Kalbim çok hızlı atıyordu. Koşuyordum. Nereye gittiğimi bilmeden, arkama bile bakmadan Koşuyordum. Kimden kaçıyordum? Beni bu kadar korkutan neydi? Etrafımdaki sesleri, çarptığım kişileri bile görmemi engelleyen, gözümü böylesine korkunun esir alacağı şey neydi? Anlayamıyordum, anlamlandıramıyordum. Böylesine bir korku hissetmemiştim. Yedi yaşımda bile... Hala kaçıyordum. Üstelik neyden kaçtığımı bilmeyerek. İnsanlar korkularını asla unutmazlardı ama ben korktuğum şeyi bile bilmiyordum. Canımı alacağından mı korkuyordum? Benim canımı almasını isteyecek kadar ne yapmış olabilirdim? Ona ya da onlara ne zararım oldu da canımı almak istesinler? Ben ne yapmıştım, benim suçum neydi? Kafam allak bullak olmuştu. Sonrasında durdum, caddenin tam ortasında. Etraftaki sesler uğultuya dönüştüğünde başımı çevirdim ve kimse yoktu. Herkes bir anda nereye kaybolmuştu böyle. Caddedeki tüm insanlar buhar olup gitmişti. Bağırıyordum, ama sesim çıkmıyordu. Sanki birisi ses tellerimi koparmış gibiydi. Öksürdüğümde boğazımdan kan gelmişti. Kan bir anda ellerimin üzerinde de belirdi. Sonra ayak bastığım her yerde kan. Ortalık kan gölüne dönmüştü. Bir anda neler oluyordu böyle? Az önce birinden kaçıyordum. Sonra etrafımdaki insanlar buhar olup gitti. Sesim çıkmadı, şimdi de her yerde kanlar vardı. Ben korkardım kandan. Şu an çığlık atsam da kimse duymuyordu beni. O zaman öcü de duymazdı beni. Bir dakika! Ben öcüden kaçıyordum. O çaldı sesimi. Yedi yaşımdan beridir peşimde olan bir öcü bu. Her seferinde beni bir köşeye sıkıştırmayı çok iyi biliyor. Şimdi de sesimi çaldı. Kandan korktuğumu bilir. En çok da onun kanından.. Onun kanı ilk kez yedi yaşımda boğazımda hissetmiştim. Elleri boğazımı sıkarken başından akan kanı eliyle silmiş sonrasında boğazıma dayanmıştı. O gece benim kaderimin yazıldığı geceydi.
14 Aralık 2006 gecesi. Yılın bitmesine çok az kalmışken sokaklar süslenmişti. Işıklar, her yer cıvıl cıvıldı. O gece evde herkes uyurken camdan karın yağdığını gördüm. Dışarı çıkmak istedim. Evdeki kimseye haber vermeden dışarı çıktım. Sadece birkaç dakikalığına karı yakalayıp gelecektim. Ama öyle olmamıştı. Evdeki çalışanlar geç saatte yatar, en erken onlar kalkardı. Onlar bile uyumuştu. Üzerime montumu geçirdiğim gibi kendimi dışarıda bulmuştum. Üzerime karlar düşerken gülücükler saçıyordum. Tek tek zıplayarak onları yakalamaya çalışıyordum, yetişemiyordum. Ama ben bulutlarla konuşmuştum. Kar tanelerini yavaş yavaş, benim yakalayabileceğim gibi atıcaklardı. Ama sözlerini tutmamışlardı. Hain bulutlar! Her bir kar tanesi uzağa gittiğinde bende aynı şekilde gidiyordum. Evin bahçesi büyüktü ama ben evden uzaklaşmıştım. Eve dönmem gerektiğini düşünerek eve yönelmiştim. O sırada "Piiştt." diye bir ses duydum. Biri beni çağırıyordu. Korkmuştum. Titremeye başlamıştım. Sonra ağaçların arkasından dalların hırıltı sesleri geldi ve arkasından biri çıkmıştı. İşte o öcüydü. Benim hayatımı karartan, kaderimin o gece yazılmasını sağlayan bir öcüydü..
Bir adım attı bana doğru. Sonra bir adım daha bir adım daha ve bir adım daha... O her adım atışında ben bir adım geri gidiyordum. Ama benim adımlarım küçücüktü. Onun kisi ise kocamandı. Öcüydü bu normaldi. En sonunda bana ulaştı. Yüzümü inceledi ve işaret parmağını çeneme koydu. Yüzümü ona bakmam için zorladı. O an tek derdim eve gitmekti. Ondan kaçıp kurtulmak istemiştim. Ama öcü buna izin vermemişti. Kaçmaya çalıştığımda beni yere atmıştı. Yerde kar vardı, hava soğuktu. Hava çok soğuktu. O bunu aldırmadan üstümdeki hevesle giydiğim montu çıkarmıştı. O an ne yaptığını anlayamamıştım. Sonradan anlamıştım o gece tecavüze uğradığımı... O gece kaderimin yazıldığını. Bulutlar sözünü tutmamıştı. Çünkü onlar biliyordu ne olacağını. Bulutlar sözünü tutmamıştı çünkü;onlara kızıp içeri girmemi istemişlerdi...
Montumu çıkarmıştı zorla. Çok üşüyordum. Bu titrememe sebep olsa da asıl sebep korkuydu. Çok çırpınıyordum ama ne fayda. Çok güçlüydü. Küçük bir kız çocuğuyla başa çıkabilecek kadar güçlüydü. Yorgun düşmüştüm. Hiç durmuyordum. O da durmuyordu. Daha fazla yorulup yorgun düşmemi beklemişti. O zaman yapmak istediğini rahat bir şekilde yapabileceğini biliyordu. Ne kadar dirensem de bu direnişimin boşa olduğunu biliyordum. Kurtulamayacaktım. Bunu kabullenmiştim. Tenimde yanağımdan akan gözyaşını hissederken kabullenişimin yansıyışını hissettim. O ise anlamıştı hareket etmeyişimden. Kaderimin ağları bir bir örülürken ben teslim olmuştum. Bana verilen kadere yedi yaşımda razı gelmiştim. Yavaş hareket ediyordu. Bunu bilerek yaptığını o zaman da anlamıştım. Bu yaptığı pisliğin tadını çıkarıyordu. Beni iyice soymuştu. Bu havada soğuğu bile hissetmez hale gelmiştim. Çünkü benim acım başkaydı. Tenime başka bir el dokunduğunda hareketsiz kalışımdı. O pisliğin zevkleri için kullanılışımdı. Dokunduğu her yer yangın yerine dönüşüyordu. Ben o gün o gece soğuğu hissetmemiştim bile. Üzerime yağan karın dokunuşu bile rahatsız ediyordu. Gözyaşlarım akıyordu, hissetmiyordum. Gözlerim buğulanıyordu, etrafı göremiyordum, umrumda değildi. Ben orada bitiyordum ve bunu bir tek ben biliyordum!
Buğulu gözlerle zar zor bir taş gördüm. Pislik benim o tarafa baktığımı göremeyecek kadar meşguldü. Zar zor kıpırdanarak o taşa uzanmaya çalıştım. Her kıpırdanışımda bacaklarımı daha sıkı tutuyordu. Sanki bacaklarıma ısıtılmış demir değdiriyorlarmış gibi her dokunuşu can yakıyordu. Taşı almama ramak kalmıştı. Sonunda taşa uzandığımda bütün gücümü toplamaya çalışmıştım. Onun gözleri ne yaptığımı göremezken bunu fırsata çevirip kafasına taşı vurduğumda durmuştu. Acıyla inlerken bile hâlâ beni bırakmamıştı. Sol eli taşı vurduğum yeri tutarken sağ eli bacağımı delecek bir şekilde sıkıyordu. İntikamını alıyordu sanki hiç elimden çocukluğumu almamış gibi. Çığlık atmaya başlamıştım. Öyle korkmuştum ki onun gözlerinden. Gözleri benim gözlerime değince,"Ne yaptın lan sen?" diyerek boğazımı sıktı. Sol elindeki kan benim boğazıma da bulaşınca kan kokusunu iliklerime kadar hissetmiştim. O kokuyu anca ölsem unuturdum. Boğuyordu beni. Elimden hiçbir şey gelmemişti. İlk sesimi orda çalmıştı benden. Benliğimi orda yitirmiştim. Yedi yaşındaki küçük kız artık eskisi gibi asla olamayacaktı. 14 Aralık 2006 gecesi aslında küçük kızın ruhunu gömdüğü geceydi. O ruh bir daha dirilmemişti. Öcü küçük kızın boğazını sıkarken küçük kızın ruhunu öldürmüştü. Ama küçük kızın bedeninde ona ait izlerle yaşamaya mahkum kalmıştı...
Boğazımı sıktığı sırada ölmeme ramak kala polisin siren seslerini duyarak bırakmak zorunda kalmıştı. Anında toz olup gitmişti. Ben ise hareketsiz bir şekilde yatıyordum. Ölmemiştim. Ruhumun yavaş yavaş bitişini izliyordum. Üşümüyordum. Çünkü bedenime ısıtılmış demir değdirilmiş gibi hissediyordum. Duygusuzdum. Çünkü duygularımı barındırdığım ruhumu öldürmüştü. Aklımı kaybetmiştim. Çünkü olanların hiçbirisi sindirilecek gibi değildi. Hele de yedi yaşındaki bir kız çocuğu için bu söz konusu bile değildi. Şimdi onu görsem benim boğazıma sarılarak ruhumu öldürdüğü gibi onun da ruhunu öldürmek isterdim. Bunu neden yaptın! diye sorardım. Değdi mi derdim. Değdi mi senin zevklerin için küçük bir kız çocuğunun ruhunu öldürmeye! Duygunu barındırmadığın o pis ruhunu öldürmek istiyordum. Ölmedin! Peşimi bırakmadın! Neden, neden bana bunu yapıyorsun? Yıllardır o geceden beri peşimi bırakmıyordu. Yeter! Diye haykırmak istiyordum. Ama o burada bile yasaktı. Bana yapılanın cezasını vermemişti. Yıllardır yakalanmamıştı. Ama hâlâ peşimdeydi. Öcüydü. Bir gölge gibi peşimdeydi. Onu gördüğüm her yerde kaçıyordum. Ama kimse onu yakalamıyordu. O insanları da korkutmuştu. Kimse onu yakalamaya cesaret edemiyordu. Merak duygusu bedenimi kasıp kavuruyordu, neden onu yakalamıyorlar diye. İnsanları bu kadar korkutmayı nasıl becermişti. Öcünün gittiğim yere geldiğini boynuma ilk kanlı elleriyle dokunduğu kısım sızladığı için orada olduğunu anlıyordum. Ve şimdi de odamdaydı.. Nefes nefese bir şekilde boğazımı tutuyordum. Çünkü sızlaması çok canımı yakıyordu. Kan gölünün ortasındaydım. Ellerim kanlı bir şekilde boğazımı sıkıyordum.
Çığlık atamıyordum. Çünkü öcü sesimi çalmıştı! Ağzımı açtığımda sesimi duymadığımda aklımı kaçırmıştım. Sonra gözlerimi çok sıktığımı hissettim. Canım acıyordu. Birisi elimi çekiştiriyordu. Boğazımdan çekmem için yapıyordu. Öcüydü bu. Bana dokunuyordu! Akıl alır gibi değildi. Ben hiçbir şey görmüyordum. Çünkü gözlerimi açamıyordum. Onu göremiyordum ama hissediyordum. Yedi yaşımda olduğu gibi o kan kokusunu almıştım. Bir tek o böyle kokuyordu. Boynumda olan ellerimi çekmeye çalışıyordu. Sımsıkı kapattığım gözlerimi açtığımda nefes nefeseydim. Bir kabustan uyandığımı yeni fark ediyordum. Boğazımdan ellerimi çekmeye çalışan hemşireymiş. Boğazım kıpkırmızı olmuştu. Az kalsın kendimi öldürüyordum. Öcü buradaydı. Burayı bildiğini biliyordum. Ve hemşire gelmeden önce o buradaydı. Hemşire,"İyi misiniz?" Ne dediğini çok algılayamıyordum. Boş gözlerle hemşireye bakıyordum. "Doktoru çağırmaya gidiyorum. Sakın odandan çıkma tamam mı?" kafamı sallamıştım. Çünkü konuşamıyordum. Öcü yedi yaşımda ses tellerimi çaldığı için o zamandan beri konuşamıyordum. Ve şu anda burada, akıl hastanesinde olmamın sebebi de oydu. O vardı. Ama onun öldüğünü söylüyorlardı. O ölmemişti. Öcü yaşıyordu! Ama kimse inanmıyordu. Her gece yanıma geliyordu. O kan kokusunu hissediyordum. Herkes onun öldüğünü söylerken boğazımda hissettiğim sızı neydi?
Odamda yatağın üzerinde oturuyordum. Yatağım pencereyi görülebilecek şekilde koyulmuştu. Hastanenin bahçesindeki ağaçları izliyordum. Birbirleriyle sohbet içerisindelerdi. Gözümü kırpmadan onları izliyordum. Yüzümde soluk bir gülümseme ile sohbetlerini dinliyordum. Yine çok tatlılardı. Birbirleriyle atışıyorlardı. En az haftada iki kez kavga ederlerdi. Bu çok komik olurdu. Buraya geldiğimden beri bir tek onlarla anlaşabiliyordum. Bahçeye çok çıkmazdım ama onlarla camdan da anlaşabiliyordum. Mesela şu an benim onları izlediğimi fark etseler utanırlardı. O yüzden gizli gizli izliyordum. Odanın kapısı birden açılınca korkuyla yatağın yanına doğru saklandım. Sakince yanıma hemşire uzanınca kolumdan tutmak istedi ama geri çektim. Kimsenin dokunmasını istemiyordum. "Peki, sana dokunmayacağım. Ordan kalkıp yatağın üzerine oturabilir misin?" Yavaş hareketlerle saklandığım yerden kalktım. Hala bir şey olacakmış gibi hissettiğim için tetikteydim. Her an bir şey olabilirdi. Doktor, doktor olmaktan çıkıp öcü olabilirdi. Doktor kılığına giren bir öcü gayet mantıklı geliyordu. Bunu düşünmüş olabilirdi. Ya da ağaçlarla konuşurken aslında onunla da konuşmuş olabilirdim. Bunu bilemiyordum. Ama bilmek isterdim. Doktor yanıma yaklaşırken ben oturduğum yerden uzaklaşıyordum. Doktor,"Sakin ol İklim. Sana zarar vermeyeceğiz. Senin iyi olman için burdayız. Lütfen sana yardım etmeme izin ver. Bize biraz güven." bir tepki bekliyorlardı benden. Konuşamadığım için bir el işareti ya da bir göz kırpıştırması. Ama sanki bir duvara bakar gibi onların yüzüne bakıyordum. Yüzümde hiçbir mimik oynamıyordu. Zamanla mimiklerimi de kaybetmiştim. Yüzümdeki gamzeler solmuştu. Onları tek canlandırabilen ailemdi. Babam, annem ve abim... Beni buraya getirdikleri için çok üzgündüler. Ama defalarca kendime zarar vermeyi denediğim için baş edemeyip buraya yatırmıştılar. İlaçlarımı burada düzenli verdikleri için iyileşeceğimi sanıyorlardı. Benim iyileşmem için tek gereken öcünün yakalanmasıydı. Ama yakalamıyorlardı! Beni düşünselerdi ilk önce onu yakalarlardı.
Doktor yanıma yaklaşıp gözlerime ışık tuttu. Ondan hemen uzaklaşmak istesem de bunu yapmadım. Yapamadım. Çünkü eğer kaçsaydım beni tutmaya çalışıp dokunacaklardı. Ve bana dokunmalarını istemiyordum. Boğazımı kontrol etti. Çünkü boğazımı neredeyse parçalayacak hale getirmiştim. "Hastaya sakinleştirici verin. Boğazındaki oluşan yaraları temizleyin, mikrop kapmasın. Ve ilaçlarını verin. Sonra hasta dinlenmesi için bırakın. Arada kontrol etmeyi unutmayın." doktor hemşireye talimatlarını söylerken yine boş gözlerle bakıyordum. Hemşire doktoru başını sallayarak onaylandıktan sonra,"Bugün hastanın babası ziyarete geleceğini söyledi. Kızını görmek istiyormuş." hemşirenin dediklerinden sonra sevinmiştim. Gözlerimin içinin güldüğünü gören doktor tebessüm etmişti. "Peki o zaman. Geldiğinde bana da uğramasını söylersiniz." hemşire tekrardan doktoru onaylandıktan sonra odadan çıkmışlardı. Bugün babam gelecekti. Heyecanlanmıştım. Abim ve annem geldiğinde babam gelmemişti. İşinde bir sıkıntı çıktığını söylemişlerdi. Babamı göremedim diye üzülmüştüm. Ama bugün geleceğini duymak yarama merhem olmuştu. Babama sarılmak bana iyi gelecekti. Yine şarkımızı söylerdi. Ben ona gülümserdim. Sonra o bana "Bir gün bu şarkıyı beraber söyleyeceğiz güzel kızım." derdi. Sonra gelecekle ilgili hayaller kurardık. O bana anlatırdı, ben dinlerdim. Onu dinlemekten hiç usanmazdım. O bana küçükken okuduğu kitabı okurdu. En sevdiğim kitap Küçük Prens'ti. Ne zaman gelse bana onu okurdu. Kitaplarla aramdaki bağı bilirdi. Ama en sevdiğim kitabın da Küçük Prens olduğunu bilirdi. Her geldiğinde bana "Sana sarı kafayı okuyayım mı?" diye sorardı. O zaman gülerdim. Gamzelerimi solan yerinden canlandıran benim babamdı. Babam benim ilk ve tek aşkımdı.
Babamın gelmesini beklerken camın önüne gelen kuşlar için ekmek kırıntıları koyuyordum. Onlarla güzel bir arkadaşlığım vardı. Beni anlıyorlardı. Biliyor musunuz? Onlar bile öcüyü yakalamanın peşindeyken benim ailem öcüyü aramayı bırakmıştı. Kuşlar, ağaçlar, kediler köpekler ve hatta karıncalar bile öcüyü arıyordu. Bulucaklarına söz vermiştiler. Onlara inanıyordum. Bulucaklarına, sözlerini tutacaklarına inanıyordum.
Kuşlara kırıntıları verdikten sonra pencereyi kapatırken odanın kapısının açıldığını duydum. Arkamı döndüğümde babamın geldiğini gördüm. Ona doğru koşup boynuna atladım. En son geçen gün görmüştüm ama sanki kaç aydır görmemişim gibi özlemiştim. Babam saçlarımın arasından öptü ve saçlarımı iyice kokladı. "çok özlemişim güzel kızım." dedi. Bende onu çok özlemiştim. Ondan ayrıldıktan sonra elimi tuttu ve yatağımın üzerine oturduk. "Pencerenin önüne kuşlara ekmek kırıntısı mı koyuyordun?" Diye sorunca başımı salladım. Hâlâ konuşmadığımı görünce bir iç çekti. Bu yılların verdiği bir iç çekişti. "Ölmeden önce son bir kez daha bana baba dediğini duysam gözüm açık gitmeyecek." Böyle söyleyince üzülmüştüm. Yüzüm düşmüştü. Bende ona doyasıya baba demek istiyordum ama olmuyordu. Diyemiyordum. Üzüldüğümü anlamıştı. "Diyeceksin İklim'im. Biliyorum. Sen tekrardan konuşabiledeksin. Kendi sessizliğinde boğulmayacaksın." Bir gün gerçekten konuşabileceğime inanıyordu. Ne acı! Ben bir daha konuşamayacaktım. Bunu kabullenmesi gerekiyordu. O 'baba' kelimesi ağzımdan bir daha dökülmeyecekti. Bunu biliyordum. Hissediyordum. Hislerim beni yanıltmazdı. Ama bu sefer yanıltsın çok isterdim. İmkansızı istemek nedir bilirim. Ben yıllardır imkansızı diliyorum. Yirmi ikinci yaş günüme kadar hep bunu diledim. Ve yakında yirmi üçüncü yaş günümde de bunu dileyeceğim. İmkansızı. Ne kadar kolay değil mi? Bir kelimeye tüm çaresizlikler sığabiliyor. Bir kelime hayat bitirebiliyor. İmkansız.. Hayata bile bile lades ederiz. Kaybedeceğini bile bile ladese girersin. Neden kaybedersin? Çünkü hayat savaşında hiçbir zaman kazanacağını düşünemezsin. Kendi iç savaşında kazanamayacağını kabullenirsin. İşte o yüzden bile bile o ladese girersin. Kaybedeceğini bile bile...
****
Selam. Yeni bir serüven, yeni bir başlangıç, yeni bir dünya kapılarını araladı. O kapının ardındakileri merak ettiğimiz için bize de içeri girmek düşer. Başladığım bu yolda heyecanımı dile getirmek istiyorum. Diğer hikayelerimde bu denli derecede heyecanlanmazken bu hikayede heyecandan bazı yerlerinde yazamamış olabilirim. Bu hikayeyi yazarken içimdeki kız çocuğunu konuşturuyorum. Bu yazılar içimdeki kız çocuğuna ait iken ben sadece sergileyen kısım oluyorum. Şimdiden teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalın. 🤍
İnstagram: Egesuozzzkaya