İçeriğe geç

Limon tayfa

Bölüm 6 · 4 dk okuma

Limon tayfa

Bölüm 6

Yerin yedi kat altında kebab kokusu

Bataklık Kurbağası’nın o vıcık vıcık dilinden son anda kaçan ekip, kendilerini güç bela Kule’nin alt geçidine açılan karanlık ve tünel benzeri bir mağaranın girişine attı. Dışarıdaki bataklık gazının kokusu ve gürültüsü geride kalmıştı ama içeride onları zifiri bir karanlık karşıladı. Nemli taş duvarlardan damlayan su sesleri, tünelin derinliklerinde yankılanıyordu.

Mert çamur içinde kalmış olan tek ayakkabısını yere vurarak üstünü başını silkelemeye çalıştı. "Hasiktir ya, ulan her yerim çamur oldu, çorabım sırılsıklam! Ben böyle macera oyununun sunucusunu da, yazılımcısını da ayrı ayrı sikeyim. Ağabey biz ne zaman şöyle eli yüzü düzgün, klimalı bir bölüme geleceğiz?"

Sarp sırtını soğuk taş duvara yaslayıp nefes almaya çalışırken kahkahayı bastı. "Ulan Mert, dımdızlak kaldın amk! Bir ayağında çizme var, diğer ayağında çamurlu çorap. Şu haline bak, tam tünel faresi gibisin. Bırak yazılımcıyı da dua et o kurbağa seni akşam yemeği niyetine yutmadı!"

"Lan Sarp gülüp durma belanı siktirtme akşam akşam!" diye bağırdı Mert. "Gel sen giy şu çamurlu çorabı bakalım yürüyebiliyor musun! Ayak tabanım taşlara çarpmaktan yara oldu amına koyayım!"

Emin elindeki iki baltayı birbirine sürterek çıkan kıvılcımlarla etrafı aydınlatmaya çalışıyordu. Baltaların çeliği her çarpıştığında karanlık tünelde turuncu turuncu ışıklar patlıyor, duvardaki yosunları anlık olarak görünür kılıyordu. Emin, üstündeki çamur katmanına bakıp derin bir iç çekti.

"Babo ben sana bir şey söyleyeyim mi?" dedi Emin, o kendine has ve bıkkın doğu şivesiyle. "Böyle işin, böyle tünelin ta amına koyayım valla! Lan memlekette ne güzel fırının karşısına geçer, sıcak sıcak ekmeğimizi yer, çayımızı yudumlardık. Geldiğimiz tünele bak! Ağrut gibi battık çamura. Babo ben acıktım valla, midesi kazınan tek ben miyim? Tünelin içinde kebap kokusu alıyorum sanki, kafayı yememe az kaldı!"

Bedirhan, Emin’in hemen arkasından tıpış tıpış yürürken gözlerini büyüttü. "Emin ağabey valla ben de bir koku alıyorum ama kebap mı yoksa tüneldeki rutubet mi çözemedim. Benim de karnım zil çalıyor ağabey, sabahtan beri üç metrelik robotlarla, dev kurbağalarla uğraşıyoruz. Oyunda bir 'can potu' falan yok mu, içip doysak?"

"Ne potu Bedir amk?" dedi Alper elindeki yayı omzuna asarak. "Ulan oyunda yemek mekaniği bile koymamış şerefsizler! Olsa olsa yerdeki yosunları kemirirsin artık. Tuğkan ağabey, önümüzü görebiliyor musun?"

Tuğkan, kılıcını kınından yarıya kadar çekmişti. Kılıcın çeliğinden yayılan hafif bronz ışıltı, tam önlerindeki patikayı aydınlatmaya yetiyordu. Başını çevirip ekibine baktı. Herkesin üstü başı çamur, pas ve toz içindeydi ama o kargaşanın ortasında bile birbirlerine laf sokmaktan geri kalmıyorlardı.

"Ağzınızı bozup enerjinizi harcamayın beyler," dedi Tuğkan, sesini sakin ve otoriter tutmaya çalışarak. "Sövdükçe karnınız daha çok acıkacak. Tünelin sonu yukarıya, Kule’nin alt seviyelerine çıkıyor. Haritaya göre burada 'Muhafız Mekanizması' adında bir devriye geziyor. Ses çıkarmadan ilerlememiz lazım."

Grubun en arkasında yürüyen Fulya, kıyafetindeki çamurları silkelemeyi başarmıştı. Bileğindeki mavi arayüzün ışığı karanlıkta yüzüne vuruyordu. Soğukkanlılıkla ekranı parmağıyla kaydırdı.

"Tuğkan haklı," dedi Fulya, her zamanki o huzurlu ama net tonuyla. "Bileğimdeki sensör önümüzde devasa bir kütle algılıyor. Hareket etmiyor ama güç çekiyor. Muhtemelen kapıyı koruyan bir zırhlı otomat. Ve Emin, aldığın o koku kebap kokusu değil; ısınan devrelerin ve yanık makine yağının kokusu."

Emin baltasını omzuna dayayıp sövdü. "Valla billa hayallerim yıkıldı amk! Ulan ne güzel kendimi Adana kebabın ortasına atıyordum hayalimde, yine makine yağı çıktı karşıma! Babo bu robotların yapan ustanın ben ta..."

"Suskun olun lan!" diye fısıldadı Sarp aniden. "Aha, şurada bir şey kımıldadı!"

Tünelin genişleyen kısmında, büyük bir çelik kapının önünde devasa bir gölge duruyordu. Yaklaşık dört metre boyunda, göğsünde devasa bir buhar kazanı olan, elleri yerine dev çelik balyozlar takılmış bir zırhlı otomattı bu. Göğsündeki kazan kırmızı kırmızı parlıyor, dışarıya yoğun bir sıcaklık ve yağ kokusu yayıyordu.

"Vay amına koyayım..." diye mırıldandı Mert. "O balyoz kafama gelse beni haritadan tamamen siler herhalde."

"Mert, dımdızlak olan tek ayağınla kaçamazsın da sen zaten," diye fısıldadı Bedirhan. "Ben senin yerine kaçarım merak etme."

"Ulan Bedir belanı siktirtme, ilk ben seni fırlatırım o robotun önüne!" dedi Mert dişlerinin arasından.

Tuğkan elini kaldırıp ekibi durdurdu. "Sakin olun. Plan yapacağız. Fulya, bu pezevengin zayıf noktası neresi?"

Fulya bileğindeki ekranı taradı. "Gövdesindeki buhar kazanı. Çok fazla ısındığında arkasındaki vanalardan basınç tahliyesi yapıyor. Tam o anda vanalara vurursak sistem aşırı yüklemeden patlar. Ama balyozlarına dikkat edin, tek bir darbesi yeri yarabilir."

Emin baltalarını sıkıca kavradı, yüzüne o bildik ciddiyet oturdu. "Babo sen emri ver yeter. Ben bu sanayi artığının vanasını sökmezsem bana da Emin demesinler! Gel lan buraya balyoz kafalı pezevenk!"

"Alper, oklarlarınla gözündeki sensörleri kör et!" diye bağırdı Tuğkan kılıcını tamamen çekerek. "Mert, Sarp, Bedir! Sağdan ve soldan dikkatini dağıtın! Emin, benimle geliyorsun! Bu kapıyı açıp o Kule’ye gireceğiz!"

Otomatın kırmızı gözleri aniden parladı, göğsündeki kazandan çıkan gürültülü bir buhar ıslığı tüneli kapladı. Dev balyozunu havaya kaldırıp yere vurduğunda, tünelin tavanından taşlar dökülmeye başladı. Limon Tayfası için yer altındaki esas meydan okuma şimdi başlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.