Köyde zaman artık ölçülemiyordu. Gün müydü, gece mi? Gökyüzü gri bir perde gibi sabit kalmıştı. İnsanlar evlerinden çıkmıyor, hayvanlar sessizce köşelere sinmişti. Kuyunun etrafı çatlamış, taşlar yerinden oynamıştı. Sanki köyün altındaki bir şey, yüzeye çıkmak için sabırsızlanıyordu.
Miray, pansiyonun odasında Zeynep’in başında beklerken, kız birden gözlerini açtı. Bu sefer gözbebekleri geri dönmüştü ama bakışları hâlâ boştu.
“Baran beni çağırıyor,” dedi. “Ama o artık çocuk değil.”
Miray, defteri yeniden açtı. Son sayfalarda bir harita vardı—köyün altına uzanan eski bir tünel sistemi. Kuyunun tam altından geçen bir geçit, yıllar önce salgın sırasında mühürlenmişti. Cemil, bu geçidin varlığını doğruladı. “Ama kimse oraya inmez. İnen dönmez.”
Miray kararını verdi. Zeynep’i yanında götüremeyecekti. Onu pansiyonda bıraktı, cebine feneri ve defteri koydu. Kuyunun taşını tamamen kaldırdığında, altından paslı bir merdiven ortaya çıktı. Her basamakta geçmişin yankısı vardı—çocuk kahkahaları, fısıltılar, ağlamalar.
Aşağı indikçe hava ağırlaştı. Duvarlar nemliydi, taşlar yosunla kaplı. En dipte küçük bir oda vardı. Ortasında eski bir oyuncak ayı, yanında bir çocuk ayakkabısı. Miray dizlerinin üzerine çöktü. Ayakkabıyı tanıyordu. Baran’ın ayakkabısıydı.
Tam o anda, duvarlardan bir ses yükseldi.
“Miray... neden beni bıraktın?”
Miray gözlerini kapattı. “Bırakmadım,” dedi. “Korktum.”
Duvarlar titredi. Odanın köşesinden bir figür belirdi. Çocuk bedeninde ama gözleri yaşlı. Baran’dı. Ama artık sadece Baran değildi. Kuyunun taşıdığı diğer ruhlarla birleşmişti. Bir varlık olmuştu.
“Beni kurtaramazsın,” dedi. “Ama Zeynep’i kurtarabilirsin.”
Miray, cebinden defteri çıkardı. Son sayfayı yırttı, ayının altına koydu. “Seni unutmuyorum,” dedi. “Ama seni özgür bırakıyorum.”
O anda tünel sarsıldı. Duvarlar çatladı. Miray yukarı doğru koştu, merdivenleri tırmanırken arkasından yükselen uğultu köyü doldurdu. Kuyunun taşını yeniden kapattığında, rüzgâr durdu. Gökyüzü açıldı. Zeynep, pansiyonun kapısında onu bekliyordu. Gülümsüyordu...

