Mezuniyet töreninin ardından okul yavaş yavaş boşaldı.
Koridorlarda artık kalabalık yoktu.
Elif sınıfa son kez girdi.
Pencereden bahçeye baktı.
Bir yıl önce burada yalnızca derslerini düşünen, kimseye fazla yaklaşmayan bir kızdı.
Şimdi ise yanında Arda vardı.
Arda kapının önünde durdu.
“Gidiyor musun?”
“Elimde değil.”
“Yine doğruyu söylemeye başladın.”
Elif güldü.
Birlikte okulun merdivenlerinden indiler.
Kapının önünde durduklarında ikisi de birkaç saniye konuşmadı.
Sonunda Arda söyledi:
“Biliyor musun, seni ilk gördüğümde çok sinir bozucu olduğunu düşünmüştüm.”
“Ben de seni.”
“Sonra?”
Elif gülümsedi.
“Sonra seni tanıdım.”
Arda başını salladı.
“Ben de seni.”
İkisi yan yana yürümeye başladı.
Mezuniyet, hikâyelerinin sonu değildi.
Belki farklı şehirlerde okuyacaklardı.
Belki hayatları değişecekti.
Belki yolları bazen uzaklaşacaktı.
Ama lise koridorlarında başlayan o küçük hikâye onlara önemli bir şey öğretmişti:
İnsanlar ilk bakışta göründüklerinden çok daha fazlasıydı.
Arda, zorbalığın arkasına saklanan bir çocuk olmaktan çıkmıştı.
Elif ise yalnızca sınıfın en başarılı öğrencisi değildi.
Birbirlerini değiştirmemişlerdi.
Sadece birbirlerinin içindeki daha iyi tarafın ortaya çıkmasına yardım etmişlerdi.
Okulun son zili çaldığında ikisi de dönüp binaya baktı.
Sonra birlikte yürümeye devam ettiler.
Çünkü bazı hikâyeler bir zil sesiyle bitmezdi.
Bazıları, tam o anda başlardı.
