İçeriğe geç

Lider

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Lider

Bölüm 1

1.

'Sessizce, kimsesizce..."

Kalbimin ağrısına karşı gelebilmek, zihnimin içinde dönen ve susmak bilmeyen seslere karşı gelebilmekten çok daha zormuş, bilmezdim.

Sol göğsümün üzerinde hissettiğim keskin sancı yediğim onca kurşunun acısına bin basardı, buna yemin edebilirdim. Ellerimden kayıp gitmiş olan hayatım, kimsesizliğim, sessizliğim bu sancının sebebiyken birde üstüne yuvamdan ayrılmıştım.

Kendimi, kendimden habersizce bulduğum büyük şehrin sokaklarına sığdıramıyordum. İçime sığmak bilmeyen benliğim, avucuma bırakılan çocukluğumdan daha çok yakıyordu canımı. Sahi insanın en çok yara aldığı kişi kendisiydi. Bunu acı bir şekilde öğrenmiştim. Hayat öğretmişti...

Elimde tuttuğum valizimi daha sıkı kavradım. Fazla bir eşyam yoktu, olanlarda ufak bir el valizine sığmıştı. Kimsesiz bir adamın ne kadar eşyası olabilirdi ki zaten... Adımlarımı yavaşlattığımda önümde durduğum koca binaya hem öfke hem özlemle baktım. Yıllarımı verdiğim, benden yıllarımı çalan binaya karşı derin bir iç çekmekle yetindim. Ne bir adım atıp kapısından girdim ne de arkamı dönüp vermek üzere olduğum karardan vazgeçtim.

Büyük bir hırs ile bastıran yağmur, Ankara'nın kaldırımlarına düşüyor, düştüğü yeri inletiyordu. İçimi temizlemesini istediğim yağmur bedenimden öylece akıp giderken sertçe yutkundum.

Ne yapıyordum ben?

Benden hayatımı çalan bu yere geri dönmüştüm. Bunu yapamazdım. Kendime yediremediğim gerçekler içimi yerken arkamı döndüm. Nereye gideceğimi bilmiyordum belki ama burada da kalmayacaktım. Bir adım atmışken duyduğum ses kaskatı kesilmeme sebep oldu.

"Babana selam vermeden mi gideceksin, Miran Mirzat?"

Kalp atışlarım yağmur kadar hızını arttırmışken arkamı dönmeye cesaretim yoktu. Yıllar önce kaçtığım, geçmişim dediğim adam tam arkamda duruyordu. Yüzünü görmesem bile yüzünde ki gülümsemeyi hissediyordum. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine hızlı atarken bedenimi esir alan geçmiş, vücudumu uyuşturuyordu. Hava mı soğuyordu? Yoksa ruhum, bedenimi mi terk ediyordu?

Yüzümde ki özlemi silip yerine ifadesiz bir bakış ekledim. Usulca arkamı döndüğümde karşımda sırılsıklam olmuş bir adam vardı. Gözlerinde ki babacan tavır, tebessümü ve dik duruşuyla tam bir albaydı.

Albay Erdem Yiğitalp.

Beni büyüten, besleyen, eğiten adam. Babam yerine koyduğum, babamın can dostu. Yıllar önce sırtımı döndüğüm, geçmişim ile beraber yaktığım adam...

Kollarını açıp bana doğru gelmeye başladı. Ağlıyor muydu yoksa sadece yağmur damlaları mıydı yüzündekiler bilmiyordum. Tek bildiğim bu adamı özlediğimdi. Kollarıyla omuzlarımdan tutup beni göğsüne doğru çekti. Boğazıma oturan yumru yüzünden yutkunamazken içimde bir yerde canlanan bir şeyler olduğunu hissettim. Yıllar önce üzerine toprak attığım adam, bir sarılışı ile eski duygularımı meydana çıkarmıştı.

Yağmurun altında, askeri taburun önünde ne kadar durduk bilmiyordum. Tek hissettiğim kalbimin acısı ve uyuşan vücudumdu. Yavaşça benden ayırılan adam ile bir adım uzaklaştım.

"Hadi içeri girelim oğlum."

Kafamı iki yana salladım. Yapamazdım. Bir kere sırtımı döndüğüm, kıyametim olan bu yere geri dönemezdim. Her gün kabuslarıma gelen onlara bunu yapamazdım.

"Olmaz! Gelemem." diye mırıldanıp arkamı döndüm. Birkaç adım atmıştım ki albay gelip kolumu tuttu. Evet o, bundan sonra sadece bir albaydı benim için kendimi bu gerçeğe ikan etmem gerekiyordu. Kolumu sertçe ondan kurtarırken bakışlarımızı birbirine değdi.

"Ne demek gelemem? Sen iyi misin?!" hırsla söyledikleri karşısında yutkundum. Neye inanmak istemiyordu bilmiyordum ancak neyi unutmaya çalıştığını çok iyi biliyordum. Aynı şekilde ne yaparsa yapsın asla unutamayacağını da biliyordum. Bu konuya karşı kaybetmeye mahkumduk.

"İyiyim ben Erdem Albay. Çok iyiyim," elimi yumruk yapıp göğsüne vurarak ittirdim onu. "Her gece ağlayarak uyandığımda iyi olduğum gibi şimdi de iyiyim. Katil olduğun günü her hatırladığımda daha iyi oluyorum(!) Rüyalarıma onlar girdikçe deliriyorum lan ben! Gelmiş bana 'iyi misin?' diyor." diyerek onu göğsünden ittirdim.

Sesin boğazımı tırmalayarak çıkarken benim sesime başka bir ses karıştı.

"Baba?"

Duyduğum tiz ses ile bakışlarımı sol tarafa çevirdim. Yağan yağmurun altında, üzerinde ki üniformaya sıkı sıkı sarılmış genç bir kadın sorgularcasına bize doğru bakıyordu. Ben umursamazca onu süzerken zihnimde sadece tek bir kelime yankılanıyordu.

Baba.

"Baba mı?"

Bize doğru gelen kadın bakışlarını bana çevirmeden ellerini önünde kavuşturup Erdem Albayın önüne dikildi. Bakışlarım ikisi arasında gidip gelirken yere bıraktığım el valizimi aldım ve umursamazca bir baş selamı vererek sırtımı onlara dönüp yürümeye başladım. Arkamdan ismimi defalarca tekrarlayan adamı pek umursamıyordum. Zaten buraya da sadece üzerimde hakkı var diye gelmiştim. En başından beri hata olan bu karar gerçekleriyle yeni gözümün önüne geliyordu.

Yağmur hafiflemişti. Gerçi ben çoktan sırılsıklam olmuştum. Başı boş bir şekilde yürüdüğüm ara sokaklarda sadece benim adım seslerim duyuluyordu. Sahi bu saatlerde insanlar aileleriyle evlerinde oluyorlardı değil mi? Kendini acı bir şekilde hatırlatan bu gerçek kalbime bir ağırlık çökertmişti. Cebimde beş kuruşum yoktu. Dahası bir telefon edip yanıma çağırabileceğim hiç kimse de yoktu. Ne ara bu kadar kimsesiz kalmıştım ben?

Canımı yakan şey kimsesizliğimden ziyade buna sebep olan kişinin kendim olmasıydı. Her şeyin tek bir sebebi vardı o da bendim.

Yağmur hafiflemişti. Ancak ben sırılsıklam olmuştum çoktan. Nereye gideceğimi bilmiyordum çünkü gidecek yerim yoktu. Sokaklar evim olmuştu son birkaç aydır. Bunun nedeniyse sadece bendim.

Karşıma çıkan parkı görünce oraya doğru yürümeye başladım. Gözüme içerideki çardağı kestirmiştim. Beni sabaha kadar idare edebilirdi.

Peki ya sonra?

Sonra nereye gidecektim?

Derin bir iç çektikten sonra çardağın içine girdim. Üstü kapalı olduğu için oturma yerleri yağmurdan etkilenip ıslanmamıştı. Üzerimdeki montu çıkarıp yanıma koydum. Uyuyacaktım. Her zaman yaptığım gibi kendimi kapayacaktım bir nevi. Dünyayı görmeyecek kimseyi duymayacaktım. Yani fikrim o yöndeydi. Aslında ne kadar olduğunu bilmesemde bir süre bunu başarmıştım. Ta ki birinin beni uyandırmak için koluma insan üstü bir güç uygulamasıyla yerimden sıçrayana kadar.

Kolumda hissettiğim acıyla yerimden sıçrayarak açtım gözlerimi. Karşımda gülümseyerek duran ve ellerini beline koymuş beni izleyen albayın kızına sinirle çıkıştım.

O an kolumdaki acıdan onun neden burada olduğunu sorgulamamıştım bile.

"Sen az önce beni mi cimcikledin?" bunu söylerken aynı zamanda kolumu ovalıyordum. Nasıl çocukça bir hareketti bu?

"Evet." gülerek söylediği karşısında sinirle nefes verdim.

"Evet mi? Peki bunu yaparken ki amacın neydi albayın kızı?"

Oflayarak ellerini belinden indirdi ve arkasını dönüp yürümeye başladı.

"Amma abarttın sende. Hadi yürü babam seni bekliyor."

"Kaç yaşındasın sen iki falan mı?" diye bağırdım ardından. Sinirle derin bir nefes verip olduğum yerde kıpırdandım."Babana söyle bir daha beni ayağına çağırıp seni maşa gibi kullanmasın." diyerek tekrar yattığım yere uzandım. Uykumun en güzel yerinde uyandırmıştı beni.

"Gereksiz şey." diye mırıldandım ağzımın içinde.

"Ayağına çağırmadı seni zaten! Arabada bekliyor ve gereksiz şey tam olarak sensin."

Sınıyordu. Rabbim beni sınıyordu. Başka bir açıklaması olamazdı! Tekrar dikleştim olduğum yerde. Demek arabada beni bekliyordu. Derin bir nefes vererek ayağa kalktım. Montumu ve çantamı alarak çardaktan çıktım. Çocuk gibi davranan şımarık kadına hiç bakmadan parktan çıktım ve boş sokaktaki tek arabaya doğru ilerledim. Albay şoför koltuğundaydı, fazla oyalanmadan bende yanındaki koltuğa oturdum. Albayın kızı söylene söylene arabaya geldi ve bindiğinde hırsla kapıyı kapattı.

Albay arabayı çalıştırdığında kimseden çıt çıkmıyordu. Neden geldin diye sormadım. Nereye gittiğimizi de sormadım çünkü eve gittiğimizden emindim. Arabanın içine ölüm sessizliği hakimdi. Herkesin kafasının içi o kadar doluydu ki susmak en iyisiydi sanırım. Aslında birbirimize o kadar yabancıydık ki. Özellikle arka koltukta oturan kadın. Hem bana hem albaya çok uzaktı. Çok uzaktı ve bir o kadar yakındı yanımdaki adama...

Gözlerimi kapatıp başımı cama yasladım. Şu an bu arabada olmamın tek sebebi varlığı yaşama sebebim olan kadına gidiyor oluşumuzdu. Yıllardır beni hiç bırakmamış yokluğumla kendine cehennemi yaşatmış kadına.

Anneme...

Kokusunda cenneti hissettiğim, kollarında huzur bulduğum, kanımdan olmayan ama canımın en içi olan kadına çıkıyordu yolumun sonu. İki yıl önce terk ederek yokluğumla sınadığım kadına kavuşacaktım ve açıkçası buna yüzüm yoktu. Kendimce haklı gerekçelerim vardı elbet giderken. Yani en azından öyle sanıyordum bir zamana kadar. Fakat sonra fark etmiştim ki ben sadece yanımdaki adamı cezalandırmak istemiştim. Bu hayatta benden başka kimsesi olmayan bu adamı gidişimle yıkmak isterken hem kendimi hem annemi yıkmıştım.

Yanmıştı kadın.

Kül olmuştu.

Ben yakmıştım.

Araba yavaşlamaya başladığında gözlerimi açtım. Camdan dışarı baktığımda gördüğüm binalara aşinaydı gözüm. Ufak bir çocuk heyecanıyla dikleştim yerimde. Büyüdüğüm sokakta ilerliyordu araba.

Evimizin sokağına girince,"Dur." diye bir kelime firar etti iki dudağımın arasından.

Araba durdu. Kapıyı açtım ve dışarı çıktığımda gök gürlemeye başladı. İki yıldır adım atmadığım sokağa baktım. Anılarım birbir canlanıyordu gözümde.

Gökyüzü karanlıktı. Ve karanlık korkutucuydu. Ancak şu an korkularım bile bana ağlıyordu. Gökyüzü ağlıyordu. Bir bir süzülüyordu bulutların gözyaşları. Bedenimde hissettiğim her bir damla ok gibi saplanıyordu kalbime. Nefes alamıyordum.

Sokağı incelemeye başlayınca bisiklete binmeyi öğrendiğim gün canlandı gözümde. Mavi, kornalı bisiklet. İlk bisikletim. Mahalledeki hiçbir çocukta olmayan yeni çıkan markanın bisikleti, haliyle de çocuk aklıyla en büyük havam. Ve o bisikletten düştüğüm an geldi aklıma. Yüzümde buruk bir tebessüm oluştu.

Bakkalın kapısına değdi gözlerim. Çikolata çaldığım gün bakkal Muzaffer'in beni sokakta kovalayışı ve ardından kulağımdan tutup babama götürüşü...

Aysel teyzenin evine değdiğinde gözüm, hemen ikinci katın penceresini top atıp kırdığım zaman geldi aklıma...

Ardından karşı komşumuz olan doktorun kızı; ilk aşkım. Topunu patlattığım için beni döven çocuk ve haliyle ilk dayağım.

Askere gittiğim gün tüm herkesin toplanıp beni uğurlaması ve daha birçok anı...

Adımlarım, anılarım, yaşanmışlıklarımla eskittiğim sokağa bakarken gözüm sokağın en sonundaki bahçeli eve takıldı. Ben bahçenin kapısına odaklanmışken bir anda yağmur şiddettini attırmış hava daha da soğumuştu.

Bahçe kapısı aralandı. Gözlerim kançanağına dönmüş bir çift gözle buluştu. Yağmur hızlandı. Kapıdan çıkan kadın durdu. Saçlarına beyazlar mı düşmüştü? Ben miydim sebebi yoksa canını yakan yıllar mı?

Yalın ayak çıkmıştı dışarı. Hârelerindeki korku ve heyecan içime işlemişti. Ürkek bir ceylan gibi korkak fakat damarına basılmış dişi bir aslan gibi korkusuz ve dik başlıydı hâlâ.

Gerçi hep öyle değil miydi zaten, diye sordum kendime. Acılarını hep içine gömerdi. Konu kendisi olunca izin vermezdi çığlıklarının duyulmasına. Savaşmazdı kendisi için.

Ama konu sevdikleri olunca işler değişirdi. Sevdiğinin canını sıkanın canını yakardı. O öyle bir kadındı.

O benim bu hayatta gördüğüm en güçlü kadındı.

Onu görünce omuzlarım çökmüştü. Sanki dünyanın tüm yükleri benim omuzumdaydı. Sarılsam ona her şey geçecekti oysaki. Ama sarılamadım. Ne o yüz varda bende ne de yanına gidecek cesaret.

Bende yoktu ama onda vardı. Bana doğru bir adım attı ve dudaklarının arasından küçük bir kelime firar etti. O kadar kısık sesle söylemişti ki duyamamıştım.

Bir adım daha attı ve bu sefer dudaklarının arasından çıkanları tüm cihan duydu.

"Oğlum." diye öyle bir haykırmıştı ki yağmur bile sesini kesmişti sanki. Sokak feryatıyla inlemişti. Onun uzun zamandır duymadığım sesi içime işlerken dudağından bir hıçkırık firar etti. Bana doğru bir adım daha attı. Daha fazla gelmeye gücü yok gibiydi.

Ben korkularımı ve acılarımı geride bırakarak ona doğru bir adım attım. Aramızda az bir mesafe olmasına rağmen sanki kilometreler vardı. Dayanamadım ve koşarcasına gittim yanına.

Bu hayattaki en büyük imtihanı ben olan kadına sarıldım. Sarılmamla kollarımın arasına sığındı.

"Ölmedin," diye mırıldandı.

Yüzümü elleri arasına aldı ve delirmiş gibi aynı kelimeyi sayıklamaya başladı. Dizlerimizde derman kalmamıştı daha fazla dayanamayıp yere oturdu. Onunla beraber bende oturduğumda kolları arasına aldı beni. Sırılsıklam olmuştuk ama ben hala onun cenneti andıran kokusunu alıyordum.

"Ölmedin. Benim oğlum ölmedi." diyerek daha sıkı sardı beni. Artık ikimizde ağlıyorduk.

"Ölmedim, buradayım." dedim.

"Gitti, dediler. Ölmedi ama gitti dediler." hıçkırıkları konuşmasına engel oluyordu. "Gitmez, dedim. Beni bırakmaz o, dedim. Ölür ama beni geride bırakmaz, dedim."

Yaşattığım acıyla enkazdan bir farkı kalmamış olan kadına baktım. Ne yapmıştım ben?

Kendi acımı yaşamak için başkasını bir acının kollarına itmiştim. Üstelik bu kişi benim için canını bile verebilecek kişiydi.

"Özür dilerim." diyebildim sadece.

"Dileme anneciğim. Sen geldin ya ben özür falan istemiyorum."

"Burada özür dilemesi gereken tek bir kişi var," diyerek olduğum yerden kalktım. O anki hiddetle arkamda durmuş bizi izleyen adamın yakalarına yapıştım.

Tek suçlu oydu.

Tek katil oydu.

"Miran dur oğlum." diyerek beni tutmaya çalışan kadını umursamadan daha sıkı kavradım karşımdaki adamın yakalarını.

"Katilsin sen." diye fısıldadım sadece ikimizin duyabileceği bir sesle. Kafasını onaylarcasına salladı.

"Evet ben katilim belki. Ama eğer öyleysem bile tek katil ben değilim." derin bir nefes aldı ve beni bitiren o sözler çıktı ağzından.

"Askerlerinin katili ben değilim. Ama kim olduğunu biliyorum. Ve sana bir teklif sunuyorum." sözlerini bitirmesiyle yüzüne bir yumruk indirmem eş zamanlı olmuştu.

"Ne diyorsun lan sen?" bizi ayırmaya çalışan annemi umursamadan yakalarından tutup silkeledim onu. Koca bedeni küçük bir kağıt parçası gibi savruluyordu ellerimde. Tam o sırada gözüm arkasında kılını bile kıpırdatmadan kollarını kavuşturmuş bizi izleyen genç kadına takıldı. Gözlerimi gözlerinden ayırmazken kulağıma fısıldanan cümleyle kaskatı kesildim.

"Sana bir teklif sunuyorum Miran Mirzat. Sekiz adamla beraber bir katili bulmanı istiyorum."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.