Güneş, dağların ardına çekilirken Miray’ın arabası toprak yolda ağır ağır ilerliyordu. İstanbul’un gürültüsünden kaçalı üç gün olmuştu ama sessizlik hâlâ kulaklarında uğulduyordu. Önünde uzanan köy, haritadan silinmiş gibi görünüyordu—ne tabelası vardı ne de sinyal. Sadece rüzgârın taşıdığı toprak kokusu ve uzaktan gelen bir horoz sesi.
Miray, köy okulunun önünde durduğunda, binanın eski ama sağlam yapısı dikkatini çekti. Duvarlar çatlamış, pencereler buğulanmıştı. İçeride bir hayat vardı ama dışarıdan bakınca zaman durmuş gibiydi. Arabadan indiğinde, ayaklarının altındaki taşlar hafifçe yerinden oynadı. Sanki köy, onun gelişini fark etmişti.
Muhtar Cemil onu karşılamak için oradaydı. Elinde eski bir fener, yüzünde yılların çizdiği derin çizgiler.
“Hoş geldin öğretmen hanım,” dedi, sesi çatallı ama içten. “Köyümüz biraz sessizdir. Alışırsınız.”
Miray başını salladı. Sessizlikten korkmuyordu. Asıl korkusu, sessizliğin içinde saklanan şeylerdi.
Okulun içi beklediğinden daha düzenliydi. tahta sıralar, duvarda solmuş bir Atatürk posteri, köşede eski bir soba. Ama en dikkat çekici şey, sınıfın tam ortasında yere çizilmiş soluk bir daireydi. Sanki zamanla silinmiş ama hâlâ oradaydı. Miray, bunu kimsenin fark etmemiş gibi davranmasına şaşırdı.
İlk ders günü, Miray öğrencileriyle tanıştı. Hepsi utangaçtı ama biri diğerlerinden farklıydı: Zeynep. Sessiz, gözleri hep pencereye dönük. Defterine sürekli bir daire çiziyordu. Miray yaklaştığında, dairenin ortasında bir şey fark etti: bir kuyu.
“Bu ne Zeynep?” diye sordu yumuşakça.
Zeynep başını kaldırmadan fısıldadı: “Kuyu çağırıyor.”
O gece Miray okulun arkasındaki meydanı dolaşırken, taşla örtülmüş bir yapıya rastladı. Üzerinde yosun tutmuş bir taş, etrafı dikenli otlarla çevriliydi. Yaklaştığında içinden gelen bir ürpertiyle geri çekildi. Sanki taşın altından bir şey onu izliyordu.
Ertesi gün, köy kahvesinde birkaç yaşlıyla sohbet etmeye çalıştı. Kuyudan bahsettiğinde herkes sustu. Gözler kaçtı, dudaklar kilitlendi. Sadece Muhtar Cemil konuştu:
“Bazı şeyler gömülür, öğretmen hanım. Üstü örtülür. Siz de örtün, unutun.”
Ama Miray unutamazdı. Kardeşi, yıllar önce bir gece ansızın kaybolmuştu. Aynı Zeynep gibi, aynı sessizlik içinde. Belki bu köy, belki bu kuyu, ona bir cevap verecekti.
Gece olduğunda, rüyasında kendini kuyunun başında gördü. Taş yoktu. İçine baktığında, derinlik sonsuzdu. Ve aşağıdan bir ses yükseldi:
“Miray...”
Uyandığında alnı ter içindeydi. Dışarıda rüzgâr uğulduyordu. Ama o ses, rüzgârdan değildi. Kuyu onu çağırıyordu..


