İçeriğe geç

Lavinia Çiçeği

Bölüm 2 · 14 dk okuma

Lavinia Çiçeği

Bölüm 2

1. BÖLÜM : İNATÇI ADAM

Boşluk... Kelimesi bile kağıdın bir yerini doldururken insan nerede olduğunu bilmediği bir boşlukta kaybolur. O boşluktayım. Kelimeler tükenir ya, susarsın. Beni susmaya mecbur bıraktılar. Mecbur bırakıldım. Sesimi özledim. Duymayalı yıllar oldu. Babamla şarkımızı söylemeyi özledim. Susmayı çare sandım. Susarsam her şey geçecek sandım. Geçmedi, geçmez. Geçmediği gibi de sana kendini unutturmaz. Bazen dağa taşa sustuklarını bağırmak istersin. Ama seni sustururlar. Ağır gelir artık sustukların. Altında ezilip kalırsın. Artık yeter dersin. Ama onlara yetmez kızım. Daha çok üstüne gelirler. Gelecekler, sen pes etmeyeceksin. Öcü sana bir şey yapamayacak. Sen onu yeneneceksin. Onun açtığı savaşta galip geleceksin. Bu savaşta tek bir kişi sağ kalacak. O da sen olacaksın kızım.

Sessiz duvarların fısıldayışını duyuyordum. "İklim, o burada." Duvarlar bana fısıldıyordu. o burada diyorlardı. Bacaklarımı karnıma kadar çekmiştim. Ellerimle bacaklarımı sararak yatağın üzerinde bir o yana bir bu yana sallanıyordum. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. "İklim." Duvarlara 'susun beni rahat bırakın' demek istiyordum. Ama olmuyordu. Kahretsin ki yapamıyordum.

"İklim."

"İklim."

"İklim."

Duvarlar sürekli ismimi sayıklıyordu. Onları duymamak için elimle kulaklarımı kapattım. Kafamı bacaklarıma gömdüm. Sesleri daha çok şiddetlendi. Susmuyorlardı. Susmuyorlardı.

"İklim!"

"Kaçamayacaksın. Ondan kurtulamayacaksın!"

Sızlanmaya başladım. Duvarları duymamak için mırıldanmaya uğraşıyordum. Ama bu kahrolası ses tellerim izin vermiyordu. Benim bedenim bana meydan okuyordu. Bileğimdeki izler bile beni daha çok seviyordu. Çünkü onları ben yapmıştım. İç sesim, 'bırakın beni' diyordu. 'dayanamıyorum, artık yeter! Susun artık susun. Duymak istemiyorum, susun!' diyordu. Gözyaşlarım bile artık bana acıyordu. Ama onları akıttığım için benden nefret ediyorlardı.

Karanlık. Yine öcü gelecekti. Duvarlar onun geleceğinin habercisiydi. Yakınlaşmıştı, hissediyordum. Boynum sızlıyordu. O geliyordu! Kaçamayacaktım. Ne yapacaktım ben? Artık kurtulmak istiyordum. Onun pis ellerinin bir daha bana değmesini istemiyordum. Pis kirli sakallarını yanağıma değdirsin istemiyordum. Beni zorla öpmesini, bileklerimden baskı yapmasını istemiyordum. Kurtulamıyordum bu azaptan. Ben... Ben artık dayanamıyorum. Beni susuturup bir köşeye attılar. Benim bir suçum yoktu ki. Bana neden bunu yapıyorlar? Sen bir şey mi yaptın İklim? Onlara Zarar mı verdin İklim? İklim sen kimseye zarar vermezsin ki. Veremezsin. Korkarsın..

Öcü gelmeden buradan gitmeliydim. Bu sefer ona boyun eğemezdim. Benim artık gücüm tükenmişti. Boynumdaki sızıyı daha fazla hissettiğimde kaçmam gerektiğini düşündüm. Yataktan bir korkuyla çıktım. Odamın kapısını açtığımda kendimi boş koridorda buldum. Duvarlar hâlâ konuşuyordu. 'Kaçamazsın İklim. Hiçbir yere gidemezsin. Öcü gelecek.' diyordu. Kulağım çınladığında kulağıma baskı yaptım. Çınlama canımı acıtıyordu. Üzerimde sadece eşofman takımı vardı. Ayağımda hiçbir şey yoktu. Bu hastaneden çıkmalıydım. Öcü gelmeden hızla hareket etmeliydim.

Nöbetçi hemşire koridorda görününce saklanacak bir delik aradım. Koridorda bulunan koca bitki saksılarının arkasına geçtim ve hemşirenin geçmesini bekledim. Benim gideceğimin tersine yönüne gidince bir oh çektim. Hızlı ve temkinli adımlarla hareket ediyordum. Zemin buz gibiydi ama bu bana işlemiyordu. Alışmıştım soğuğa. Alışmaktan hep nefret ederdim. Hastanenin çıkışına gelince bahçeye çıktım. Güvenliği aşmam zor olacaktı. O yüzden arka bahçeye yöneldim. Neyseki demir parmaklıklar yüksek değildi. Oradan atlayacak gücü kendimde bulursam kolayca atlayabilirdim. Atlamalıydım. Ondan kurtulmalıydım. Demir parmaklıklara tırmanırken ayağımda hiçbir şey olmadığı için canım çok acıyordu. Ama yaşadığım acıdan sonra bu bir hiçti. Zorla da olsa atlamıştım. Ayaklarıma hep taş batmıştı. Bu sefer canım çok acıyordu. Acıdan dolayı hiç kurumayan gözyaşlarım daha çok akmaya başlamıştı. Gözlerim artık benden nefret ediyordu. Bir gün onlar da beni terk edecek diye çok korkuyordum. Öcü benden onları da çalacak diye çok korkuyordum. Hastaneden kaçmıştım. Peki şimdi ne yapacaktım? Nereye gidecektim? Ailemin yanına gidemezdim. Onlar beni yine oraya götürürlerdi. Yürüyecektim. Dayanabildiğim yere kadar yürüyecektim. Boş sokaklar, sokak lambaları, yıldızlar, karlı geceler. Hepsinden nefret ederdim. Hiçbiri güzel değil. Hepsi düşüncesiz. O gece, öcünün beni tecavüz ettiği gece yıldızlar saklanmıştı. Boş sokaklarda kimseler yoktu, beni kurtaracak kimse yoktu! Yedi yaşımdaki bedenim çırpınırken üzerime karlar düşüyordu. Üşüme hissi bile kaybolmuşken karın soğukluğunu bile hissetmiyordum. Sokak lambaları o gece bedenimi aydınlatıyordu. Sokak lambaları yüzünden öcünün suratını ezberlemiştim! Ben o gece ruhumun katilinin yüzünü ezberlemiştim! Bir daha aynaya bakmaya cesaretim yokken onun yüzü ezberimdeydi. Yıllar geçti, ama unuttuğum tek şey bile yoktu. O gece hafızama kaybolmamak üzere kazınmıştı.

Ben can çekişiyordum, bir duyanım yoktu. Ben kurtarılmayı bekliyordum, beni gören yoktu. O gece herkes kör olmuştu. Şu sokak köpekleri bile benim yüzüme bakmıyordu. Benim suçum yokken herkes beni suçlamıştı. O SUÇU BEN İŞLEMEDİM. DUYUN SESİMİ! BANA UTANAN GÖZLERLE BAKMAYIN. UTANILACAK BİR ŞEY YAPMADIM. BEN KULLANILDIM. YALVARIRIM DUYUN SESİMİ! YALVARIRIM. Güşsüz düşmüştüm. Yere dizlerimin üzerine çöktüm. Sokağın ortasında hıçkırarak ağlamaya başladım. Yere vuruyordum. O gece kendimi koruyamadığım için bu ellere gerek de yoktu. Dışımdan söyleyemediğim cümleler içimde bir havaifişek gibi patlıyordu.

Yere uzandım. Üzerime düşen yağmur damlaları tenimi yakıyordu. Her bir su damlası cayır cayır kasıp kavuruyordu tenimi. Gözlerimi kapattım. Sokak lambası gözlerime yansıyınca bir kez daha nefret ettim. Bir kez daha yaşadığım için lanet ettim. Bir kez daha nefes aldığım için kendimden nefret ettim. Ölmeyi beceremeyen birinin tekiydim. Söylesene İklim. Kaç kere denedin ölmeyi?Üç? Dört? Belki de daha fazla. Beceriksizsin. Sen ölmeyi bile beceremeyen birinin tekisin. Sen yaşamayı hak etmiyorsun İklim. Sen herkesin parmakla gösterip utandığı kişisin. Utan kendinden. Öcünün bıraktığı izleri taşıyorsun bedeninde. Yağmur damlaları bile temizleyemiyor. Pes et. Pes et ve şuracıkta öl. Sen ölmeyi hak ediyorsun...

Siyah bir araba tam önümde durdu. Işıkları gözümü rahatsız etmişti. Arabadan biri inince korkuyla geri çekildim. Arabadan geniş omuzlu, uzun boylu biri indi. Çok korkuyordum. O bana yaklaştıkça geri çekiliyordum. Ve yaklaşmayı bırakmıştı. "korkma. Sana zarar vermeyeceğim." Ne kadar zarar vermeyeceğim dese de inanmazdım. Yaklaşmaması için elimi kaldırdım.

"Tamam, öyle olsun. Gelmiyorum. Ne işin var burada, bu halde?" bir cevap verememiştim. Yüzüne öylece bakıyordum.

"Bir şey söylemeyecek misin?" dedikten sonra yaklaştı. Ona durmasını işaret ettim. Ve el işareti yaparak konuşamadığımı belirttim.

"Ben çok özür dilerim. Bilmiyordum. Nerden bilebilirdim ki?" Sadece yüzüne bakıyordum. Her ihtimale karşı kendimi geride tutuyordum. Bu öcünün adamlarından olabilir miydi?

"Seni evine götürmemi ister misin? Sokaklar tehlikelidir." Sokakların tehlikeli olup olmadığını ben küçük yaşımda öğrenmiştim. Sadece başımı olumsuz anlamda sallamakla yetindim.

"Burada ne yapacaksın? Birini mi bekliyorsun?" onu onaylamazcasına başımı salladım.

"birini aramak istiyorsan telefonumu kullanabilirsin." yine başımı salladım.

"peki, ne yapmak istersin?" yine başımı salladım.

"ben fazla işaret dili bilmiyorum. Bir şekilde anlaşmalıyız. Şimdi arabamdan kağıt ve kalem getireceğim. Sende ne yapmak istediğini yazar mısın?" yine başımı salladım.

"Hadi ama. Burada seni bırakmak istemiyorum." O benim umrumda değildi. Onun da ben olmamalıydım. Hiçbir şey söylemeden arkamı dönüp gittim. O sırada arkamdan bir şeyler söylüyordu. Ama tam kulak vermiyordum. Yanıma gelip kolumdan tutmaya çalışmıştı ama direk elimi çekmiştim.

"Tamam, sana dokunmayacağım." Ondan kurtulmalıydım. Peşimi bırakacağa benzemiyordu.

"Eğer gitmemi istiyorsan önce seni güvenli bir yere bırakmam gerekiyor. Bunun için de sana bir kağıt kalem getireyim ki nereye gideceğini yaz. Bekle beni." Arabaya koştu ve içerde bir şeyler yapıp kalem kağıt buldu. Yanıma hemen geldiğinde yüzüme bakıp kağıt kalemi gözleriyle işaret etti.

"Şimdi nereye gideceğini yaz."

Kağıda 'gidecek bir yerim yok.' yazdım.

"Nasıl yok. Birinden mi kaçıyorsun?"

'bu seni ilgilendirmez. Şimdi beni rahat bırakır mısın, gitmek istiyorum.' yazmıştım.

"Seni anca evine bırakırsam rahat bırakırım."Gerçekten bu iş canımı sıkmıştı. Yağmur damlaları hızlanmıştı. İkimizde sırılsıklam olmuştuk. Zemin buz gibiydi.

Ona bir şey demeden kağıdı ve kalemi yere atıp koşmaya başladım. Peşimden koşuyordu. Yerdeki taşlar canımı acıttığı için daha fazla koşamıyordum. Beni belimden tutup göğsüne sabitledi. Boyu benden uzun olduğu için hızlı koşabiliyordu. Bana temas ettiği an çığlık atmaya başladım. Rahat dırmuyordum. Ona vurmaya çalışıyordum ama çok sıkı tutuyordu. Kollarımı öyle bir sıkıyordu ki kaçmamam için elinden geleni yapıyordu.

"Bi rahat durur musun? Sana yardım etmeye çalışıyorum, inatçı kız."

Bana temas etmesi bile beni çıldırtıyordu. Kimse dokunmasın bana. İstemiyordum. Bana dokunmasını istemiyordum. Beni arabaya doğru götürüyordu. Ayağımda bir şey olmadığını görünce beni omzuna atıp taşıyordu. Saçlarım aşağı doğru sarkıyordu. Sırtını yumrukluyordum. Ama asla bırakmıyordu.

"Sırtımı çürütmeye niyetin mi var? Eğer öyleyse hiçbir işe yaramıyor. Kendini daha fazla yorma bence." sinirlerim iyice çıkmaya başladığında daha sert vurmaya başladım. Son yumruğumu attıktan sonra canı acımış gibi "Ah" dedi. "Kabul ediyorum, bu biraz canımı acıttı." Hâlâ benimle dalga geçer gibi konuşuyordu. Arabaya geldiğimizde ön koltuğun kapısını açtı ve beni resmen çuval gibi oraya fırlattı. Emniyet kemerimi bağlamaya çalışırken onu engellemeye çalışıyordum ama başarılı olamıyordum. Kemerimi bağladığında "Uslu dur, inatçı kız." diyerek kapımı kapattı. Kapıyı açamıyordum. Kahretsin ki kapı açılmıyordu. O da yanıma şoför koltuğuna oturunca kaşlarım çatık bir şekilde ona baktım.

"Seni bu şekilde sokağın ortasında bırakmadığıma kızamazsın. Ayağında ayakkabı bile yokken seni burada bırakmamı bekleyemezdin."

Hâlâ ona bakmayı sürdürürken torpido gözünü açıp kağıt kalem aradım. Bir not defteri ve onun yanına takılı olan kalemi görünce alıp defteri açtım.

Ve kağıda 'Bir daha asla ama asla bana dokunma!' yazdım. Yazdığımı okuduktan sonra gözlerime baktı. Ve tekrardan kağıda bir şey yazmaya koyuldum. 'Ve hemen sağa çek. Çünkü ineceğim, inatçı adam!'

"Orada dur bakalım, inatçı kız. Seni bu gece evimde misafir edeceğim. Yarın istediğin yere gidebilirsin ama bu gece benim misafirimsin." bu gece bu adamdan kurtulmam gerekiyordu. Nereye getirdiğini bile bilmiyordum ama ona hiç güvenmiyordum. Güvenmek de istemiyordum. Bana bir şey yapacağından korkuyordum. Bu gece hastaneden kaçarak hiç iyi bir şey yapmamıştım. Ama eğer kaçmasaydım bu sefer de öcü gelecekti. Her iki ihtimalde korkunçtu. İkilemde kalmaktan nefret ederdim ama bu sefer ikilemde kalmama gerek kalmadan bunu yaşamaya mecbur bırakıldım.

Yine bir şeyler için mecbur bırakılmıştım. Yine bana ne istediğim sorulmadan her şey gerçekleşmişti. Bana sorulmadığı halde mecbur bırakılarak tanımadığım bir adamın evine gidiyordum. Üstelik zorla götürülüyordum. Zorla arabaya bindirip götürüyordu. Ben artık bir şeylere zorlanmaktan yoruldum. Sesim çıkmıyor diye küçümsenmekten yoruldum. Kendimi savunamıyorum diye bana bunları yaşatmalarından yoruldum. Çıkmayan sesimle boğulmaktan yoruldum. Gözümden akan tek bir damla yaşta boğulmaktan yoruldum. Nefessiz kalınca ölmeyi bir kez daha dilemekten yoruldum. Öl ruhum demekten yoruldum. Yeter artık diye bağıramayıp içimde kıyametler kopmasından yoruldum. Ben artık yoruldum. Kimse görmüyor! Kimse duyamıyor! Sadece içimden atabildiğim yardım çığlıklarını kimse duyamıyor. Beni bu gece tanımadığım adamın iyiliğine inandırmaya çalışan kalbim ise beni anlamıyordu..

Üşüdüğümden mi yoksa korkudan mı titriyordum, bilmiyordum. Ama titrediğimi gören adam arabanın klimalarını çalıştırmıştı. Üzerimde siyah eşofmanlarımdan başka bir şey yoktu. Yağmurda da ıslanınca iyice üşümüştüm. Boğazlarım ağrımaya başlayınca hasta olacağımı anladım. Adam arka koltuğa uzanıp bana deri ceketini uzattı.

"Üzerine ört bunu. Biraz ısıtır." Korkarak uzattığı ceketi aldım. Dediği gibi üzerimi örttüm. Bir yere gelmiştik. Ağaçların arasında bir yolda gidiyorduk. En sonunda bir yola saptı ve toprak yola gelmiştik. Yol çok kötü görünüyordu. Yağmur buraya da yağmıştı, yol çamur haline gelmişti. Araba durduğunda geldiğimizi anladım. İki katlı bir evdi burası. Kocaman verandasında ışık yanıyordu. Evi karanlık yüzünden net göremesem de güzel bir eve benziyordu.

"Sen inme arabadan. Ben seni kucağıma alacağım." Dediğinde ayakkabılarım olmadığı için böyle söylediğini biliyordum. Ama bana dokunmasını istemediğim için bende onunla birlikte arabadan indim. Her yer çamurdu. Zaten kirlenen ayaklarım iyice kirlenmişti. Eve doğru koşarken ayağıma çakıl taşı batmasıyla inledim. Adam yanıma gelince beni kucağına aldı. Bu kadar temas fazlaydı. Oysaki ben onu arabada bana dokunmaması için uyarmıştım!

"Bir kere de söz dinle be kızım."

Beni eve götürene kadar rahat durmamıştım. En sonunda merdivenleri çıkıp da beni kapının önünde bıraktı. Ayağımın üzerine basınca acıyla inledim. O ise kapıyı açınca bana geçmem için işaret yaptı.

"Sen içeri geç. Ben sana havlu getireyim. Ayaklarını yıkamalısın. Çok kirlenmişler." arkasını dönüp yukarı merdivenlere doğru çıkarken arkasını dönüp,"Bu arada kaçmaya sakın çalışma. Bu halde kaçabileceğini sanmıyorum da, neyse." dediğinde arkasından taklidini yaparken yakalamıştı. Tebessüm edip merdivenlerden yukarı çıkmaya başlamıştı. Bende o gelene kadar evi inceliyordum. Evde kimse yoktu. Etraf düzenliydi. Acaba evli miydi? Eğer bekarsa bu kadar temiz kalabilmesi bir mucize gibi bir şeydi. Salonda kocaman kütüphanesi vardı. Kitap okumayı seviyordu galiba. Bir tane kar küresi vardı rafta. Onun için özel olmalıydı ki baş köşeye koymuştu.

"Ben küçükken kar küresini annem almıştı. Ve o da vefat edince bana bir hatıra olarak o kaldı." arkamdan gelen sesle irkildim. Nereden anlamıştı bunu düşündüğümü?

"Lavabo, koridordan geçince ilk kapı. Duş almak istiyorsan-" demişti ki başımı hızla olumsuz bir şekilde salladım.

"Peki, o zaman sana yardım etmemi ister misin?" yine başımı salladıktan sonra lavaboya doğru giderken ayağıma batan taş yüzünden üzerine basamadığımı fark ettim. Arkamdan adam,"geldikten sonra ayağına bakalım." diye bağırıyordu. Onu umursamazcasına başımı salladım. Lavaboya girdiğimde burası da evin diğer köşelerine çok uyumlu olduğunu gördüm. Evi çok güzel dekore etmişti. Beyaz fayanslar siyah fayanslarla bir bütün halindeydi. Duşa kabin ise estetik duruyordu. Ayağımı yıkamak için duşa kabine girdiğimde daha önce fark etmediğim kıyafetleri gördüm. Üzerimdeki kıyafetler ıslak olduğu için bana kıyafet bırakmıştı. Bu kıyafetlerle daha fazla duramayacaktım. Getirdiği kıyafetler bir kadına aitti. Aklıma bir soru takılmıştı. Evde başka biriyle birlikte mi kalıyordu?

Ayaklarımı yıkadıktan sonra ayağımın kanadığını gördüm. Getirdiği kıyafetler benim bedenimden bir beden büyük olmalıydı. Üzerime beyaz sweetshirt getirmişti. Altıma siyah eşofman getirmiş. Getirdiği kıyafetler bana büyüktü ama yine de idare ederdi. Lavaboda işim bittikten sonra salona doğru yürüyordum. Yürürken ayağımın üzerine çok basmamaya çalışıyordum. Salona girdiğimde oturduğu yerden doğruldu. Yanında ilk yardım çantası vardı. Ayağım için getirmişti.

"Kız kardeşimin kıyafetlerini koymuştum oraya. Yakışmış ama sanki biraz büyük gelmiş. O burada değil, merak etme. Yurt dışında okuyor. Arada geldiği zaman kalıyor. Kıyafetleri de ondan burda." hiçbir tepki vermemiştim. O da bir şey söylemeyeceğimi anlamış ve yüzünü düşürmüştü.

"Şuraya otur da ayağına bakayım."

Söylediği yere oturdum. Ayağımı kaldırmak için tutmaya çalıştığında geri çekildim.

"dokunmuyorum. İstersen şuraya koy ayağını. Ben sana dokunmadan bakayım. Olur mu?" başımı onu onaylarcasına salladım. Söylediği yere ayağımı koyduğumda ilk yardım çantasından pamuk ve tentürdiyot çıkarmıştı. Çıkardığı tentürdiyotu pamuğun üzerine sürdü. Dikkatli bir şekilde yarayı temizlerken canım yanmıştı.

"Acını hafifletmek için üfleyebilir miyim?" Keşke yüreğimdeki, bedenimdeki izleri de üfleyerek geçirebilsen tanımadığım adam. Keşke kelimesinin altında ezilmezdim o zaman. Ama keşke öyle bir mucizeyi gerçekleştirebilsen be adam.

Ona izin verdikten sonra tebessüm edip narin nefesiyle yarama üfledi. Acım biraz hafifledikten sonra biraz rahatlamıştım.

"Ayağını çok kötü yapmışsın. İnat etmeseydin de benim taşımama izin verseydin. " hiçbir cevap vermedim.

"Ne işin vardı orada? O saatte? Neden yağmurun altında yatıyordun?" hiç tepki vermediğimi görünce sıkıntılı bir nefes verip, "cevap vermeyeceksin değil mi?" diye sordu. O da söylemeyeceğimi biliyordu. Pamuğu o kadar narin değdiriyordu ki neredeyse hissetmeyectim. Pansuman yaparken bana değmemeye özen gösteriyordu. Pansumanı bitirip sargı bezini eline alıp ayağıma sarıyordu. Ayağıma sargıyı sararken onu incelediğimin farkında bile değildim. Kahverengi gözlü olduğu dikkatimi çekti. Gözleri dikkatli bir şekilde bakıyordu. Saçları öyle çok uzun değildi. O kadar kısa da değildi. Orta bir boy gibi görünüyordu. Sakalları uzamıştı. Normalde uzatacağını düşünmemiştim. Ama ona sakal yakışmışa benziyordu. Esmer gibiydi ama değil gibi de. Çikolata rengindeydi. Çok tuhaf bir adamdı. Ya da bana öyle geliyordu.

"Bitti. Saçlarını niye kurutmadın? Yüzün solmuş gibi. Ateşin mi var?" alnıma doğru uzandığında geri çekildim. "Pardon, unutmuşum. Ateş ölçeri getireyim." dediğinde odadan çıkmıştı. Bende ayağımdaki sargıya bakıyordum. Elinde saç kurutma makinesi de vardı. Kendi saçlarını bile daha kurutmamıştı. Ateş ölçeri alnıma tuttuğunda biraz bekledi ve ölçtü. "Ateşin var. Otuz dokuz olmuş. Ben sana sirkeli su yapayım. Sende o sırada saçını kurut ben kuruturdum ama izin vermiyorsun."

Benim kendimi suçlamam mı gerekiyordu? Her şey benim suçum mu? Bana dokunamazdı. Çünkü o gün kendimi koruyamadığım gibi tekaradan koruyamamak istemiyordum. Bana dokunamazdı. Çünkü dokunduğu her yer cayır cayır yanardı. Bana dokunamazdı. Çünkü... Çünkü öcünün benim bedenimin ona ait olduğunu düşündüğü için tekrardan bana dokunurdu. Bana dokunamazdı! Bana dokunamazdı! Bunu anlamalıydı. Ona hiçbir zaman bana dokunmasına izin vermeyecektim. Bir daha asla ama asla bana dokunamazdı. Bir daha kendimi kullandırmam. Acı veriyordu bu cümleleri kurmak. Beni mahkum ettikleri bu cümleler acı veriyordu. Acı vücudumda hayat bulmuştu.

Salondan çıktığında arkasından bakıyordum. Bir süre baktıktan sonra saç kurutma makinesi için priz aramaya başladım. Çaprazımda sehpanın arkasında bir tane priz vardı. Ayağa kalkıp oraya saç kurutmayı taktım. Çalıştırıp saçımı kurutmaya başladığımda makineden çıkan sıcak hava tenimi yakıyordu. Gözlerimi kapattığımda karşıma o geceden kesitler geldi. Öcünün vücuduma değdiği sıcak nefesleri saç kurutma makinesinden çıkan hava gibiydi. İkisi de tenimi yakıyordu. Nefes nefese kaldığımı fark etmedim. Ellerim titreyince elimdeki makine yere düştü ben nefes almaya çalışırken daha çok kendimi boğuyor gibiydim. Makine hala çalışıyordu. Ben yere dizlerimin üzerine çökmüştüm. Beynimin içi yankılanıyordu. O gece başımda söyledikleri, buraya gelirken duvarların bana söyledikleri beynimde yankılanıyordu.

"kaçamayacaksın ondan, kurtulamayacaksın."

"İklim o burada."

Duvarların söyledikleri bir türlü aklımdan çıkmıyordu.

"Ne yaptın lan sen?" diyip öcünün bacağımı sıkması aklımda dönüp duruyordu.

Makine hâlâ çalışırken ben kendimi duvara yaslayıp nefesimi düzenlemeye çalışıyordum. Neredeyse nefes alamıyordum. Adam koşarak yanıma eğildiğinde ilk önce makineyi kapatıp bana baktı.

"İyi misin? Ne oluyor, neyin var? Bana bak."

Durdurak bilmeyen sorularını çok net duyamuyordum. Ama gördüğüm kadarıyla ne yapacağını bilemiyordu.

"Ne oluyor?" Bana dokunmuyordu. Çünkü dokunduğunda daha kötü olacağımı biliyordu.

"Su, su getireyim sana." Çok telaşlıydı. Bir anda kalkıp su getirmeye gitmişti. Elinde bir bardak su ile geri dönmüştü. Yine yanıma eğildiğinde bana dokunmadan suyu içirmeye çalıştı. Bu ataklar bana sürekli geliyordu. Alışması zor olmuştu ama alışmıştım. Çok zor bi' kelime alışmak. Çok ağır bir anlamı var. Acıya bile alışırsın. Alışırsan artık hislerin de azalır. Çünkü alıştığın hisleri hissetmek de zor olur. Ben bu hisse alıştım ama acısına asla alışamadım. Gözümden akan yaşı hissetmiyordum. Ama bu sızı hiç geçmiyordu.

Bunun adı acıydı. Acı. Tarif edilemeyen bir acı. Eğer bir gün acımı tarif edebilmeyi bulursam bunu iklimlerde yapacağım. Kışın, karlara buzlara haykıracağım acımı. Yazın, güneşe, parıl parıl parlayan denize akıtacağım bütün acımı. Akıp gitsin artık bu acı isteyeceğim ama olmayacak. Sonbaharda, kurumuş yapraklara, üzerinde tek yaprak kalmayan ağaçlara fısıldayacağım. Çünkü artık gücüm kalmayacak. Güçsüz düşeceğim. Düştüğüm yerden kalkamayacağım. İlkbaharda ise cıvıl cıvıl öten kuşlara anlatacağım. 'Ben yoruldum. Benim yerime siz duyurun. Sesim olun.' diyeceğim onlara. Çünkü yoruldum. Bu nefes verişlerim ondandı. Yutkunamayışım ondandı. Ben artık yorulmuştum ve bunu herkes duysun istiyordum.

Tanımadığım adamın gözlerinin içine baktım. Endişe gördüm. O an endişenin adını ne koyacağımı bilemedim. Çünkü bu devirde kimse iyi niyetli değildi. O adamın iyi niyetine sığınmak istedim. Ama bunu yapamazdım. Kendimi bile bile o kuyuya atamazdım. Ölürsem kurtulurdum, sürünürsem ölümden beterdi..

Merhabalaarrr, umarım bölümü beğenmişsinizdir. Bir daha ki bölümde görüşmek üzere. Öpüldünüzzz.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.