenmez sessizliğinde nefes alışverişlerimiz uzaktan gelen uğultulu bir gürültüydü. Yatakta yanyana öylece duruyorduk,bir heykel gibi... Bu soruya nasıl cevap verebilirdim ki? Bugün yaşadıklarımın etkisiyle beynim uyuşuktu. Böyle bir sorunun anlık bıraktığı tesirle beraber ise dilimi yutmuştum. Ona ne söyleyecektim?

Gerçekleri söylemeye hazır olduğumu düşünmüyordum. Belki de asla olmayacaktım ama bugün her şeyi inkar etmeliydim. Geçerli bir sebep bulana kadar bunu ertelemeliydim. Tiz çığlıkların arasında bulabildiğim tek yanıt buydu.

“Hiçbir şey yok.”

“O zaman neden çok garip davrandın?”

Titrek nefeslerle beraber kırılgan bir sesle yanıtladım.

“Sadece seni için endişeleniyordum. O an çok karışık duyguların tesirindeydim.”

Şüpheyle dolu bakışları her şeyi yalanlayan gözlerimi buldu.

“Gerçekten mi?”

Yutkundum ve sesimin titremesini yok ederek dudaklarımı araladım.

“Evet.”

Bir süre bana baktı ve ardından ayaklandı.

“Ona karşı bir sorunun olmadığına göre sen de bizimle yolculuğa çıkarsın herhalde.”

Tam cevap vereceğim anda hızla kapıya uzandı ve kolunu tuttuğu gibi sertçe çevirdi.

“İyi geceler.”

Kuru ve sert bir sesle beraber kapı kapandı. Odada beynimdeki çığlıklar ve benden başkası yoktu. O çirkin ses tekrar fısıldadı kulağıma.

“Kabul etmekten başka seçeneğin kalmadı.”

Kalbimin ağzımda atmaya başladığını hissettim. Uykusuzluktan kurumuş olan gözlerim yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Göğsümün ağırlaşmaya başladığını hissediyordum, sanki omuzlarıma tüm dünyayı yüklemişlerdi. Bacaklarım ilkbaharın serin gecelerinde üşümekten titriyorlardı. Bir yandan donarken bir yandan da ateş basmış gibi terliyordum. Alnımdan yavaş yavaş ter damlaları süzülmeye başladığında titrek dudaklarım zar zor duyulan bir sesle açıldı.

“Sadece beni yalnız bırak.”

İçimde taşıdığım ağır yükle beraber kendimi hayatımda gördüğüm en yumuşak yatağa attım.

(Yazarın anlatımıyla)

İlkbahar gecesi,vadiden gelen serin rüzgarlar İris Uçurumu’nda her zamanki gibi okşayarak esiyordu. Ancak bu gece rüzgarlar bir şeylerin farklı olduğunu anladı. Bugün İris Uçurumu tekrar hayat bulmuştu. Yıllardır bir tohumun bile çimlenmediği bu uçurum bir daha hayata kavuşmuştu. Uçurumun en uç noktasını önce bir yeşillik kapladı. O yeşilliğin arasından ise bir mezar çiçeği kendisini koca,kuru kayaları yararak gösterdi. Yeşil sapını kristallerin kapladığı İris Çiçeği’nin yaşlı mor çiçek yapraklarının arasındaki sarılarda sihirli çiçek suyu süzülerek yapraklarından bir tanesine kondu. O yaprak da yavaşça o damlayı kuru toprağa dokundurdu.

Saniyeler öncesinde kurumuş koca kayalarla dolu olan o uçurum şimdi yıllar öncesindeki haline büründü. Üzerine serilmiş mor bir örtüyü andıran İris Çiçekleri sihrin hayat buluşuydu. Lanetlenen bir sihrin ölümünün hatırasıydı, o sihirden artakalan her şeydi...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.