İçeriğe geç

Lara Alin | Gerçek Ailem

Bölüm 3 · 35 dk okuma

Lara Alin | Gerçek Ailem

Bölüm 3

2. Bölüm

Medya: Lara Alin

İkinci bölüme hoş geldiniz Çiçeklerimmm.

Oy vermeyi ve yorum yazmayı unutmayın Çiçeklerim.

Beğeni sınırı= 10

Yorum sınırı= 5

En çok yaklaştığın anda kaybedersin bazen; kaderin en acı şakası budur.

Şimdi hikâye değil, kader anlatıyor.

***

26/04/2012

Melora’dan

Parkın içi akşam güneşinin yumuşak ışıklarıyla sarılmıştı. Ağaçların yaprakları hafif hafif sallanıyor, rüzgâr salıncakların zincirlerini ince bir müzik gibi tıngırdatıyordu. Toprak kokusu, çocuk kahkahaları ve hafif bir rüzgâr… her şey Lara’nın içini kıpır kıpır yapıyordu.

Lara, salıncağı görür görmez gözleri kocaman açıldı. Minicik ayaklarıyla zıp zıp zıplayarak Arin’in önüne geçti. Kollarını iki yana açıp, o pamuk gibi sesiyle: “Abiş salınyaya bineyim!” dedi.

Arin 14 yaşındaydı ama yüzünde o yaşından büyük bir ciddiyet, kalbinde ise Lara’ya karşı kocaman bir şefkat vardı.

Lara’nın o masum bakışı… Sanki gözlerinin içine iki küçük yıldız koymuşlardı. Arin’in bütün “abi ciddiyeti” o bakışla eriyip gidiyordu. Tabii ki dayanamadı. “Tamam, gel bakalım.”

Salıncağa doğru yürürlerken rüzgâr Lara’nın saçlarını hafifçe savurdu. Salıncağın metal zincirleri güneşte parlıyor, oturağı rüzgârla kendi kendine minik minik sallanıyordu. “Abim sen bin ben seni sallayayım.” dedi.

Lara’nın kaşları hafifçe kalktı. “Ama abiş çen binmeyeyek misin? Niden binmeyeyeksin?” Lara’nın sesi öyle saf, öyle pamuk gibiydi ki… Arin’in yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi. Eğildi, Lara’nın yumuşacık, tombul yanağını parmaklarının tersiyle okşadı. “Çünkü abim en iyi görev benim. O görevde seni sallamak.” dedi Larin`in yanağını okşarken. Lara bir an düşündü… Sonra o minik dudaklarıyla, kendinden emin bir şekilde başını salladı: “Timam, abiş çen biliysin.”

Salıncağa adımladı… Ama bacakları kısa olduğu için çıkamadı. Bir sağ ayağını koydu, olmadı. Sol ayağını koydu, yine olmadı. Kaşlarını çatıp salıncağı eliyle itti: “Sen niye bu kaday yukaydasın!” diye salıncağa kızdı. Arin, kardeşinin bu tatlı sinirine kahkaha attı. Kahkahası parkın içinde yankılandı. “Abim sen sinirlendin mi? Senin sinirini yerim fıstık.”
dedi, gülerek.

Sonra Lara’nın minicik bedenini kucağına aldı. “Sen söyle, abin senin için dünyayı yıkar… salıncağa mı bindiremeyeceğim?” dedi ve onu dikkatlice salıncağa oturttu. Önündeki güvenlik barını indirip sağlam olduğundan emin olduktan sonra salıncağı geriye çekti. Lara’nın ayakları havada komik komik sallanıyordu. Rüzgâr yanağını okşadı, saçlarını hafifçe uçurdu.

Arin ilk itişi verdiğinde, Lara’nın kahkahası parkın sessizliğine çarpıp yayıldı. Sanki bütün park o kahkahayla aydınlandı. “Abiy biyas daha hıslı!” Lara’nın incecik sesi, salıncağın zincirlerinin çıkardığı tıngırtıya karıştı. Arin, kardeşinin isteğini duyunca salıncağı biraz daha hızlandırdı ama yine de dikkatliydi; 14 yaşında olmasına rağmen Lara’ya karşı içgüdüsel bir koruma duygusu vardı. Lara her itişte kahkahalarla bağırıyordu: “Biyas daha! Biyas daha hıslı abiş!” Kahkahası parkın içini dolduruyor, rüzgârla birlikte etrafa yayılıyordu.

Arin de onun mutluluğunu izlerken kendi kendine gülümsüyordu. Kardeşinin neşesi, onun içindeki bütün yorgunluğu, bütün ciddiyeti eritiyordu.

Lara’nın gözleri bir anda etrafta dolaşmaya başladı. Salıncak yavaşlarken çimenlerin arasında bir şey dikkatini çekti. Papatyalar. Minicik, bembeyaz, güneş ışığında parlayan papatyalar. Lara heyecanla abisine dönmeye çalıştı. Arin, onun bir şey diyeceğini anladı ve salıncağı yavaşça durdurdu. Gözlerini kırpıştırıp: “Söyle abim.” der gibi baktı.

Lara, nefes nefese, heyecanla: “Abiş şuyada çoyk güsel papatyalay vay! Lütben lütben papatyalaya bakayım!” Arin, Lara’nın papatya sevgisini ezbere bilirdi.

Hiç düşünmeden: “Tamam abim, gel bakalım.” dedi.

Lara salıncaktan iner inmez papatyaların yanına koştu. Ellerini birbirine çarptı, minik ayaklarıyla yerinde zıpladı. Sanki dünyanın en güzel şeyini görmüştü. İşaret parmağıyla papatyaları gösterip: “Abiş bu çoyk güsel kokuyoy!” dedi.

Arin gülümsedi, eğildi ve her zamanki o yumuşak sesiyle: “Senin gibi kokuyor abim.” dedi. Lara’nın yüzü bir anda kıpkırmızı oldu. O tombul yanakları pembeleşip ısındı. Utançla yüzünü Arin’in bacağına gömdü, sanki saklanacak yer arıyordu. Arin bu tatlılığa dayanamadı. Kahkaha attı, Lara’nın saçlarını okşadı ve onu kucağına aldı.

“Gel bakalım fıstığım… eve gidelim.” dedi. Lara, Arin’in boynuna sarıldı.

Papatyaların kokusu, akşam güneşinin sıcaklığı ve iki kardeşin masum mutluluğu… Parkın içinde yavaşça uzaklaşırken, sanki dünya bir anlığına sadece onların etrafında dönüyordu.

Arin bir ümit kapıyı çaldı. Belki bu kez açılır diye… Belki bu kez kavga yoktur diye… Belki bu kez ev biraz sessizdir diye… Ama kapı yine açılmadı. Cebinden anahtarı çıkardı, kilide soktu. Kapı açılır açılmaz o tanıdık, boğucu hava yüzüne çarptı. Evin içi yine bağırışlarla doluydu. Anne ve babalarının sesleri duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Arin alışmıştı. Ama Lara’nın alışmasına izin veremezdi.

Kardeşini hemen odasına götürmek için adım attı. Ama geç kalmıştı. Merdivenlerden sinirle inen iki gölge… Serap ve Saffet. Serap, kocasını yine başka biriyle mesajlaşırken yakalamıştı. Ama bağırıp çağırdıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi çantasını aldı, kapıya yöneldi. Başka bir adamla buluşmaya gidiyordu.

Arkasında ise iki küçük çocuk kalmıştı. Sevilmediklerini bile bile annelerini merak eden iki çocuk: Arin ve Alin.

Saffet’in eli ayağı sinirden titriyordu. Serap’ın arkasından küfürler savuruyor, bir yandan da sinirini çıkaracak bir şey arıyordu. Gözleri koridordaki aynaya takıldı. Bir anda aynayı duvardan söküp yere fırlattı. Cam, binlerce küçük parçaya ayrıldı. Kırıkların sesi evin içini doldurdu.

Lara korkudan çığlık attı ve Arin’in boynuna sarıldı. Minicik elleri titriyordu.

Arin, kardeşini korumak için onu kucağına aldı ve kendi bedenini Lara’nın üzerine siper etti.

Cam parçaları Arin’in sırtına saplandı. Beyaz tişörtü bir anda kırmızıya dönmeye başladı. Ama Arin kıpırdamadı. Kardeşinin tek bir saç teline bile zarar gelmesin diye.

Saffet son bir kez bağırdı, küfretti ve kapıya yöneldi. Çıkmadan önce yerdeki cam parçalarını gösterip: “Geldiğimde bunlar yerde olmayacak.” dedi. Kapı sertçe kapandı. Ev bir anda sessizleşti.

Arin, Lara’yı yavaşça yere bıraktı. Sırtındaki acıyla yüzü buruştu ama belli etmemeye çalıştı. Eğildi, Lara’nın yüzünü avuçlarının arasına aldı. Minik yanaklarından süzülen yaşları sildi. “Abim korkma birtanem. Ben buradayım. Sana hiçbir şey olmaz.”

Lara hıçkırarak konuştu: “A-ama abiş… se-senin yanın ayıdı…” Arin, kardeşinin gözyaşlarını durdurmak istercesine gülümsedi. “Abim benim canım acımadı. Bak iyiyim. Hem sen ağlarsan benim canım daha çok yanar.” Lara hızla gözyaşlarını sildi, küçücük dudaklarını büzüp gülümsemeye çalıştı. “Timam abiş… çen yetey ki üsüyme ben aylamam.”

Arin, Lara’nın esnediğini fark etti. “Hadi uykucu, yatağa.” Lara başını iki yana salladı. “Abiş çen geymiyoy musun? Ben sensis uyuyamam ki.” Arin saçlarını okşadı. “Tamam abim. Ben 15 dakikaya geleceğim. Sen pijamanı giy, beni yatakta bekle.” Lara merdivenlerden odasına doğru koşarken: “Hıslı oy abiş!” diye seslendi.

Kapı kapanır kapanmaz Arin hızla cam kırıklarını süpürdü. Sonra banyoya girdi. Sırtı çiziklerle doluydu. Cam parçaları derisine saplanmıştı. Her dokunuşta canı yanıyordu. Ama dişini sıktı. Tek başına pansuman yaptı. Kalan camları çıkarmaya çalıştı.

Bunu ona yapan öz babasıydı.

Arin’in aklında tek bir şey vardı: Lara bekliyordu. Odaya gitmeden önce yüzüne bir gülümseme yerleştirdi. Pek beceremedi ama denedi. Kapıyı açtığında Lara’yı gördü. Gözlerinden uyku akıyordu, ama bağdaş kurmuş şekilde oturuyor, heyecanla kapıya bakıyordu. Arin yumuşak bir sesle: “Abim neden beni bekledin? Gözünden uyku akıyor.”

Lara hemen abisinin göğsüne yaslandı. “Abiş sensis uyuyamam ki… Hadi yatayım. Benim çoyk uykum geydi.”

Arin kardeşinin düzenli nefes alışını duyunca başını eğdi, saçlarına küçük bir öpücük kondurdu. Lara’yı daha sıkı sardı. Sanki bütün dünyadan saklamak ister gibi. Ve çok geçmeden ikisi de uykuya daldı.

Her gece böyle uyuyorlardı. Birbirlerine sarılıp, birbirlerinin nefesiyle sakinleşerek. Birbirleri olmadan uyuyamıyor, birbirleri olmadan eksik hissediyorlardı.

Ama Arin nereden bilebilirdi ki… Lara Alin gittikten sonra her gecesinin uykusuz geçeceğini.

Gece boyunca ev sessizdi. Sadece Arin’in düzenli nefesi ve Lara’nın arada bir çıkardığı minik mırıltılar duyuluyordu. Dışarıda rüzgâr hafif hafif esiyor, pencerenin perdesini dalgalandırıyordu. Ama odanın içinde… iki küçük çocuğun birbirine tutunarak kurduğu minicik bir dünya vardı.

Arin sabaha karşı uyandı. Sırtındaki acı, gece boyunca hiç dinmemişti. Her nefes alışında hafif bir yanma hissediyordu. Ama kollarının arasında uyuyan Lara’nın sıcaklığı… o acıyı bir anda unutturuyordu.

Lara’nın saçları Arin’in çenesine değiyordu. Minicik elleri Arin’in tişörtünü tutmuş, sanki bırakırsa düşecekmiş gibi sıkıca kavramıştı. Arin başını hafifçe eğdi, kardeşinin saçlarını kokladı. O papatya kokusu… dün akşamki papatyaların kokusuyla aynıydı. “İyi ki varsın abim…” diye fısıldadı içinden. Bir süre öylece kaldı. Sanki zaman durmuştu.

Güneş yavaş yavaş odanın içine süzüldü. Perdeden geçen ışık, Lara’nın yüzüne vurdu. Lara gözlerini araladı, uykulu uykulu Arin’e baktı. “Abiş… günaydın.” Sesi pamuk gibiydi. Arin gülümsedi, ama yüzündeki yorgunluk saklanamıyordu. “Günaydın abim.” Lara gözlerini ovuşturdu.

Arin, Lara’yı kucağına alıp mutfağa götürdü. Sırtı hâlâ acıyordu ama belli etmedi. Lara’yı sandalyeye oturttu. “Abiş ben süt içeyim.” Arin gülümsedi. “Tamam abim, süt geliyor.” Dolabı açtı, sütü çıkardı. Bardağa dökerken yüzünü buruşturdu; sırtındaki acı tekrar kendini hatırlattı. Ama Lara’nın gözleri onu izliyordu, o yüzden belli etmedi. Lara sütü iki eliyle kavradı, büyük bir gururla: “Ben büyüdüm abiş. Aytık sütümü dökmüyoyum.” Arin kahkaha attı. “Sen zaten benim büyük bebeğimsin.” Lara gururla göğsünü kabarttı.

Arin, Lara’nın süt içerken sallanan ayaklarına baktı. Minicik ayaklar… Minicik bir dünya… Ama o dünyanın yükünü taşıyan bir çocuktu Arin. “Ben büyüyene kadar dayanmalıyım. Lara için. O gülene kadar. O korkmayana kadar. O mutlu olana kadar.” diye tekrar etti içinden. Sırtındaki acı tekrar sızladı. Ama Arin umursamadı. "Ben acıya alışırım. Ama o ağlamasın.”

Şimdiki Zaman

Lara Alin’den

En az iki dakikadır bakışıyorduk.İki dakika… ama bana sanki zamanın içi boşalmış, dünya durmuş, nefesim bile yarıda kalmış gibi geliyordu. Ne o siyah gözlerini benden ayırıyordu, ne de ben ondan. Sanki gözlerimiz birbirine kilitlenmişti ve biri kapıyı çalsa bile kıpırdayamayacaktım.

Gözleri dolu gibiydi. Ya da belki ben uzaktan bulanık görüyordum, kim bilir.

Ama bir şey vardı… içimde bir şey kıpır kıpırdı.

Neden bakışımı ayırmadığımı biliyordum: inat. O ayırmıyorsa ben niye ayırayım. Beni böyle izliyorsa, ben de onu izlerim. Bu kadar basit.

Masadan bir öksürük sesi gelince ikimiz de aynı anda başımızı çevirdik. Öksüren çocuk… yani çocuk demek bile tuhaf. Tipi hiç çocuk gibi değil. Yüzündeki gülümseme olmasa vallahi korkardım. Kas desen var, boy desen var, omuzlar geniş… Sanki “küçükken ağaç kabuğu yemişim” der gibi bir fiziği var.

Dayanamadım, içimde tutamadım: “Sen nesin? Ya da siz?” Masadakiler kahkaha attı.

Ama bana bakan… o bakışını hiç bozmadı. Rahatsız edici değildi ama… Birinin sizi bu kadar dikkatle izlemesi insanı garip hissettiriyor. Sanki her mimiğimi, her nefesimi, her göz kırpışımı takip ediyordu. Düşünceli duruyordu. Ama sorumu duyunca o düşüncelerden çıkıp hafifçe gülümsedi.

Ve nedense… o gülümseme hoşuma gitti. Niye hoşuma gitsin ki? Kesin şeydir… insanları üzgün görmeyi sevmem. Evet evet, kesin ondandır.

Karşısındaki adam konuştu: “Küçük hanım, biz askeriz. Türk askeri.” Sesinde öyle bir gurur vardı ki… Sanki kelimeler göğsünden değil, kalbinden çıkıyordu.

Benim ağzımdan döküldü: “Asker mi? Asker misiniz? Oha! Pardon… Bir anda öyle öğrenince şaşırdım. Aslında tahmin etmiştim. Bu kadar yapılı, kaslı, boylu poslu olmanızdan belliydi.”

Karşımdaki çocuk gibi olan ama çocuk olmayan, gülüşü fazla özgüvenli olan asker hemen atladı: “Aralarında en kaslı olanın benim olduğumu da tahmin etmişsindir değil mi? En azı da karşındaki şahıs.” Ben hâlâ adlarını bilmediğim için içimden “kumral”, “bana bakan”, “abla diyecek çocuk” diye kodluyordum.

Dayanamadım: “Sizdeki kas, kas değil kaya mübarek. Nasıl yaptın onu?” Bu lafım üzerine öyle bir kafa salladı ki… Sanki “biliyordum, biliyordum” der gibi. Arkadaşlarına hava attı.

Sonra en genç olanı, yüzünde çocuk enerjisi olan ama kasları çocuk enerjisi olmayan, hemen atladı: “Bir kere benim kasım daha fazla. Onunki boş, içi boş. Benimki semsert, taş gibi.” Kaslarını sıkıp bana kanıtlamak ister gibi gösterdi.

Bu hâline kahkaha attım.

Ve tam o anda… Bana bakan o siyah gözler yine üzerimdeydi. Sanki gülüşümü bile ezberliyordu.

Bakışlarım yine ona kaydı. Masadaki sessiz, tek kelime etmeyen ama her hareketimi milim milim izleyen o adama.

Ama gözlerini benden çekmediği için ben de çekemedim. Artık dayanamadım. “Yüzümde bir şey mi var?” dedim. Sorumu duydu. Duydu ama cevap vermedi.

Onun yerine: “Adın ne?”

Sanki benim sorum hiç olmamış gibi. Adımı ne yapacaktı? Niye soruyordu? İçimde bir şey gerildi.

“Neden adımı merak ediyorsun? Bu masaya geldiğimden beri hareketlerimi inceleyip duruyorsun. Bir sorun mu var?”

Masadakiler sessizleşti. Sanki herkes nefesini tutmuş bizi izliyordu. Ama o… hiç istifini bozmadı. Gözlerini kırpmadan, aynı sakinlikle: “Kaç yaşındasın? Onca söylediğimi atladı. Direkt yaş.

Sinirden masayı ısıracak kıvama geldim. “Beyefendi şaka mısınız? Ne yapacaksınız benim yaşımı? Ne ilgilendiriyor sizi?” Sesim biraz yükseldi. Ama suç bende değildi. Beni böyle bakarak, böyle sorularla köşeye sıkıştıran oydu.

O ise hâlâ aynı bakışla beni izliyordu. Sanki cevabımı değil, tepkimi ölçüyordu. Sanki yaşımı değil, kim olduğumu anlamaya çalışıyordu. Ve bu… beni daha da sinirlendiriyordu. Ama bir yandan da… kalbimin ritmini hızlandırıyordu. Neden böyle oluyordu bilmiyordum. Ama gözlerini benden çekmediği sürece, ben de çekemeyecektim.

Arin Bozkurt’tan

“Çok ilgilendiriyor…” Söz ağzımdan istemsizce döküldü. Masadakilerden sadece Aras duymuş olmalı; başını kaldırıp bana soru sorar gibi baktı. Gerçi hepsi bakıyordu.

Ne cevap verebilirdim ki? “Sen benim miniğim olabilirsin mi?” Diyebilir miydim? Diyemezdim.

Ama içimde bir yer… tam on üç yıldır kapanmayan o yara… bir anda açılmıştı.

Karşımda ayakta duran kızın gülüşü, yanağındaki çukuru, gözlerinin parlaması… Lara Alin’nin aynısıydı. Benim papatyamın. Benim minnoşumun. Benden koparılan, kollarımdan alınan, bir daha kokusunu bile duyamadığım kardeşimin.

On üç yıl… On üç yıldır hiçbir yüz bana onu hatırlatmamıştı. Ama bu kız… bu kız nefes aldıkça bile Lara’ya benziyordu.

Kendime kızdım. Yanılgıya kapılmamalıyım. Ama kapılmamak mümkün değildi. O kadar benziyordu ki… kalbim göğsümde değil, boğazımda atıyordu.

Ve şimdi… karşımda, bana hesap soruyordu.

“Asker Beyciğim, size soruyorum. Hâlâ sorumu yanıtlamadınız.” Gözlerini dikmiş, cevabımı bekliyordu.

Sanki içimi okuyordu. Sanki yıllardır sakladığım o acıyı görüyordu.

Yutkundum. Sesim ilk başta kısıldı. “Seni tanıdığım birine benzettim.” Gözlerim istemsizce yana kaydı. O gülüşe… o masumluğa…

“O da yaşasaydı… senin gibi olurdu.” Kelime kelime, içimden sökerek söyledim. “Yani… çok benziyorsunuz. O yüzden seni fazla inceledim. Kusura bakma.” Masadakiler sessizleşti. Kimse bir şey demedi. Kimse bir şey soramadı. Ben ayağa kalktım. Daha fazla duramazdım. O yüzü daha fazla izlersem… o gözlere daha fazla bakarsam… kalbim dayanmazdı.

“Hadi… biz de kalkalım. Kahveyi karargahta içeriz.” Kızın bir şey demesini beklemeden kafeden çıktım.

Arkamdan bizimkilerin adım sesleri geliyordu. Ama hiçbiri konuşmuyordu. Çünkü hepsi anlamıştı. Benim yıllardır sakladığım o acı… o kayıp… o papatya kokusu… bir anda masanın ortasına düşmüştü.

Ve ben… ilk kez bu kadar zor nefes alıyordum.

Arabaya bindim, motoru çalıştırdım. Ellerim direksiyonda ama aklım hâlâ o kızdaydı. O yüz… o gülüş… On üç yıldır unutmamak için çabaladığım, ama her gece rüyamda gördüğüm yüzün kopyasıydı.

Demir, kapımı açtı "Kardeşim iyi değilsin, görüyoruz, anlıyoruz da. İn de ben süreyim." İtiraz etmeden yan koltuğa geçtim.

Demir sürücü koltuğuna oturdu. Sesi yumuşaktı ama içinde bir ağırlık vardı. “Kardeşim, biliyorum… ben de fark ettim. Lara’ya çok benziyordu. Ama insan insana benzer. Sonra olumsuz sonuç alırsak toparlanamazsın. Araştıralım, yapalım… ama çok ümitlenmeden. Yoksa geri olan yine sana olur.”

Haklıydı. Her kelimesi doğruydu. Ama kalbim mantığımı dinlemiyordu.

Arka koltuktan Ege’nin ciddi sesi geldi: “Abi olmadı DNA testi yaptırırız.” Bir an gözlerimi kapattım. DNA testi… Bu kelime bile içimi titretti.

Aras hemen atladı: “Kıza ne diyeceğiz peki? ‘Senin abin var ve seni ölü zannediyordu’ mu diyeceğiz? Az önce kız Arin’i tersledi.” Haklıydı. Ne diyecektim? “Merhaba, kardeşim olabilirsin” mi? Saçmaydı. Hem de çok.

Demir “Saçmalamayın. Daha hiçbir şey belli değil. Kıza da şimdilik bir şey demeyeceğiz. Ya öyle bir şey değilse? Kızı şoka sokarız. Belki sadece benziyor.” dedi. Ben de ona katıldığımı göstermek için kafamı salladım.

“Bir anda kardeşime bu kadar benzeyen birini görünce bocaladım. Neyse… ben Erdem`e söyleyeyim, araştırsın.”

Yolun geri kalanı sessiz geçti. Kimse konuşmadı. Kimse nefes bile almadı sanki. Herkes benim ne hissettiğimi biliyordu. Benim için bu konunun ne demek olduğunu biliyorlardı.

Babamla konuştuğumda da aynı sessizlik vardı. Miniğime benzeyen kızı anlattım. Babam, sesindeki titremeyi saklamaya çalışarak: “Sonuna kadar araştıracağım. Peşini bırakmam.” dedi.

Bu söz bile içimde bir şeyleri yerinden oynattı.

Erdem`in kapısına geldiğimde, içimdeki ağırlık ayaklarıma vurmuş gibiydi. Sanki yürümüyor, sürükleniyordum. Kapıyı tıklattım. “Gir.”

Kapıyı açar açmaz Erdem refleksle hazır ola geçti. Ama ben… ben o an bir komutan değildim. Bir asker değildim. Sadece… bir kardeşin abisiydim.

“Rahat ol.” dedim. Sesim normal çıkmadı. Kısık, çatlak, yorgun bir sesti. Erdem bile fark etti. Gözleri bir anlığına yüzümde gezindi. Belli ki hâlimi okumuştu. Ama hiçbir şey söylemedi. Askerdi. Sormazdı. Ama anlardı.

“Senden kişisel bir istek olarak araştırma yapmanı istiyorum.” Erdem`in yüzündeki ifade değişti. Ciddileşti. Sanki bir anda odanın havası ağırlaştı.

“Emredin komutanım.”

Kafenin adını, kızın dış görünüşünü, hatta saçının rengini bile anlattım. Her kelimede nefesim kesiliyordu. Erdem ise tek kelime etmeden dinliyordu. Ama gözlerinde bir şey vardı… merhamet mi, acı mı, yoksa beni anladığını gösteren o sessiz destek mi… bilmiyordum.

“Adından tut, ailesine kadar bütün belgeleri istiyorum. Hemen.”

Erdem başını eğdi. “Emredersiniz komutanım. Ancak yarına ancak bitirebilirim.”

“Gecenin köründe bile bitirirsen bana getir.” Erdem başını kaldırdı. Gözleri dolu değildi ama… içinde bir şey titredi. Benim için.

“Tamamdır komutanım.”

Arkamı döndüm. Kapıya doğru yürüdüm. Ama kapı koluna dokunduğum an Erdem’in sesi geldi. Yumuşak. Kırılgan. Bir askerin değil, bir insanın sesi.

“Komutanım…” Duraksadım. Arkamı dönmedim. Sadece dinledim.

“Umarım… umarım düşündüğünüz şey doğrudur.”

Bu cümle… beni bıçak gibi kesti. Çünkü Erdem bile biliyordu. Benim ne düşündüğümü. Ne hissettiğimi. Ne kadar korktuğumu. Yutkundum. Gözlerim yandı. Ama askerlik refleksiyle hiçbir şey belli etmedim.

“Ben de.” dedim sadece. Kısık bir sesle. Sanki kelime değil, nefes çıkıyordu ağzımdan. Kapıyı açtım. Koridora çıktım. Ve orada… timimin hepsi beni bekliyordu. Demir, Ege, Aras. Hiçbiri konuşmuyordu. Hiçbiri gülmüyordu. Hepsi sadece… beni izliyordu. Bir asker gibi değil. Bir tim gibi değil. Bir aile gibi.

Demir omzuma dokundu. “Ne olursa olsun… biz buradayız.”

Hepsi yanımdaydı ve hissettirmekten hiçbir zaman vazgeçmiyorlardı.

O an… onların gözlerinde kendi acımı gördüm. Kendi kaybımı. Kendi umudumu. Kendi korkumu. Ve ilk kez… on üç yıl sonra… gerçekten nefes aldığımı hissettim. Ama o nefes… acıyla karışık bir nefesti.

Lara Alin’den

Otobüs hafifçe sarsılarak durdu. Kapı açıldığında yüzüme serin bir hava vurdu; sonbaharın o hafif, temiz kokusu… ne çok ne az, tam kararında. Derin bir nefes aldım.

Bugün mesaim 16.00’da başlayıp 21.00’de bitecekti. Düne göre daha kısa olması bile içimi hafifletmişti. Zaten dün yetimhaneye döndüğümde Güneş’le o kadar çok gülüp eğlenmiştik ki, yatağa uzanır uzanmaz bayılmıştım.

Bugün bakacağım dördüncü okuldu. Evet, okul araştırıyorum. Kendime göre bir yer bulmaya çalışıyorum. Şimdiye kadar gezdiklerimde ya müdürün enerjisi “kaç kızım kaç” diyordu ya da okulun havası içimi sıkıyordu.

Bence bir okulun en önemli şeyi size nasıl hissettirdiği. İçeri girince nefes alamıyorsam, orada nasıl okuyayım? Ama yine de… Yetimhaneden çıkıp bir şeyler yapma fikri bile beni mutlu ediyordu. Arada kaçsam da, geri dönmek için bir sebebim vardı.

Güvenliği görmemle adımlarım yavaşladı. Adamın saçlarının ve sakallarının arasında beyazlıklar vardı; ama yüzündeki sıcak ifade o beyazlıkları daha da sevimli gösteriyordu.
Sanki sabahın serinliğine inat, yüzünde küçük bir güneş taşıyordu. Gülümseyip, sesimi yumuşatarak konuştum: “Günaydın. Ben sekreter Pınar Hanım’la konuşmuştum, okula bakmak için gelmiştim.”

Adamın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Gülümseyince yanaklarında minik kırışıklıklar oluştu; insanın içini ısıtan cinsten. “Hoş geldin kızım.” dedi. Elini hafifçe kaldırıp okulun girişini gösterdi. “Ön kapıdan girince hemen sekreterlik karşında.” Teşekkür edip yürümeye başladım.

Okulun dışı… Bembeyaz duvarlarıyla tertemiz, düzenli bir görüntü veriyordu. Bahçede kimse yoktu; okullar tatil olduğu için ortalık sakindi. Bankların üzerinde birkaç kuru yaprak vardı, rüzgâr hafifçe sürükleyip yerlerini değiştiriyordu. Çimenlik alanlar artık çiçekli değildi; ama düzenli, bakımlı görünüyordu. Sakinlik… huzur… sanki okul nefes alıyordu. Bu sessizlik beni ürkütmedi; tam tersine içimi rahatlattı. Kalabalık yoktu, gürültü yoktu, sadece ben ve yeni bir ihtimal. Okulun kapısına yaklaşırken içimde bir şey kıpırdadı. Belki heyecan, belki umut, belki de uzun zamandır hissetmediğim bir şey: Kendime ait bir yer bulma ihtimali. Kapının koluna uzandım. Soğuk metal avucuma değdi. Derin bir nefes aldım. Ve içeri adım attım.

Sürgülü kapıdan içeri adım attığım anda hafif bir serinlik yüzüme çarptı. Koridor sakindi; okullar tatil olduğu için ortalıkta öğrenci yoktu. Bu sessizlik beni rahatsız etmedi, aksine içimi rahatlattı. Sanki okul, kalabalık olmadan önceki gerçek hâlini gösteriyordu bana. İlerideki sekreterlik masası hemen dikkatimi çekti. “Merhabalar, hoş geldiniz.” Sesi yumuşaktı, sanki uzun zamandır beni tanıyormuş gibi.

“Merhaba, ben okula bakmak için gelmiştim.”

Kadın başını hafifçe yana eğip gülümsedi. “Hatırladım, Lara’ydı değil mi?”

“Evet. Siz de Pınar Hanım olmalısınız.”

“Evet ama hanım falan olmuyor, Pınar de yeter.” Gülümseyerek kabul ettim.

Yakından bakınca en fazla yirmi iki gösteriyordu. Siyah, düz saçları beline kadar iniyordu; ışık vurdukça saçları parlıyor, gözlerindeki enerjiyi daha da belirginleştiriyordu. Siyah gözleri canlıydı, insanın içine işleyen bir sıcaklık taşıyordu.

“O zaman sana gezdireyim, gel bakalım.” dedi neşeyle.

Onu takip ederek merdivenlere yöneldik. Ayak seslerimiz boş koridorda yankılanıyordu. Merdivenlerden aşağı inmeye başladık.

“Burası -1. kat.” dedi eliyle etrafı işaret ederek. “Burada spor salonu, havuz, konferans salonu gibi alanlar var. Asansöre binelim şimdi, merdiven merdiven çıkarsak haşatımız çıkar.” Gülmemi engelleyemedim.

Pınar’ın enerjisi okulun sessizliğini bile aydınlatıyordu. Sanki okulun rehberi değil de, uzun zamandır kaybettiğim bir arkadaşım bana etrafı gezdiriyordu.

Asansörün kapısı açılırken içimde hafif bir heyecan kıpırdadı. Belki de aradığım yer burasıydı. Belki de ilk kez bir okul bana “evet, burası olabilir” hissi veriyordu.

Asansöre bindik ve 1. kata çıktık. Kapı açılır açılmaz geniş bir alan karşımıza çıktı. “Burası kantin.” dedi Pınar, eliyle etrafı göstererek. “Sen burayı bir gör, öyle bir kalabalık oluyor ki… Allah’tan büyük de rahat sığıyor öğrenciler.” Gerçekten büyüktü. Bir taraf tamamen masalarla doluydu; boş olmalarına rağmen sanki birazdan bir sürü öğrenci gelip kahkahalarla dolduracakmış gibi bir enerji vardı. Diğer tarafta kantin kısmı uzanıyordu; raflar düzenli, tezgâh tertemizdi. Kantinin sağında geniş bir kapı vardı—yemekhane.

“İsteyenler yemekhaneye yazılıyor, isteyenler kantinden yiyor.” dedi Pınar. “Ben yemekhaneye yazılmanı öneririm. Ben de oradan yiyorum ve Fatma ablanın eli… leziz.” Son cümleyi söylerken gözlerini kapatıp başını hafifçe yana eğildi. Sanki o an Fatma ablanın yemeği ağzına gelmiş gibi bir hâli vardı. Gülmemek için kendimi zor tuttum.

2. kata çıktık. Koridorlar genişti, duvarlarda öğrencilerin yaptığı afişler asılıydı—tatil olmasına rağmen okulun ruhu hâlâ hissediliyordu. “Bunlar dokuzuncu ve onuncu sınıflar.” dedi. “Dokuzlardan dört şube, sizden üç şube var. Genellikle sınıf sayısı 30’u geçmiyor. Şimdi gelelim 3. kata.”

3. kata çıktığımızda Pınar’ın yüz ifadesi değişti; hafif bir yorgunluk çöktü. “Bu katta on birinci ve on ikinci sınıflar var.” Derin bir nefes aldı. “On birler… çok yaramaz. Cidden yani. Dokuzlardan bile beterler. Her gün başka bir tantana. Bir de okuldan kaçmaları yok mu… insanı delirtiyorlar.” Sanırım onların kaçmasından onlar değil, Pınar bıkmıştı.

Elimi kaldırıp itiraf ettim: “Sanırım ben de onlardanım ama azıcık yani… minnacık olabilir.”

Pınar, sanki kırk yıllık tecrübesi varmış gibi başını salladı. “Ah gençlik işte. Durmaz sizin kanınız. İlla aksiyon. İki dakika oturun.”

“Ben çok usluyum bir kere. Beni onlarla karıştırma.” Bana öyle bir baktı ki… Tabii canım, çok uslusundur der gibi.

“Ben devam edeyim.” dedi gülerek. “On birler dört şube, on ikiler de dört şube. Şimdi bir üst kata bakalım.”

Bir üst kata çıktık. Burası daha sessizdi; duvarlarda resim panoları, kapılarda notalar, içeriden hafif bir temizlik kokusu geliyordu. “Burada resim atölyesi, müzik odası, satranç yeri gibi alanlar var. Gel bakalım istersen.” Sırayla hepsine girdik.

Ama beni en çok çeken müzik odası oldu. Keman… O kadar güzel duruyordu ki. Sanki “beni çal” der gibi. Hep çalmak istemişimdir ama ne imkân vardı ne de ortam. Kime nasip, kime kısmet.

Sonra sıfırıncı kata indik. Müdürün odası sekreterliğin hemen yanındaydı. Girişte geniş bir bekleme alanı, en sağ köşede küçük ama düzenli bir revir vardı. Her şey o kadar düzenli, o kadar konforluydu ki… Burası özel okul olmasa bile özel okul gibi duruyordu.

Müdürle dersler, hocalar, öğrenciler… her şey hakkında konuşacaktım. Sonra kararımı verecektim. Ve içimde hafif bir heyecan kıpırdadı.

Müdürle konuşmayı bitirdiğimde içimde hafif bir sıcaklık vardı. Mustafa Hoca hem burada on ikinci sınıflara geometriye giriyor hem de okulun müdürlüğünü yapıyormuş. Ama o “müdür” kelimesinin ağırlığını taşımayan, daha çok “okulun babası” gibi duran bir adamdı. Samimi, rahat, konuşurken insanı germeyen bir enerjisi vardı. Bir de kızı varmış. Masal. Bu sene ortaokula başlamış. Ben de tabii… çenemi tutamadığım için hocayı soru yağmuruna tuttum. Adamcağız geometri anlatır gibi sabırla cevapladı hepsini.

Öğrencilerin hocalardan memnun olduğunu söyledi. Zaten bu okul nitelikli öğretmenleri seçiyormuş; belli ki rastgele kimseyi almıyorlar. Sonra sınıflardan, okulun düzeninden bahsetti. Bazen sınıflar arası tartışmalar oluyormuş, ufak tefek vukuatlar… Ama büyümeden hocalar hemen müdahale ediyormuş. Zaten çok sık olmuyormuş; herkes kendi grubuyla takılıyormuş. Ama Mustafa Hoca bunu anlatırken… Sanki tek bir grubu kastettiği çok belliydi. O “sorun çıkaran” grup.

Benim de çok sakin bir yapım yoktu ama herkesin grubu olduğu için pek arkadaşım olacağını sanmıyordum.

Yeni biriyle tanışınca hemen yakınlaşamam; önce bir bakarım, gözlemlerim, alışmam gerekir. Ama alışınca… O başka tabii.

Bu okulu sevmiştim. Gerçekten sevmiştim. Bir sürü artısı vardı: Okul çok geç bitmiyor —iş saatlerimle uyumlu—, özel okul gibi bütün imkânlar var, hocalar iyi, öğrenciler iyi… Daha ne olsun? “Zaten kendi hâlimde duracağım.” dedim içimden. Ama o cümleye ben bile inanmadım. Ben nereye gitsem bir şey olurdu zaten.

Mustafa Hoca’yla eski okulumdan buraya nakil aldırma ihtimalini konuştuk. Kontenjan en son bir kızın ayrılmasıyla açılmış. Bu sefer şans benden yanaydı. Taban puanım da bu okulunkine eşitti; hatta biraz daha yüksekti. Yani her şey denk geliyordu.

İçimde hafif bir heyecan kıpırdadı. Belki de… Gerçekten burası olacaktı.

Hoca ailemi ve nakil işlemlerini sormuştu. Ben de her zamanki gibi, ezberlediğim o cümleyi söyledim: “Yetimhanede yaşıyorum. Nakil işlemlerimi müdire yapacak.” Bu cümleyi söylerken içimde hiçbir şey kıpırdamadı. Çünkü “yetimim” demeye çoktan alışmıştım. Sanki üzerime yapışmış bir etiket gibiydi artık. Ne acıtıyordu ne de şaşırtıyordu. Ama Mustafa Hoca’nın gözleri… İşte onlar acıttı. O bakış… İnsanın içini çekip alan, “yazık” diyen, “keşke böyle olmasaydı” diyen o bakış. İşte bu yüzden yetim olduğumu söylemekten nefret ediyordum. Bana acımalarından nefret ediyordum. Aslında tam olarak yetim sayılmazdım. Ailem gerçekte ölmemişti —bildiğim kadarıyla. Ama kalbimde… Çoktan ölmüşlerdi.

Ben kendime göre yetimdim. Yetimhanede ailesi tarafından isteyerek bırakılan çocuktum. Kapıya bırakılıp arkasına bile bakılmayan çocuktum. Bunu söyleyip kendimi daha fazla acındıramazdım. Zaten kimseye anlatacak cesaretim de yoktu. Çünkü bir kere anlatırsam… Belki de gerçekten kırılırdım. O yüzden sustum. Gülümsedim. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi. Ve içimden sadece bir cümle geçti: “Ben alıştım… ama keşke alışmak zorunda kalmasaydım.”

Pınar’la vedalaştıktan sonra okuldan çıktım. Kapı kapanır kapanmaz Ankara’nın o kendine has havası yüzüme çarptı. Serin, hafif kuru, ama insanın içine işleyen bir ferahlığı vardı. Derin bir nefes aldım. Sanki ciğerlerime değil de ruhuma doldu hava.

Yetimhaneye doğru yürümeye başladım. Adımlarım yavaş değildi; ama aceleci de değildi. Sanki düşüncelerimle aynı tempoda ilerliyordum. Müdire Handan’a nasıl söyleyeceğim… Kadın zaten gıcık. Kesin yine bir şeyler söyleyip sinirlerimi hoplatacak. Kendimi tutmasam saçını başını yolardım ama… Beni kollayacak kimsem yoktu. Ne bir ailem, ne bir “arkamda duran” biri.

Ama sonra içimden bir ses yükseldi: “Ben bana yeterim.” Eskiden yetemezdim. Eskiden bir söz, bir bakış, bir azar beni darmadağın ederdi. Ama artık… Alışmıştım. Kendime yetmeyi öğrenmiştim. Kimsesizliğin ağırlığını taşımayı, kendi omuzlarıma yaslanmayı, kendi kendimi toplamayı.

Yetimhaneye doğru yürürken fark ettim ki… Ben artık o kapıya bırakılan küçük kız değildim. O gün ağlayan, korkan, bekleyen çocuk yoktu. Yerine… Kendi yolunu çizen, kendi kararını veren, kendi ayakta duran biri gelmişti. Ve Handan ne derse desin… Ben artık eskisi gibi kırılmayacaktım.

Bu düşüncelerle yetimhaneye vardım. Kapıdan içeri adımımı atar atmaz gözlerim otomatik olarak sağ tarafa kaydı. Ve şaşırdım. Salih abi uyumuyordu.

“Salih abi!” dedim, şaşkınlığım sesime bile yansımıştı. Başını kaldırdı, yüzünde her zamanki o mahcup ama tatlı gülümsemesi. “Salih abi sen uyumuyorsun?” dedim, sanki inanamayacakmışım gibi.

Elini salladı. “Çişli, beni ne zaman uyurken gördün. Ben hep dincim.”

Sanki her zaman uyurken yakalamıyormuşum gibi… Sanki geçen hafta horlarken görmemişim gibi… Adam resmen bilmezlikten geliyordu.

Güldüm. “Tabii tabii, aynen.” dedim, başımı sallayarak. Sonra aklıma Handan geldi. Gülüşüm anında söndü. “Salih abi, daha konuşurduk ama benim gıcık müdireyle konuşmam lazım.”

Bir anda ciddileşti. “Bir şey mi oldu çişli?” Gözleri hem endişeli hem meraklıydı. Beni gerçekten önemsiyor gibi bakıyordu. “Yok Salih abi.” dedim.

“Ben okul değiştirecektim ya… çok güzel bir okul buldum. Gidip baktım da özel okul gibi. Nakil işlerini müdire halledecek. Onunla konuşacağım. Yine bır bır konuşur, beni sinir eder, sonra da halleder.”

Salih abi derin bir nefes aldı. Sanki yıllardır aynı sahneyi izliyormuş gibi. “Tamam çişli… ama onun laflarıyla gaza gelip bir şeyler yapma. Her yaptığında sıyrılıyorsun, bu sefer sıyrılamazsın.” Haklıydı. Hem de çok. “Tamam Salih abi.” dedim bu dediğime pek inanmadım ama neyse.

Müdirenin odasına gitmeden önce gözüm bahçeye kaydı. Küçükler her zamanki gibi koşturuyordu. Ama benim gözüm direkt birine takıldı. Güneş. Her zamanki gibi arkadaşlarıyla koşuyor, kahkahalar saçıyordu. Sanki o küçücük bedenden değil de güneşin kendisinden çıkıyordu o neşe.

Ama ben onun gecelerini de biliyordum. Bazı geceler yanıma gelir, gözleri dolu dolu fısıldardı: “Babam beni niye bıraktı… ben çok mu çirkindim?” Sonra göğsüme kapanır, sessizce ağlayıp uyurdu. Ertesi sabah ise hiçbir şey olmamış gibi kalkar, yine etrafa ışık saçardı.

Güneş… Acısını gülüşlerinde saklayan kızlardandı.

Benim gibi.

“Güneş!” diye seslendim. Başını bir anda kaldırdı.

“Lara ablaaa!” diye bağırıp koştu ve kucağıma bildiğin atladı. Güldüm.

“Beni özledin mi fıstık?” Düşünür gibi yaptı. O kadar tatlıydı ki. “Düşündüğüne göre özlememişsin beni… Tamam o zaman ben de başka çocukları seveyim.”

Bir anda kıskanç bir şekilde boynuma sarıldı. “Hayır hayır! Şaka yaptım! Seni dünyalar kadar özledim!” Sonra hemen ekledi: “Başkalarını sev ama en çok beni sev.” İçim burkuldu.

Güneş, babasının onu bıraktığını biliyordu. Bu onu sarsmıştı. İster istemez içinde kocaman bir bırakılma korkusu oluşmuştu.

Onu çok iyi anlıyordum. Belki de en iyi ben anlıyordum.

Tam o sırada küçük Elif seslendi: “Alin abla, sen de bizimle oynasana!”

Elif de Güneş’le yaşıttı. Kumral, düz saçları omuzlarına dökülüyordu. Kocaman, tatlı tatlı bakan gözleri vardı. O kadar şeker bakıyordu ki… İnsan ısırmak isterdi.

“Ablacım siz Güneş’le oynayın.” dedim. “Benim şu an işim var. Söz, başka zaman uzun uzun oynarız tamam mı bıdıklar?” İkisi de aynı anda başlarını salladı.

Kabul etmelerinden sonra ikisinin de yanağına birer öpücük kondurdum. Sonra el ele tutuşup koşarak uzaklaştılar. O minicik gülüşleri içimi yumuşattı ama… Handan’ın kapısına doğru yürüdükçe o yumuşaklık yerini gerginliğe bıraktı.

Kapıyı çaldım. “Gel.” dedi, her zamanki o ruhsuz sesiyle.

İçeri girdim. Bana öyle bir baktı ki…Sanki “Ne var yine?” diye bağırıyordu gözleri.

Kendimi açıklamam gerektiğini anladım. “Handan Hanım…” Bu kadına “hanım” demek dilime hiç yakışmıyordu ama mecburdum.

Devam et der gibi kaşını kaldırdı. “Ben size bahsetmiştim okulumla ilgili konuları. Yeni bir okul buldum, baktım, beğendim. Nakil işlemlerini sizin halletmeniz gerekiyormuş.”

Gözlerini devirdi. Resmen yüzüme karşı devirdi.

“Bıktım senin bu sorunlarından. Bir de okulunu beğenmiyorsun, iyice götün kalktı.”

O an… Yumruklarım istemsizce sıkıldı. Nefesim göğsümde düğümlendi. Elimden bir kaza çıkmaması için kendimi zor tuttum. Ne diyordu bu kadın? Benimle ilgili ne biliyordu? Üstüne atlayıp saçlarını teker teker yolmak istedim. Bir de “götün kalktı” diyor. Dişlerimi sıkarak konuştum. Sesim titremedi. Bu bile bir zaferdi.

“Handan Hanım, üslubumu bozmak istemiyorum fakat yaklaşımınız beni gerçekten zorluyor. Benim de herkes gibi haklarım var. Sizin göreviniz bizimle ilgilenmek, hakkımda konuşmak değil. Tek isteğim nakil işlemlerimin yapılması.”

Okulun adını söyledim. Bir saniye bile fazla durmadım. Kapıyı açıp çıktım. Bahçeye çıkar çıkmaz derin bir nefes aldım. İki dakikada sinirlerimi bozmuştu.

Bahçeye iner inmez çocukların cıvıl cıvıl kahkahaları kulağıma doldu. Sanki az önceki sinirim, Handan’ın o iğrenç tavrı… hepsi bir anda eridi gitti. İçim huzurla doldu. Bu küçüklerin enerjisi, insanın ruhuna ilaç gibi geliyordu.

Tam o sırada Güneş seslendi: “Alin ablaaa, hadi bizle oyna!” Doğru ya… onlara söz vermiştim. Gerçi söz vermesem bile bu miniği kırabilir miydim? Tabii ki hayır.

Yanlarına gider gitmez yüzlerindeki o muzır ifadeyi fark ettim. Saklambaç oynuyorlardı. Benim katılmamla birlikte… Tabii ki kurnazca beni ebe yaptılar.

“Demek beni ebe yapıyorsunuz ha?” dedim kaşlarımı kaldırarak.

Güneş kahkaha attı. “Evet! Çünkü sen çok iyi saklanıyorsun, bulamıyoruz!”

Elif de hemen araya girdi: “Bir de hızlısın, seni ebe yapmak daha kolay!”

İkisi de kaçmaya hazırlanırken ben içimden gülümsedim. Bu iki küçük yaramaz… Bütün günümü mahveden bir kadının bıraktığı siniri iki saniyede yok etmişti.

Ve o an düşündüm: Belki de hayatta en çok ihtiyacım olan şey buydu… Biraz koşmak, biraz gülmek, biraz çocuk olmak.

Kafeye gitmek için hazırlanıyordum ve yine… Evet yine, kıyafet seçmekle zaman kaybediyordum. Ama ne yapayım? Karar veremiyorum.

Dolabın karşısında dikilip “Bu mu? Yok yok bu değil… Peki bu?” diye diye dakikalar geçiyordu.

Kızlarla oynadığımız saklambaçtan sonra yemek yemiştik. Koşmaktan, saklanmaktan, düşüp kalkmaktan kıyafetlerim toz içinde kalmıştı. Üstümdeki rahatsızlık hissi beni delirttiği için mecburen üstümü değiştirmeye karar verdim.

Ve uzun uğraşlarım sonucunda… lacivert kombinimi yaptım.

Lara Alin’in kombini

Aynanın karşısında durdum. Lacivert kombin üzerimde öyle güzel durmuştu ki…

Bir anlığına kendime şöyle bir baktım: “Kız… sen ne güzel olmuşsun böyle?” Gerçekten. Ne abartı vardı ne de salaşlık. Tam kararında. Tam “ben buradayım ama bağırmıyorum” tarzı. Saçlarım düzgün, yüzüm dinç, gözlerimde o hafif yaramaz parıltı… Sanki biri gelip “hazır mısın?” dese, “Ben zaten hep hazırım.” diyecek gibiydim.

Bir de şu vardı: Ankara’nın sonbaharında üşütmeyen ama terletmeyen kombin yapmak bir sanattır. Ve ben o sanatı icra etmiştim. Kendimi tebrik ettim içimden.

Ve kapıya yöneldim. Kombin tamam, moral tamam, özgüven yerinde.

Bugün güzel geçecek gibi.

Bu sefer yürüyerek gidecektim. Mesai saatime daha vardı, geç kalmazdım. Hem biraz hava almak iyi gelirdi. Yetimhaneden çıktım ve yürümeye başladım. Ankara’nın bu hafif serin ama sakin havası… İnsanın içine işliyordu. Adımlarım ritmini bulmuştu; sanki şehirle aynı tempoda nefes alıyordum. Bu havada yürümek beni huzurlu hissettiriyordu.
Kendimle baş başa kalabiliyor, zihnimi dinlendirebiliyordum. Hem dersler hem de çalışmak bir süre sonra insanı yoruyor ya… İşte o yorgunluk, bu yürüyüşlerde biraz olsun hafifliyordu.

Yaya geçidine geldim. Işık yeşile döndü. Adımlarımı attım. Tam o sırada bir korna sesi...

Arin Bozkurt’tan

Zil öyle bir çaldı ki, sanki yıllardır beklediğim bir cümlenin son noktası kapıya vurdu. Koşar adımlarla gittim. İçimdeki fırtına ayak seslerime yetişemedi.

Tahmin ettiğim gibi… Kapının önünde, elinde dosyalarla duran Erdem vardı. Yüzündeki yorgunluk, gecenin karanlığından değil; benim yükümden geliyordu. Elindeki belgeler…

“Komutanım, gizli belgelere erişebilmek biraz uzun sürdü. O yüzden sabaha karşı gelebildim.” dedi.

Sanki özür diliyordu. Sanki ben on üç yıldır beklemiyormuşum gibi.

“Gecikme değil, sonuç önemli. Ver bakalım.” dedim.

Sesim sakindi ama dosyayı alırken ellerim titredi.

Düşmana işkence ederken bir kere bile titremeyen ellerim… Kardeşimin yaşama ihtimali karşısında darmadağın oldu.

“Sağ ol Erdem, şimdi gidebilirsin.” dedim.

Kapıyı kapatırken arkamdan bir şey söyledi ama kelimeler kapının ahşabına çarpıp dağıldı. Benim içimdeki uğultu, onun sesini boğdu.

Salonun ortasına yürüdüm. Oturduğum koltuk bile yabancı geldi bana; sanki yıllardır kimsenin oturmadığı, tozu alınmamış bir yalnızlık gibiydi. Dosyaları orta sehpaya bıraktım. Kâğıtların çıkardığı o hafif ses bile kalbime ağır geldi. En üstte duran belgeyi aldım.

Kapağında sadece iki kelime yazıyordu: Lara Alin. Kardeşime koyduğum isim. Işığıyla, neşesiyle dünyayı aydınlatan demekti. Benim dünyamı gerçekten aydınlatmıştı. Ama o gittiğinde…Ben karanlık bir odada, ışığı unutmuş bir adam gibi kaldım.

Belgeyi açmadan önce bir an durdum. Nefesim göğsümde sıkıştı. Sanki sayfaları çevirdikçe yıllar geriye akacak, ben de o günlere dönecektim.Belki de en çok bundan korkuyordum. Ama yine de açtım. Çünkü insan, en çok korktuğu şeye en çok ihtiyaç duyarmış.

Artık tereddüt etmeme gerek yoktu. O benim kardeşimdi. Benim miniğim… yaşıyordu. On üç yıl boyunca içimde taşıdığım o boşluk, o karanlık, o eksiklik… meğer yokluğunun değil, ayrılığımızın acısıymış. Bunu anlamak bile göğsüme bir yumruk gibi oturdu. Kendimi tutamadım. Gözyaşlarım bir anda aktı. Ne mutluluğu ne üzüntüyü ayırabildim; ikisi birbirine karıştı, içimde bir sel oldu.

Kardeşim yaşıyordu… ama ben onsuz geçen on üç yılın hesabını kendi kendime soruyordum. Onun bir mezarı vardı. Ben o mezarın başında dizlerimin üzerine çökmüş, toprağı avuçlamıştım. Toprağın soğukluğunu kardeşimin yokluğuna yormuştum. Meğer o soğukluk benim yanılgımmış.

İnsan kardeşinin yaşadığını hissetmez mi? Hissetmeliydi. Ama ben kalbimdeki o sızıyı hep ölümün bıraktığı boşluk sandım. Meğer o sızı, kardeşimle ayrı geçen her saniyenin acısıymış. Gözyaşlarımı sildim, ama yenileri geldi. Sanki yıllardır biriktirdiğim bütün duygular, “tamam, artık çıkabiliriz” diye sıraya girmişti.

“Kendine gel Arin… ağlama. Asker adamsın sen.” dedim kendi kendime.

Ama askerlik falan dinlemedi içimdeki abiyi. Ağladım. Kardeşimin yaşamasına… Ona kavuşma ihtimaline… Kaybettiğimiz yıllara… Hepsine birden.

Derin bir nefes aldım ve diğer dosyalara göz gezdirdim. Adı, okuduğu okullar, aldığı ödüller, hastane kayıtları…Her şey vardı. Her satır, onun nefes aldığını kanıtlayan küçük bir mucize gibiydi.

Sonra bir tarih gözüme çarptı. Yetimhaneye verilme tarihi: 17.07.2013

Elim titredi. O lanet günün bir gün sonrasıydı. Küçüğüm… Benim mis kokulum… Dört yaşından beri yetimhanede yaşamıştı. O küçücük bedeniyle kendini büyütmüştü. Benim kardeşim… Ben hayattayken, ben nefes alırken… Yetimhanede büyümüştü.

Bu yaşına kadar yetimhanede kaldığını bugün hiç düşünmemiştim, o ihtimal aklıma dahi gelmemişti. Kardeşim yetim değildi ki. Ben vardım. Ben hep vardım. Ona ben bakmayacaktım da kim bakacaktı?

O bensiz yapamazdı ki. Aynı evdeyken bile peşimde dolaşır, okuldan dönmemi dört gözle beklerdi. Ben kapıdan girince yüzü aydınlanırdı. Ama biz… Biz on üç yıl boyunca ayrı kalmıştık. Hem de o yaşıyorken.

Bu düşünce içimi parçaladı. Sanki kalbimin içinden bir şey sökülüp alınmış gibi oldu. Ama bir yandan da… İçimde yıllardır ilk kez bir ışık yandı. Küçücük, ürkek bir ışık. Adı: Kardeşime yeniden kavuşma umuduydu.

Ağlayışlarım çoğaldı. Sanki yıllardır içimde biriken bütün gözyaşları, “tamam, artık çıkma vaktimiz geldi” diye sıraya girmişti. “Arin… ağlama. Dik dur. Kardeşinin sana ihtiyacı var.” Kendi kendime fısıldadım bunu. Ama sesim bile titriyordu.

Kardeşim belki beni hatırlamıyordu bile. Belki adımı duyunca hiçbir şey hissetmeyecekti. Belki yüzümü görse tanımayacaktı, tanımamıştı zaten. Bu düşünce bile kalbimi bıçak gibi kesti.

Dosyanın altındaki bilgi gözümü yakaladı. Kardeşimi yetimhaneye bırakan kişi: Sergei Volkov.

Sergei Volkov… Kaldor’un iti. Onun sağ kolu.

O günkü suikastı düzenleyen Kaldor itiydi. Lara’yı yetimhaneye bırakan da Sergei itiydi. Demek ki bize, yani bana, Lara Alin’i ölü olarak göstermişlerdi. Ama neden? Daha dört yaşındaki bir çocuk ne yapmış olabilirdi ki? Ne yapmış olabilirdi de onu benden koparıp bir mezar taşıyla kandırmışlardı? Ama zaten böyle itlerin bir şey yapması için neden gerekmiyordu. Onlar için nefes almak bile suçtu. Onlar için bir çocuğun masumiyeti bile hedef olabiliyordu.

O suikastın teröristler tarafından yapıldığını öğrendiğim gün… Bir daha kimsenin kardeş acısı çekmemesi için kendime söz vermiştim. Asker olma sözü. Köklerini kazıma sözü. Kazıyorduk da… Her operasyon, her gece baskını, her kurşun… Hepsi o sözün devamıydı.

Ama şimdi… Şimdi çökme zamanı değildi. Şimdi kavuşma zamanıydı.

Gözyaşlarımı sildim. Ama içimdeki fırtına hâlâ dinmemişti. Hem öfke hem umut hem acı aynı anda dolaşıyordu damarlarımda. Kardeşim yaşıyordu. Ve ben artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmasına izin vermeyecektim.

Sabahın körü… Güneş daha yeni doğuyor ama sonbaharın soğuğu hâlâ nefesime yapışıyordu. Karargahta hayat hiç durmazdı zaten; bazı timler antrenmanda, bazıları komutanlarıyla şınav çekiyordu. Demir’in sesi uzaktan bile duyuluyordu. Kendi timime doğru yürüdüm. Bizimkiler çoktan birbirleriyle antrenman yapıyorlardı.

Ege’yle Aras antrenman yapıyor, Demir de kenarda öğretmen edasıyla eksiklerini söylüyordu.

“Aras, o harekette sağ bacağını biraz daha öne uzat. Sakatlık oranı azalır.”

“Ege, sen de tam o pozisyondayken göğüs ortasına vurursan daha etkili olur.”

Adamlar sabahın altısında bile ders veriyor. Benim timim işte.

“Hepinizi Albayın odasında bekliyorum.” dedim. Sesim sertti ama içim darmadağındı.

Önden yürümeye başladım, arkadan ayak sesleri geldi.

“Abime bir şey mi olmuş…”

“Aynen, bir şey olmuş gibi.”

“Birazdan öğreniriz.”

Kapının önünde durdum. “Gel.” sesi duyulunca içeri girdik. Albay —babam— bize baktı.

“Evlat, ne oldu bu saatte? Bir şey mi oldu?”

“Baba… hepinizle önemli bir şey konuşmam lazım.”

Koltuklara oturduk. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: merak, tedirginlik, endişe. Derin bir nefes aldım. Boğazım düğümlendi ama sesimin titremesine izin vermedim.

“Kardeşim… kardeşim yaşıyor.”

Odanın içi bir anda patladı.

“NE!”

“YAŞIYOR MU!”

“NASIL!”

Her kafadan bir ses çıktı. Ben dosyaları masaya koydum, hepsi üzerine kaplandı. “Erdem, garson kızı araştırdı.” dedim. Dosyaları incelerken odanın içi sessizleşti.

İlk konuşan babam oldu. “Bu nasıl olur? Arin… eminsin değil mi?”

“Baba, ben onu ilk gördüğümde emindim.”

Parmağımı tarihin üzerine koydum. “Adı bile aynı. Yetimhaneye verildiği tarihe bak… o günden bir sonraki gün.” Boğazım yandı. “Benim papatyam… yaşıyormuş.”

Gözlerim buğulandı. “Yetimhanede çok yalnız hissetmiş midir…” dedim fısıltıyla. Kimse cevap veremedi. Çünkü cevabı hepimiz biliyorduk.

Ege bir anda koltuktan kalktı, bana sarıldı. “A-abi…” Sesi titriyordu, ağladığı belliydi.

“Hey tamam ya… bulduk işte kardeşimizi. Yaşıyor. Ne diye ağlıyorsunuz?” dedi Aras. Ama onun da sesi çatlıyordu.

Gözyaşlarını saklamaya çalışırken daha çok belli ediyorlardı.

Sonra bir cümle çarptı kulağıma. “Kardeşimiz mi?” Kardeşimiz demişti. Bir anda içimdeki abi kıskançlığı kabardı. “Bir kere Alin sadece benim kardeşim. Onu sizinle paylaşmam.”

Demir yanıma geldi, sırtıma vurdu. “Maalesef kardeşim… bunun için çok geç kaldın.”

“Siktirin gidin lan! O benim kardeşim!”

Tam o sırada babam öksürdü. Herkes sustu. Ben de sustum. “Eşek sıpaları… gidin de kızımı getirin. Anca burada lak lak yapıyorsunuz.”

Odanın içi bir anda hareketlendi. Herkes ayağa kalktı. “Kafeye 16.00’da gidecek. Bugünkü mesaisi o zaman başlıyor.” dedim. Sanki o cümleyi kurarken bile içim acıdı. Benim narin kardeşim… Küçücük bedeniyle bunca şeyi nasıl kaldırmıştı. Ben nefes alırken, o çalışmak zorunda kalmıştı. Ben silah tutarken, o tepsi taşımıştı. Ben operasyonlara giderken, o hayatta kalmaya gitmişti. İçimde bir şey kırıldı. Ama aynı anda bir şey de yerine oturdu.

Artık yalnız değildi. Artık ben vardım.

Saat üç buçuğa geliyordu. Zaman geçmek bilmemişti. Sanki her dakika, içimdeki sabrı kemiren küçük bir yaratık gibi beni dürtüp durmuştu. Sinirimi, hırsımı, korkumu, özlemimi… hepsini antrenmanda bırakmaya çalıştım. Kardeşime yıllardır taşıdığım o karanlık yüzümü göstermek istemiyordum. O yüzden yumruklarımı boks torbalarına gömdüm. Sonunda bir tanesi dayanamayıp koptu.

Şimdi arabadaydık. Evet, gidiyorduk. Ben ve timim. Benimle gelmemeleri için laf etsem de dinlememiş tutturmuşlardı. “Gelmeseydiniz olmaz değil mi?” dedim arabayı sürerken.

Ege hemen atladı. “Abi biz sadece uzaktan izleyeceğiz. Hem… ne diyeceksin? Tak diye ‘Ben senin abinim’ demezsin herhalde.”

Aras, Ege’nin kafasına şaplak attı. “Mal kafa, sence öyle der mi?”

Ben derin bir nefes aldım. Göğsümdeki sıkışma artıyordu. “Çok heyecanlandım. Ya saçmalarsam… saçmalarsam beni durdurun tamam mı?”

Demir yan koltuktan bana baktı. Sesi her zamanki gibi sakin, güven veren bir tonla çıktı. “Durdururuz kardeşim. Sen merak etme.”

Tam o sırada Ege arka koltuktan öne doğru eğildi. Gözleri kocaman, sesi titrek. “Abi… bende çok heyecanlandım. Normal mi?”

Kaşlarımı çattım. “İt, ben kardeşimle konuşacağım. Sen niye heyecanlanıyorsun?”

Ege dudağını büzdü. “Abi… o benim de kardeşim.”

Aras, o sessiz sandıkları sesiyle fısıldadı: “Oğlum biraz daha konuşursan seni öldürecek galiba. Baksana bakışlara.” Gözlerimi Aras’a çevirdim. Yutkundu ve sustu.

Arabanın içinde bir sessizlik oldu. Ama bu sessizlik gergin değildi. Aile sessizliğiydi. Herkesin nefesini tuttuğu, kalplerinin aynı ritimde attığı bir sessizlik.

Araba sürerken düşündüm: On üç yıl sonra kardeşime gidiyordum. Ve yanımda, kanımdan olmasalar da canımdan olan insanlar vardı. Bu yol… Bu araba… Bu an… Hayatımın en uzun, en kısa, en ağır, en hafif yolculuğuydu.

Bir anda etrafta korna sesleri yükseldi. Sanki şehir birden uyanmış, bir şeylerin ters gittiğini bağırıyordu. İnsanlar koşmaya başladı; ayak sesleri, çığlıklar, telaş… hepsi birbirine karıştı. Bizimkilerle göz göze geldik. Hiç konuşmadan arabadan indik. Adımlarımız hızlandı, kalabalığın içine doğru ilerledik.

“Ailesini mi arasak?”

“Ah yazık… gencecik kız.”

“Ambulansı arıyorum hemen!”

Sesler birbirine çarpıyor, anlamlar dağılıyor, dünya bulanıklaşıyordu. Kalabalığı yararak ilerledik. Yerde bir kız yatıyordu. Gece gibi siyah saçları kaldırıma yayılmıştı. Sanki karanlık, onun saçlarından akıp etrafa yayılıyordu.

Demir hemen çömeldi, müdahale etmek için. Ben de arkasından eğildim.

Ve o an… Görüş açıma yüzü girdi. Lara Alin.

Orada yatan… Benim kardeşimdi.

Çiçeklerim nasılsınızzz?

Bölüm nasıldııı?

Biraz geç attım ballarım, kusura bakmayın.

Hikayenin gidişatı hakkında düşünceleriniz neler???

Sonu hakkında ne düşünüyorsunuz ıhıhıhıı?

Arin, üzümlü kekimmm daha kardeşine de kavuşamadı.

Arin’in Lara Alin için asker olması…

Sonunu biraz kötü bitirdim sanırım kızmayınnn.

Boran timinin uyumu...

Aile gibi olmaları...

Laramız yeni okula başlayacak bakalımmm sonraki bölümlerde ne olacakkk.

Gıcık Handan, bir susmuyor anca lak lak.

Çiçeklerim, Arin'den okumayı seviyor musunuz?

En başlarda böyle olacak ama sonra daha çok Lara'dan okuyacağız.

Çiçeklerim bölüm başlarındaki küçüklük kısımlarını seviyor musunuzzz?

Çiçeklerim sınır dolarsa yeni bölüm pazar günü gelecekkk.

Beğenmeyi ve yorum yazmayı unutmayın.

Kocaman kocaman öpüyorum sizi.m>
***

Son sahnede yerde yatan Lara Alin ıhııhııııhhı

Küçük Lara Alin ve papatya sevgisi

Küçük Lara Alin ve Arin

Babasının yaptıklarını görünce ağlayan küçük Lara Alin

Minnoşumuzun küçüklüğü

Üzülen hep Arinimmmm

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.