Miray, köy okulunun sessizliğinde yalnız başına oturuyordu. Dışarıda rüzgâr, eski pencereleri titretirken içeride zaman durmuş gibiydi. Öğrenciler gitmişti, soba sönmüştü, ama onun içinde bir şey hâlâ yanıyordu. Zeynep’in defterine çizdiği o kuyu…
Miray’ın zihninde bir kapıyı aralamıştı.
O gece pansiyondaki odasında eski bir kutuyu açtı. Yanında getirdiği birkaç eşya arasında, yıllardır dokunmadığı bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta kendisi ve kardeşi Baran, bir lunaparkta gülümsüyorlardı. Baran o zaman sekiz yaşındaydı. Miray on bir. O gün, son kez birlikte görülmüşlerdi.
Baran kaybolduğunda Miray annesinin gözlerine bakamamıştı. Polisler, gazeteciler, komşular…
Hepsi sorular sormuştu ama kimse cevap bulamamıştı. Miray, kardeşinin kaybolduğu gün onunla tartıştığını hatırlıyordu. Baran, Miray’ın gizli günlüğünü okumuştu. Miray öfkelenmişti. “Keşke kaybolsan!” demişti. Ve Baran… kaybolmuştu.
Yıllar boyunca bu cümle Miray’ın zihninde yankılanmıştı. Her sessizlikte, her karanlıkta, her yalnızlıkta. O yüzden öğretmen olmuştu. O yüzden uzak bir köye gelmişti. Belki bir çocuğu kurtarırsa, kendi içindeki çocuğu da affedebilirdi.
Zeynep’in gözleri Baran’ınkine benziyordu. Aynı boşluk, aynı sessizlik. Ve aynı çağrı. “Kuyu çağırıyor.” Bu cümle, Miray’ın geçmişini bugüne bağlamıştı. Belki Baran da bir kuyuya düşmüştü. Belki bu köy, onun izini taşıyordu.
Gece yarısı, Miray rüyasında kendini çocukken gördü. Baran’la birlikte bir ormanda yürüyordu. Ağaçlar fısıldıyor, yapraklar geri geri düşüyordu. Baran birden durdu, yere eğildi. “Burada bir şey var,” dedi. Toprağı kazmaya başladı. Miray onu durdurmak istedi ama sesi çıkmadı. Baran kazdıkça, bir taş ortaya çıktı. Taşın altında bir boşluk… bir kuyu.
Miray uyandığında gözleri yaşlıydı.
Kalbi, yıllardır unuttuğu bir acıyla çarpıyordu.
Baran hâlâ oradaydı. Belki bu köyde, belki o taşın altında. Belki Zeynep’in çizdiği daire, bir haritaydı.
Sabah olduğunda Miray kararını vermişti. Kuyunun taşını kaldıracaktı. Gerçek ne olursa olsun, artık susmayacaktı.

