
Medya: Lara Alin
Lara Alin'in evrenine hoş geldiniz.
Okumaya başladığınız tarih?
Yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayalım. Beni motive eder. Teşekkürler çiçeklerim.
Bu hikaye, gerçek ailenin kan bağıyla değil, kalple kurulduğunu anlatıyor; üstelik tüm bunlar askeri bir arka planın içinde yaşanıyor.
Bazı karşılaşmalar tesadüf değildir...
ve bu hikaye tam da böyle bir karşılaşmayla başlar.
***
03/10/2011
Melora’dan
Ev gecenin içinde boğulmuş gibiydi. Ama o karanlığı yaran ince bir ağlama sesi vardı... Titrek, yorulmuş, çaresiz bir ses. Bir yaşındaki Lara Alin yine ağlıyordu. Uzun zamandır.
Koridorda yankılanan o ses, on iki yaşındaki Arin'i yatağından fırlattı. Gözlerini açar açmaz ilk düşündüğü şey şuydu: "Yine kimse bakmadı ona."
Odasının kapısını açtı. Ev karanlıktı, ama karanlıktan daha ağır bir şey vardı: umursamazlık. Annesinin odasının kapısı aralıktı; içeriden televizyon sesi geliyordu. Babasının horlaması duvarı titretiyordu. İkisi de Lara'nın ağlamasını duyuyordu. Ama ikisi de kıpırdamıyordu.
Arin'in küçük yumrukları istemsizce sıkıldı. Ama koşmaya devam etti. Beşiğe yaklaştığında Lara'nın yüzü kıpkırmızıydı. Gözleri şişmişti, nefesi kesik kesikti. Kollarını havaya kaldırmış, sanki birine "beni al" diye yalvarıyordu. Arin'in kalbi sıkıştı. "Tamam... Geldim." dedi sesi titreyerek.
Lara Alin onu görünce ağlaması bir an durur gibi oldu ama sonra daha da hıçkırıklı bir hale döndü. Sanki bütün gün susturulmamış gibiydi. Arin beşiğin kenarına eğildi ve "Acıkmışsın, değil mi?" diye fısıldadı. Cevap beklemiyordu ama Lara'nın gözlerindeki o çaresizlik her şeyi anlatıyordu.
Mutfak buz gibiydi. Tezgahın önünde kirli bardaklar, yarım bırakılmış bir tabak, sigara izmaritleri vardı. Kimse Lara için bir şey hazırlamamıştı, kimse düşünmemişti bile.
Arin tabureye çıktı, dolabı açtı. Biberonu buldu, süt tozunu ölçtü ve suyu ılıttı. Ellerinin titremesine rağmen dikkatle karıştırdı. Bileğine damlattı çok sıcak olmasın diye.
On iki yaşındaki bir çocuğun yapmaması gereken şeylerdi bunlar. Ama Arin çoktan büyümek zorunda kalmıştı.
Lara'nın yanına döndü, küçük kızı kucağına aldı. Lara Alin hâlâ ağlıyordu. Arin biberonu uzattı, Lara içti... Ama ağlaması kesilmedi. Arin'in içi parçalandı. "Tamam... Buradayım." dedi, sesi bir çocuk için fazla olgun çıkmıştı. Lara'yı göğsüne yasladı.
Küçük kızın minik parmakları Arin'in tişörtüne tutundu, başını onun omzuna koydu. Ve o an... Ağlaması tamamen durdu. Sanki bütün gün beklediği tek şey buydu: Arin'in kucağı.
Ev yine sessizdi ama bu kez huzurlu bir sessizlikti. Arin, Lara'nın nefesinin kendi kalbine değdiğini hissetti. O an şunu anladı:
Bu evde onu seven tek kişi bendim.
Ve ben onu asla bırakmayacaktım.
Kimse bakmasa da, ben bakacaktım.
Kimse sevmese de, ben sevecektim.
***
~Günümüz~
Lara Alin'den
Küçüklüğümden beri, ailemin isteyerek geride bıraktığı bir çocuk olmanın içimde açtığı o karanlık ve hiç dinmeyen sızıyı taşıyarak büyürken, soğuk taş duvarlarıyla ruhumu üşüten yetimhane her adımımda yalnızlığımı yüzüme vuran bir gölge gibi peşime takılıyor, ben de o sessizliğin beni yutmasına izin vermemek için dışarıdaki dünyanın en küçük sıcaklığını bile bir umut kırıntısıymış gibi avuçlarımda tutmaya çalışıyordum.
Parka doğru yürürken ayaklarım sanki bana ait değildi, yetimhanenin o soğuk duvarları hâlâ ayak bileklerime yapışmış gibiydi. İnsan bazen bir binadan değil, bir duygudan kaçıyormuş gibi hissediyor ya... işte ben tam olarak öyleydim. Kaçıyordum. Hem de koşar adım. Ama tabii koşmayı beceremediğim için yürüyordum, o da sayılır.
Tam bankların oraya yaklaşmıştım ki yanımdan küçük bir kedi geçti. Simsiyah, minik, sanki karanlıktan kopup gelmiş bir parça gibi. Eğildim, tüylerini okşadım. O da hiç düşünmeden bana sırnaştı.
"Senin adın... Kömür olsun" dedim. Kendime içimden alkış tuttum. Ne kadar yaratıcıyım, değil mi? Nobel Edebiyat Ödülü falan bekliyorum artık.
Aslında onu yanıma almak isterdim. Hatta içimde bir yer "al, al, al" diye tezahürat yapıyordu. Ama önceki denemem... Ah o önceki denemem. Hâlâ travma olarak kalbimin bir köşesinde oturuyor, çayını içip gitmiyor.
Bir keresinde bulduğum kediyi gizlice yatağımın altına saklamıştım. Küçücük, süt kokan bir şeydi. Öyle minikti ki, nefes alırken göğsü pirinç tanesi gibi inip kalkıyordu. Ben ona sarıldıkça içimdeki o kocaman, uğultulu boşluk biraz olsun susuyordu. Sanki kalbimin içinde yıllardır açık unutulmuş bir pencere vardı da, o da minik kedim Bulut gelip rüzgarı kapatıyordu.
Ama tabii mutluluğumun süresi... Müdüre Handan'ın topuk sesleri kadardı. O ses yok mu... koridorda yankılanınca hepimiz otomatik olarak dikilirdik. Sanki görünmez bir düğmeye basılmış gibi. Kadının topukları bile otorite kokuyordu. Bir insanın ayakkabısı bile korkutucu olur mu? Oluyormuş.
O gün de aynı ses duyuldu. "Tak... tak... tak..." Benim kalbim "tak tak tak" diye ona eşlik ediyor tabii. Kediyi battaniyeye sarıp yatağın altına ittim. İçimden "Ne olur miyavlama, ne olur bugün uslu ol" diye dua ediyorum. Ama kedi dediğin şey, özellikle de saklamaya çalıştığın kedi, asla uslu olmaz. Bu evrensel bir kural.
Kapı açıldı, Handan içeri girdi. Odaya bir baktı... Sonra gözleri yatağın altına kaydı. Ben o an ruhumu teslim etmeye hazırdım. Kadın eğildi, battaniyeyi çekti ve kediyi gördü.
Yüzündeki ifade... Anlatamam. Sanki dünya ekonomisi çökmüş, borsalar batmış, bütün suç da bana kalmış gibi baktı. Hatta bir an "Acaba gerçekten ben mi yaptım" diye düşündüm. O kadar etkileyiciydi yani.
Sonra olan oldu. Kedim Bulut'u aldı ve aşağıya inmeye başladı ben de takip ettim. Peşinden giderken de kalması için ikna etmeye çalışıyordum ama tabii boşunaydı. Bahçeye geldiğimizde Bulut'u kucağından alıp dışarı attı. Evet, bildiğin attı. Benim içimden bir şey koptu o an. Sanki kalbimin bir parçasını alıp soğuğa fırlatmış gibi hissettim.
Ama tabii ki bu yetmedi. Bana da kışın ortasında dışarıyı bir hafta boyunca silme cezası verdi. Bir hafta, kış, dışarısı ve ben. Ellerim donmuş, burnum kıpkırmızı, içimden "Acaba başka gezegenlerde hava daha sıcak mıdır?" diye düşünerek yerleri süpürüyordum. Buz tutmuş parmaklarım hâlâ o günleri hatırladıkça sızlıyor. Dramamı Oscar'a aday gösterebiliriz bence.
Ama yine de... Bulut'un sıcaklığı, o minicik anlık mutluluk... hepsi değerdi. Belki kısa sürdü ama bana bir şey hatırlattı: Bazen en küçük şey bile insanın içindeki en büyük boşluğu doldurabiliyor.
Zaten kimse o kadına karşı gelemezdi ben de gelemediğim için cezamı tıpış tıpış çekmiştim. Benden büyükler bile onun yanında durur, biz ceza alırken arkamızdan kıs kıs gülerlerdi. Sanki acı çekmek yetmiyormuş gibi bir de seyircimiz vardı. Harika bir hayat, değil mi? Bir gün belgeselimi çekerlerse adını "Hayatta Kalma 101: Handan Baskısı" koysunlar.
Ama Kömür bana öyle bir baktı ki... Sanki "Ben seni anlıyorum." dedi. Bir an içim ısındı. Belki de ilk kez biri beni seçmiş gibi hissettim. O küçücük an bile yetimhanenin soğukluğunu unutturdu.
İleride pamuk şekerciyi görmemle birlikte resmen havalandım. Ayaklarım yere değdi mi emin değilim; belki de çocukluğumun o minik, yapış yapış mutluluğu beni havaya kaldırdı. Küçüklüğümden beri pamuk şekere bayılırım. Hani bazı insanlar çikolata görünce kendini kaybeder ya, ben de pamuk şekeri görünce içimdeki beş yaşındaki çocuk "KOŞ" diye bağırıyor. Ben de koşuyorum tabii. Emir büyük yerden.
Tezgahın önünde durup nefes nefese, "Abi... Ne kadar?" diye sordum. Adam fiyatı söyledi. O an cüzdanımı açarken kendimi bir CEO gibi hissettim. Sanki milyar dolarlık bir anlaşma imzalayacağım. Halbuki haftalık harçlığım var, o da "harçlık" demeye bin şahit ister. Ama ben yine de biriktiriyorum. Ne olacağı belli olmaz. Belki bir gün dünyayı kurtarmam gerekir, belki de sadece pamuk şeker alırım. İkisi de önemli sonuçta.
Cüzdanımdan parayı çıkardım. Cüzdan dediğime bakma, aslında daha çok "Hayaller ve bozukluklar deposu" gibi bir şey. İçinde üç kuruş, iki fiş bir de geçen yılın şans dileği var. Parayı uzattım, abi de pembe pamuk şekerimi verdi.
O an... dünya durdu. Pamuk şekerin o bulut gibi görüntüsü, şeker kokusu, rüzgarda hafif titremesi... Sanki evren bana küçük bir hediye vermişti. "Al kızım, hayat zor ama arada böyle şeyler de var." der gibi.
"Teşekkür ederim abi, hayırlı kazançlar." dedim. Abi başıyla selam verdi. Ben de pamuk şekerimi alıp parka doğru yürümeye başladım. İçimde hafif bir sızı vardı — çünkü mutluluk bana hep biraz yabancı gelir — ama aynı zamanda gülümsüyordum. Çünkü pamuk şekerim vardı.
Belki hayatım pamuk şeker gibi kolayca eriyip gidiyordu ama olsun. En azından tadı güzeldi.
Salıncağın sağında kalan çöpe pamuk şekerimin çöpünü attım ve salıncağa doğru yol aldım. Salıncağa doğru yürürken ayaklarımın altındaki çakıl taşları birbirine sürtünüp ince bir çıtırtı çıkardı. Parkın içi cıvıl cıvıldı; çocuk kahkahaları havada uçuşuyor, rüzgârın taşıdığı pamuk şeker kokusu insanın burnuna hafifçe çarpıyordu. Kaydırak güneşin altında parlıyor, metal yüzeyi neredeyse ayna gibi ışığı geri yansıtıyordu. Üstüne tırmanan çocukların ayakları kaydırağın yüzeyinde minik izler bırakıyor, her kayışlarında metalden ince bir sürtünme sesi yükseliyordu. Kaydıraktan kayan çocukların saçları rüzgârla savruluyor, ayakları havada bir anlığına özgürce süzülüyordu.
Ben ise bütün bu canlılığın içinde, sanki görünmez bir duvarın arkasından izliyordum onları. Boş bir salıncağa geçtim. Zincirleri soğuktu, parmaklarım değdiğinde içime kadar işleyen bir ürperti bıraktı. Kendimi hafifçe ittim, salıncak gıcırdayarak ileri geri hareket etmeye başladı. O ses... Yetimhanenin kapılarındaki paslı menteşelerin sesine benziyordu. Ne zaman duysam içimde bir şeyler çökerdi.
Yanımdaki salıncakta 5-6 yaşlarında bir çocuk vardı. Babası iki eliyle salıncağı tutmuş, her itişte çocuğun kahkahası gökyüzüne karışıyordu. Adamın yüzünde yumuşak bir tebessüm, çocuğun gözlerinde güven vardı. O an içimde bir şey keskin bir bıçak gibi döndü. O çocuğun yerinde olmak istedim. Birinin beni tutmasını, düşmeyeceğimi bilerek sallanmayı... Birinin beni bırakmamasını.
Ailemin beni yetimhaneye bırakmamasını istedim. Beni sevmelerini istedim. Çok mu şey istedim? Bir çocuğun en doğal hakkı olan sevgiyi istemek fazla mıydı? Sevmeyeceksen neden çocuk yapıyorsun? Neden onu kimsesiz, tek başına, savunmasız bırakıyorsun?
Salıncak ileri giderken içimdeki boşluk büyüdü, geri gelirken sanki kalbim daha da ağırlaştı. Etrafımdaki renkli park, bir anda soluk bir fotoğraf gibi görünmeye başladı. Herkesin bir yeri, bir sesi, bir sıcaklığı vardı. Benimse sadece sallandıkça içimde yankılanan o tek cümle vardı: "Birinin benibırakmamasının nasıl bir his olduğunu hiç bilmediğimi fark ettim."
Havanın kararmaya başlamasıyla yetimhaneye yürümeye başladım. Ağaçlar yaprak dökmüş bende onların arasından yürüyorum. Ayağımın altından yaprakların ezilmesiyle çıkan sesler havadaki uğultuya eşlik ediyordu.
Bu hava tam kitap okumalıktı. Eline kahveyi alacaksın cam kenarındaki yatağına geçip gece yarısı kitap okuyacaksın en güzel hobilerim arasında. Yatağımın bir güzel yanıysa cam kenarında olması, kötü yanı ise soğuk olması. Ama insan bir süre soğuya alışınca bağışıklık kazanmış gibi o kadarda etkilenmiyordu.
Kendimi yine kötü düşünmekten tutamadım. Keşke yetimhaneye değil de evime dönüyor olsaydım. Annem "Kızım en sevdiğin yemeği yaptım, gel hadi, doyur karnını" desin. Babam sarılsın ve "Kızım sen donmuşsun ben sana demedim mi seni arabayla bırakayım diye" tatlı bir şekilde kızsın. Ama hepsi artık olması imkansız şeylerdi, hayaldi. Ve ben büyümüştüm, kendim kendimi büyütmüştüm.
Demir kapıdan içeri adım attığımda, güvenlik kulübesindeki her zamanki manzara: Salih abi uyuyor. Eğer müdüre görse yanardı. Koskoca adam; göbeğini masaya, başını da duvara yaslamış şekilde horlayarak uyuyordu.
"Salih abi" dedim hafif gülerek. Salih abi sıçrayarak uyandı "Handan Hanım" diyerek ayağa kalktı. Bu hareketine kahkaha attım "Abi benim ben seni bir daha görmesin diye uyandırayım dedim. Yine uyuyorsun müdüre bir daha seni görürse acımaz atar. Gerçi bir öncekinde nasıl atmadı şaşırdım." Salih abi derin bir nefes çekti "Çişli sen miydin, yaşlı adamım ben ödüm koptu." dedi kalbini tutup gülümseyerek. Kaşlarım bana ettiği hitapla çatıldı "Salih abi o zamanlar küçükmüşüm, hem iyi olmuş o Handana."
Küçükken Handan bana her kızdığında yatağıma çiş yaparmışım, her yer kokarmış. Oh iyi olsundu. Yapamadıklarıma saysın.
Salih abiyle vedalaştım ve yetimhaneye yürümeye koyuldum. Tam bahçeden binaya girecekken, bankta oturan üç kızın fısıldaştığını duydum. Benden bir yaş büyüktüler, klasik "ergenlik + kötülük" karışımı. Bana bakıp güldüler. Benimle değil, bana. Fısıldıyorlar ama bahçede başka ses olmadığı için duyuyordum ve onlar bunu biliyordu.
"En azından bizim ailemiz bizi isteyerek bırakmadı, zavallı bu kıza üzülüyorum. İnsan kendi çocuğu istemez mi yazık bunu istememişler nasıl bir çocuksa." dedi siyah, kıvırcık saçlı kız hatırladığım kadarıyla Yade. Bana bakıp güldü.
Sağındaki kız kahkaha attı. "Annesi ve babası 'alın bunu' demiş resmen."
Üçüncüsü sahte bir şekilde dudağını büzdü "Yazık ya... Çöpe atılmış gibi"
Yumruğum sıkılmış, tırnaklarım avucumun içine batıyordu. Şu an gözlerimden ateş fırladığına emindim. "Bir daha o küçük ağzınıza benim adımı alırsanız ne oluyor görürsünüz. Şuna kapılmayın. Zaten müdüre bize inanıyor hep buna ceza veriyor diye sanmayın. Size öyle bir şey yaparım ki ağzınızı bile açıp beni şikayet edemezsiniz. Bir de seni mi isteyerek bırakmamışlar güldürme beni Yade. Ve bana acıyormuşsunuz ya emin olun ki ben size daha fazla acıyorumdur. Siz sadece insanların acılarıyla dalga geçen, üç beş ergensiniz. Sizin lafınıza oturup ağlayacak değilim. Sizin gibi insanlarla bu çatı altında yaşamaya bile utanıyorum." dedim sertçe ve arkamdan çemkirmelerini umursamadan merdivenleri çıkmaya başladım.
Odaya girmemle birisinin bacağıma sarılması bir oldu "Alin abla!" Sarı saçlı, yeşil gözlü, dünya tatlısı beş yaşındaki Güneş. Bu yetimhanedeki çoğu kişiyle anlaşır — benim aksime — ve vakit geçirirdi. Annesi doğumda ölmüş, babası karısının acısından dolayı Güneş'e bakamayacağını düşünmüş, bırakmıştı.
Fotoğrafta görmüştüm Güneş aynı annesiydi. Ama bence bu yüzden Güneş'i bırakmamalıydı, karısından kalan bir emanetti. Küçük yaşta yaklaşık 10-11 yaşlarımda o adamla konuşmuş Güneş'i bu cehenneme bırakmaması için yalvarmıştım ama adamı vazgeçirememiştim.
Güneş'i kucağıma aldım, iki yanağına da buse kondurdum. "Alin abla biliyor musun bugün Elif ablayla saklambaç, Elayla evcilik, Sareyle de ebelemece oynadım çok eğlenceliydi. Sen ne yaptın parkta, eğlendin mi?" Yerinde duramıyordu. Zıplıyor, ellerini çırpıyor, tek nefeste heyecanla anlatıyordu. Enerji topu gibiydi. Sevgi dolu, sıcacık, ışıl ışıl.
“Ben de çok eğlendim.” Yalan. Sesim ne kadar neşeli çıkarsa çıksın, içimdeki ağırlığı saklayamıyordum.
“Benim uykum geldi minik. Ben uyuyacağım, karnını iyi doyur tamam mı ablacığım?” dedim, saçlarını okşarken.
“Tamam, Alin abla… İyi geceler.” Yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. O minicik dokunuş, içimde bir yerleri hem ısıttı hem acıttı. Sonra yemek saati geldiği için koşarak yemeğe gitti; arkasından bakarken içimde bir boşluk kaldı. Sanki o küçücük “iyi geceler” bile zihnimdeki savaşların izlerini silmişti.
Güneş tamamen çekilip odanın içi loş bir karanlığa gömülünce, yalnızlığın ağırlığı daha da belirginleşti.
Mavi, eski yatak örtüsünü kaldırdım; kumaşın hafifçe hışırdaması bile odada yankılandı. Yatağın soğukluğuna doğru süzülüp içine girdim. Bugün parkta biraz yorulmuştum aslında. Ama beni asıl yoran, kalabalığın içinde bile peşimi bırakmayan o sessiz düşüncelerdi. Yalnızlığımı düşündükçe zihnim ağırlaşmış, sanki bütün gün sırtımda görünmez bir yük taşımışım gibi hissediyordum.
Yarın işim vardı. Yaklaşık bir aydır orada çalışıyordum. On sekizime bastığımda buradan ayrılacağım için yavaş yavaş para biriktirmem gerekiyordu. Okul günlerinde yarım gün çalışıyordum ama şu an bir haftalık tatilde olduğumuz için tüm gün kafedeydim. Sadece pazartesi günleri çalışmıyordum; o gün kafe kapalıydı. O günler benim için tek nefes alma fırsatıydı.
Yatak örtüsünü çeneme kadar çektim. Odanın sessizliği, dışarıdan gelen hafif rüzgâr sesiyle birleşince içimde garip bir huzur bıraktı. Gözlerimi kapattığımda, günün yorgunluğu yavaş yavaş üzerime çöktü.
Sabah erken kalkmam gerekeceğini bildiğim için, düşüncelerimi bir kenara bırakıp kendimi uykunun kollarına bıraktım. Yorganın altında sıcak bir boşluk oluştu; günün yorgunluğu omuzlarımdan yavaşça çekilirken göz kapaklarım ağırlaştı. Parkta yorulan bedenim, yalnızlığı düşünmekten yorulan zihnimle birleşince, uyku neredeyse beni çağırıyordu. Ve ben de o çağrıya karşı koymadım. Yarın yine çalışacaktım. Yine ayakta duracak, yine gülümseyecek, yine para biriktirecektim. Ama şimdi… Şimdi sadece karanlığın sakinliğine teslim olma zamanıydı. Nefesim yavaşladı. Odanın sessizliği beni sarıp sarmaladı. Ve ben, sabahın telaşına hazırlanmak için, gözlerimi kapatıp uykuya doğru süzüldüm. Ve karanlık, beni içine aldı.
Gözlerimi açtığımda odanın tavanı üzerime çökmüş gibiydi. Sanki karanlık, boğazıma kadar yükselmişti. Ter içinde sıçrayarak doğruldum; nefesim kesik kesikti, kalbim göğsümde çırpınıyordu. Yatağımın yanındaki komodine uzandım, elim titriyordu. Suyu kaptığım gibi bir dikişte bitirdim. Soğuk su boğazımdan geçerken bile içimdeki yangını söndüremedi.
Derin bir nefes aldım. Ama yetmedi. Bir tane daha. Bir tane daha.
Yine aynı kabusu görmüştüm. Küçük, papatya desenli elbisesiyle koşan bir kız… Bir anda patlayan o korkunç ses… Ve ardından, kulaklarımın içine kazınmış bir çığlık: “LARA ALİN!” O ses hâlâ kulağımdaydı. Sanki biri odanın içinde fısıldamış gibi taze, canlı, ürpertici. Küçük kızın yüzünü yine seçememiştim. Her seferinde olduğu gibi yüzü karanlıkta kalıyordu; sanki biri özellikle gizliyordu. Ama bir şey vardı… Bir his… Bir ağırlık… O kızın gözleri yoktu ama ben onun gözünde canlanıyordum. Ve o kız… O kız bendim. Bunu her seferinde daha net hissediyordum. Yorganı dizlerime kadar çektim, titreyen ellerimi saklamaya çalıştım. Karanlık odanın içinde nefesim yankılandı. Bu kabus sadece bir rüya değildi. Bir şey hatırlatmak istiyordu.
Nefesimi biraz olsun düzene sokunca, içimdeki çarpıntıyı bastırmak için yüzümü yıkamaya karar verdim.
Terliklerimi giydim, Güneş’in üzerini usulca örttüm; nefes alış verişi sakin, huzurluydu. Benim içimdeki fırtınanın aksine o, gecenin sessizliğine teslim olmuştu.
Koridora çıktığımda bina her zamanki gibi sessizdi. Sadece eski tahtaların gıcırdayan sesi eşlik ediyordu adımlarıma. Bu ses, yıllardır burada yaşayan herkesin alıştığı bir yalnızlık melodisiydi.
Bizim kattaki tuvaletin kapısını araladım. İçerisi boştu; loş ışık, fayansların üzerinde solgun bir yansıma bırakıyordu. Lavaboya yaklaştım, musluğu açtım. Soğuk su avuçlarımda birikti, parmaklarımı uyuşturdu. Yüzüme çarptığım anda nefesim kesildi; suyun serinliği kabusun sıcak gölgesini bir anlığına dağıttı.
Kafamı kaldırdım. Lavabonun üzerindeki küçük, dikdörtgen aynaya baktım. Yetimhanenin en dürüst eşyasıydı o ayna. Ne saklamaya çalışırsan çalış, yüzüne vururdu. Yorgunluğunu, korkunu, uykusuzluğunu, kaçtığın her şeyi… Hepsini olduğu gibi gösterirdi. Ve o an… Kendi yansımama bakarken, kabusun yankısı hâlâ içimdeydi. Papatya elbiseli kız. Patlama sesi. “LARA!” diye bağıran o çocuk. Aynadaki gözlerim titriyordu. Sanki o küçük kızın gözleriyle bakıyordum kendime. Ve içimden bir fısıltı yükseldi:
“O kız… Bendim.”
Kendimi aynada görünce bir an durdum. Saçlarım darmadağın, yüzüm solgun, göz altlarım morarmaya başlamış bile. Sanki kabus sadece uykumu değil, yüzümü de ezip geçmişti.
Kendi kendime fısıldadım: “Hadi Lara… Kendine gel.” Ama yetmedi. Sesim o kadar cılız çıktı ki, aynadaki halim bile bana inanmadı.
Bu yüzden biraz daha sert, biraz daha kendime benzer bir tonda tekrar ettim: “Kendine gel kızım, dağılma. Bu kabusu hep görüyorsun. Bak şimdi kendine gelmezsen yapıştırırım ağzının ortasına bir tane.”
Aynadaki halimle göz göze geldim. Bir an durdum… Sonra istemsizce gülümsedim. “Harika.” dedim içimden. “Artık kendi kendime tehdit savuruyorum. Sıyırmaya başladım herhalde.” Ama o gülümseme iyi geldi. Kendimi toparlamış hâlime son bir kez baktım; saçlarımı düzelttim, nefesimi derinleştirdim.
Sonra kapıyı açıp koridorun sessizliğine doğru adımladım. Kabusun gölgesi hâlâ içimdeydi ama… En azından yürüyebiliyordum.
Odaya sessiz adımlarla girdim; sonuçta bu oda sadece bana ait değildi. Koskoca sekiz kişi aynı odada kalıyorduk ve sabahın bu saatinde kimseyi uyandırmak istemezdim.
Yatağın yanından geçerken nefes alış verişlerin birbirine karıştığı o hafif uğultu kulağıma doldu. Bu odanın kalabalığı bile bazen yalnızlığımı azaltmıyordu.
Dolapların yan yana dizildiği tarafa yöneldim. Metal kapakların soğukluğu, loş ışıkta daha da belirgin görünüyordu. Kendi dolabımı sessizce açtım; menteşeler hafifçe gıcırdadı ama kimse uyanmadı. İçerideki kıyafetlere baktım. Çok fazla seçeneğim yoktu aslında. Ya bize bağış yapıyorlardı… Ya da ben alışveriş bağımlısı olduğum için kendimi tutamayıp bir şeyler alıyordum. Her ne kadar paramı biriktirmeye çalışsam da, bazen güzel bir kıyafete direnmek zor oluyordu.
Uzun uzun düşündüm. Renkleri eşleştirdim, havayı düşündüm, işte rahat eder miyim diye tarttım. Dolabın kapağına yaslanıp birkaç kez geri çekildim, tekrar baktım.
Sonunda, uzun uğraşlarımın ardından kombinimi seçtim. Küçük bir zafer gibi hissettirdi. Sanki günün geri kalanını biraz daha katlanılır kılacak bir adım atmıştım.

Lara Alin'in kombini
Kıyafetlerimi giydikten sonra dolabın kapağını sessizce kapattım. Odanın loş ışığında aynaya doğru birkaç adım attım.
Sekiz kişinin kaldığı bu odada kendime ait tek özel alan buydu: Dolabın iç kapağına yapıştırılmış, kenarları hafifçe soyulmuş küçük bir ayna. Karşıma geçip kendime baktım. Bir an durdum. Sonra kaşlarımı kaldırıp hafifçe gülümsedim.
“Vay be… sabahın köründe bile hâlâ taş gibiyim.” Saçlarımı düzelttim, üstüme başıma baktım. Kombinim fena durmamıştı. Hatta… Bayağı iyi duruyordu. “Lara, sen bu işi biliyorsun kızım.” dedim kendi kendime, hafif bir gururla.
Telefonumu elime aldım—doğru düzgün çalışmayan, arada bir kendi kendine kapanan o meşhur telefonumu. Ama elimde tutuşum bile havalıydı, orası ayrı.
Evet, bazen moralimi kendim yükseltmem gerekiyordu. Kimse yapmıyorsa, ben yaparım. Sonra sessizce kapıyı açtım ve koridora çıktım. Sabahın körü olduğu için çıt çıkmıyordu. Sadece benim adımlarım ve eski binanın gıcırdayan tahtaları vardı. Durağa doğru yürürken hâlâ aynadaki o son bakışım aklımdaydı. “Alin… Sen var ya… Harikasın.” Otobüsü beklemeye başladım. Soğuk hava yüzüme vurdu ama moralim yerindeydi.
Kafeye adımımı attığım anda ilk görüş açıma giren kişi her zamanki gibi kasiyer Banu ablaydı. Kırklı yaşlarına yeni girmiş, ikiz kızlarını tek başına büyütmeye çalışan, içi dışı bir kadındı. Onun o sıcak gülümsemesi, sabahın soğuğunu bile unutturuyordu insana.
“Günaydın Banu abla.” dedim, başımla selam vererek.
“Günaydın ablacığım, nasılsın? Okul nasıl gidiyor?” dedi, yüzünde her zamanki o yumuşak tebessümle.
Önlüğümü takarken cevap verdim: “Aynı gidiyor Banu abla… haftaya da başlayacak.”
Arka taraftan Ece’nin sesi geldi, her zamanki patavatsız ama komik tonuyla: “Kızım sen ‘bu okuldan ayrılacağım’ demiyor muydun?”
Bir an durdum. Doğru ya… ben gerçekten bunu diyordum. Ama işte… Hayat. “Evet, aklımdan çıkmış. Müdireyle konuşmayı da unuttum. Bir ara konuşacağım. Nakil aldırabileceğim fen liselerini araştıracağım.”
Evet… Bir de bu sıkıntı vardı. Okul. Şu an gittiğim okul artık bana yetersiz geliyordu. Dokuzuncu sınıftan beri oradaydım ve şimdi onuncu sınıftım. Aslında LGS’de iyi bir puan yapmış, fen lisesini kazanmıştım. Daha iyi yerler de vardı ama… Yetimhaneden uzak olduğu için istememiştim. Pişman mıydım? Hem de nasıl.
Şimdiki okulumda herkes LGS için çalışmış, kazanınca da salmıştı. Haklarını yiyemem, bazı hocalar gerçekten çok iyiydi. Ama sadece hocaların iyi olması yetmiyordu. Sınıf kötü olunca, okulun öğrencileri umursamaz olunca… İnsan ne kadar çabalarsa çabalasın bir yerden sonra tıkanıyordu. Ben de bu yüzden bu sene nakil aldırmayı düşünüyordum. Tam da bir haftalık tatildeyken halletmek daha iyi olurdu. Hem kafam rahattı, hem de işler biraz daha hızlı ilerlerdi. İçimde hafif bir heyecan, hafif bir korku vardı. Ama en çok… “Artık bir şeyleri değiştirmeliyim.” hissi vardı.
Kafe yavaş yavaş dolmaya başlarken, ben de içimdeki o küçük telaşla güne hazırlanıyordum.
Önlüğümü düzelttim, saçımı kulağımın arkasına attım ve tezgâhın önüne geçtim. Kafe henüz yeni yeni uyanıyordu; kahve makinesinin buhar sesi, taze çekilmiş kahvenin kokusu ve Banu ablanın bardak dizme ritmi… Sabahın resmi açılışı gibiydi. Kapıdaki küçük çan "çınnn" diye öttü. Günün ilk müşterisi gelmişti.
Ben de hemen yüzüme “ben bu işin kraliçesiyim” gülümsemesini taktım. Adam içeri girer girmez başımı hafifçe eğip gülümsedim.
“Günaydın, hoş geldiniz. Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?”
Adamın karar vermesini tatlı bir tebessümle bekledim. Adam menüye bakarken ben de içimden kendi kendime övgüye devam ettim: “Alin… Bu kafe senden sorulur kızım.”
Adam sonunda karar verdi. “Bir filtre kahve alayım,” dedi. Ben de profesyonel bir barista edasıyla başımı salladım. “Hemen hazırlıyorum.”
Kahve makinesine yönelirken kendi kendime fısıldadım: “İlk müşteri tamam. Bugün de parlıyoruz kızım.”
Saat neredeyse 15.00’e geliyordu. Mesaimin bitmesine yaklaşık bir saat kalmıştı ve ben artık yavaş yavaş “bugünlük bu kadar yeter” moduna giriyordum. Tam o sırada kapıdaki çan "çınnn" diye öttü.
Başımı refleksle o yöne çevirdim. İçeri dört kişilik bir grup girdi. Önden iki kişi, arkadan iki kişi… Sanki kendi aralarında görünmez bir düzenleri varmış gibi adımları uyumluydu.
Öndekilerden biri kapıyı tutarken diğerleri içeri süzüldü. Kafenin loş ışığı üzerlerine vurunca yüzleri daha net seçildi. Ben de tezgâhın arkasında, elimdeki bardağı bırakıp istemsizce dikildim. “Tamam Lara Alin… Sakin. Müşteri bunlar. Normal insanlar. Ama… Neden bu kadar havalı giriyorlar?” İçimden geçen buydu.
Öndeki iki kişi konuşarak ilerliyordu, arkadakiler ise etrafı süzüyordu. Sanki mekânı tartıyorlardı.
Benim gözlerim otomatik olarak grubun en arkadakine kaydı. Neden bilmiyorum. Belki yürüyüşü, belki duruşu, belki de… Bilmiyorum, bir şey. Ama o an içimde hafif bir kıpırtı oldu. Sanki bir şey yaklaşmıştı. Sanki bir şey başlayacaktı. Ben yine de profesyonel bir çalışan edasıyla gülümsedim.
Önde yürüyenlerden biri, diğerlerine göre daha genç ve enerjik bir havaya sahipti. Koyu kumral, dalgalı saçları; ışık vurdukça dalgaları belirginleşen, ensesine doğru yumuşakça düşen bir koyuluktaydı. Genç görünmesine rağmen omuzları şaşırtıcı derecede genişti; duruşu sağlam, vücudu sıkı kaslarla şekillenmişti. Boyu uzun, hareketleri kontrollüydü. Bu fiziksel güç ve disiplinli duruş bir araya gelince, ister istemez insanın aklına iki ihtimal geliyordu: Ya polis olmalıydı ya da asker. Çünkü bu kadar genç yaşta böyle bir beden ve böyle bir özgüven, ancak üniformanın içinde büyüyen adamlarda olurdu.
Koyu, dalgalı saçlı olanın hemen yanında, onunla birlikte kahkaha atan ve duruşuyla ondan daha büyük duran bir adam vardı. Saçları yanındakinden çok az farkla daha açık, dalgalı değildi. Omuzları genişti; sanki yıllarca ağırlık taşımış gibi sağlam, güven veren bir yapısı vardı. O da boyu uzun ve kaslıydı.
Onlar önden geçip oturdular; ardından peşlerinden gelen diğer iki adam da aynı masaya yerleşti. Dört kişi, ama sanki tek bir bütün gibiydiler. Adımlarındaki uyum, oturuşlarındaki rahatlık, birbirlerine bakışları… Hepsi “biz bir bütünüz” diye bağırıyordu.
İki adamdan birisi; kömür karası saçları anlına hafifçe düşen, yeşil gözlüydü. Boyu uzun, kaslı ve omuzları genişti. Ve onu diğerlerinden ayıran, belki de en beklenmedik ayrıntı, gülümsediği anda iki yanağında birden beliren o derin gamzelerdi.
Sonuncusu ise hepsinden farklı bir duruşa sahipti. Siyah saçları ışığı neredeyse hiç yansıtmayan koyu bir perde gibiydi; gözleri de aynı karanlığı taşıyor, baktığı her şeyi sanki içinden geçiriyordu. Boyu diğerlerinden bir tık değil, neredeyse fark edilir şekilde daha uzundu; omuzları geniş, gövdesi güçlü ve ağır bir disiplinle şekillenmişti. Yanında duranların enerjisi ona çarparak sönüyor gibiydi—o kadar sakin, o kadar kontrollü bir duruşu vardı. Yüzü ilk bakışta sert görünüyordu; çizgileri keskin, ifadesi ölçülüydü. Ama arada bir, çok kısa bir an için dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılıyor, o sert yüzün üzerinde neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir tebessüm beliriyordu. İşte o an, adamın gülüşü bile sanki yılların ağırlığını, yaşadığı şeylerin izlerini, içinde taşıdığı sessiz yükleri saklayan bir adamın gülüşüydü. Ne tam bir sıcaklık, ne de tamamen bir soğukluk… daha çok, insanın içini merakla dolduran bir gizemdi.
Birisinin “Buraya bakabilir misiniz?” demesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Sanki beynimdeki tüm sekmeler bir anda kapanmış gibi oldu. Tepsiyi düzelttim, derin bir nefes aldım ve masaya yöneldim.
Masaya yaklaşırken dört adamın bakışları bir anda bana döndü. Üçü normaldi. Ama biri… En köşede oturan siyah saçlı, sessiz olan… Bakışıyla havayı bile ağırlaştırıyordu.
Gülümsememi taktım. "Hoş geldiniz, ne alırsınız?" Cümlem daha bitmeden dalgalı saçlı olan —enerjisiyle masanın ampullerini patlatabilecek olan— hemen atladı: "Siz ne önerirsiniz, Garson Hanım?" Garson Hanım mı? 16 yaşındayım ben, hanım ne? Dışarıdan sadece kaşımı hafifçe kaldırdım. "Flat white önerebilirim."
Dalgalı saçlı olan başını yana eğdi, sanki hayatının en önemli kararını veriyormuş gibi dramatik bir şekilde bana döndü. "Size güveniyorum, hanımefendi… Ben flat white alayım." Hanımefendi mi? Bu çocuk —çocuk da denmez, kazık kadar adam— beni yaşlandırmaya çalışıyor. Birazdan ‘abla’ diyecek diye korkuyorum. Ama dışarıdan sadece hafif bir gülümseme gösterdim.
"Güzel seçim." Sonra dayanamadım, ekledim: "Tatlı bir kahve… Sizin gibi fazla enerjik olanlara iyi gelir. Dengeler." Masadaki diğer iki adam kahkahayı patlattı. Fırfır saçları olanın ağzı bir anlığına açık kaldı. Gözlerini kıstı, bana meydan okur gibi.
Ama o sırada… Bir bakış hissettim. Kafamı kaldırmadan bile hissedebiliyordum. Sanki biri beni baştan aşağı tarıyordu. Sessizce. Dikkatle. Bir şey arar gibi. Gözlerimi yavaşça kaldırdım. Masadaki en sessiz olan… Siyah saçlı, siyah gözlü. Duruşu bile disiplin kokuyordu. Bana bakıyordu. Ama öyle sıradan bir bakış değildi; sanki yüzümde bir şey arıyordu. Bir iz. Bir hatıra. Bir tanıdıklık. Gözleri gözlerimle buluşunca bakışları bir anlığına yumuşadı.
Ne o gözlerini ayırıyor ne de ben, gözleri hâlâ üzerimdeydi. Ve içimde bir his belirdi: Bu adam beni tanıyor gibi… Ya da birine benzetiyor. Ama kimi? Bilmiyordum. Ama o bakış… O sessizlik… O tanıdık olmayan tanıdıklık… Bana farklı hissettirdi.
Arin Bozkurt'tan
Operasyondan dönmüştük. Dinlenme yerinde timimle birlikte oturuyorduk; üzerimizdeki toz, barut kokusu ve yorgunluk hâlâ dağılmamıştı.
Halkı suikasttan kurtarmıştık. Aralarında küçük kız çocukları da vardı. Ben ise… Daha kendi kız kardeşimi koruyamamışken onları korumuştum. Bu düşünce, boğazımda düğümlenen bir şey gibi oturuyordu.
“Komutanım, albayım sizi bekliyor.” dedi babamın mektupçusu. Sesinde her zamanki resmiyet vardı ama ben o cümlenin altındaki anlamı biliyordum.
Babam beni çağırıyorsa, ya önemli bir görev vardı… Ya da benimle özel konuşmak istiyordu. Üzerimdeki tozu silkeledim ve koridor boyunca yürümeye başladım. Adımlarım metal zeminde tok tok yankılanıyordu. Timden uzaklaştıkça operasyonun uğultusu da geride kaldı.
Bana öz babamdan daha çok babalık yapan adamın odasına doğru ilerliyordum. Evet… Ona baba diyordum. Operasyonlar dışında, elbette. Sahada herkes rütbesiyle anılırdı. Ama kapı kapandığında, o kelimeyi bazı insanlardan çok daha fazla hak eden biriydi. Gerçek babamın bıraktığı boşluğu o adam doldurmuştu. Beni yetiştiren, adam eden, disiplin veren, hayatta tutan oydu.
Babam evliydi. Hatta bir kız çocuğu olacaktı. Elvin ablayla bir kere bile kavga ettiklerini hatırlamıyorum. Birbirlerini tamamlıyorlardı; biri ateşse diğeri su, biri disiplinse diğeri neşeydi.
Elvin abla… Babamın aksine ışıl ışıl bir kadındı. Girdiği odayı aydınlatan, insanın içini ısıtan bir enerjisi vardı. Beni ilk gördüğünde bile yabancı gibi davranmamıştı; sanki yıllardır tanıyormuş gibi gülümsemişti.
Tanışma hikâyeleri ise tam bir film sahnesiydi. Babam kolundan vurulmuş, kurşunun çıkarılması için hastaneye gitmişti. Orada Elvin ablayı görmüş… Ve ilk görüşte âşık olmuş. Babam öldürüyordu, Elvin abla iyileştiriyordu. İkisi yan yana gelince hayat bir şekilde dengeleniyordu.
Ama mutlulukları o güne kadardı. Kuzgun’un toplantı odasındaki prodüksiyona o görüntüleri gösterdiği güne kadar. O an… Her şey bitti. Ve o an, odadaki hava değişti. Sanki oksijen çekilmişti. Sanki duvarlar daralmıştı.
O görüntüler açıldığında… Nefesim kesildi. Elvin ablayı iki adamın arasında görünce kalbim sanki yerinden söküldü. Babamın yüzü bir anda bembeyaz oldu. Ben ise olduğum yerde donup kaldım. Sanki bütün dünya bir anda sessizleşti.
Elvin ablayı iki adamın arasında gördüm. Kollarından öyle sıkı tutuyorlardı ki parmak izleri bile tenine işliyordu. Bedeni hafifçe öne eğilmişti; sanki ayakta durmak için değil, sadece düşmemek için direniyordu. Yüzünde korkudan çok daha ağır bir şey vardı: kızını düşünmenin o tarifsiz, insanın içini lime lime eden endişesi. Gözleri bir noktaya sabitlenmişti; sanki bebeğinin kalp atışlarını uzaktan duyuyormuş gibi, sanki sadece onu düşünerek ayakta kalıyormuş gibi. Ayakta durmaya çalışıyordu ama gücü tükenmişti. Dizleri titriyor, nefesi kesik kesik çıkıyordu. Bir anlığına gözleri kapandı; sonra yeniden açtı, sırf bebeği için, sırf bir saniye daha dayanmak için.
Adamların biri hareket etti. Adımı bile duymadım; sadece gölgesinin Elvin ablanın üzerine düştüğünü gördüm. Sonra dizlerine yöneldi. O an zaman yavaşladı. Elvin ablanın gözleri büyüdü, nefesi boğazında düğümlendi. Darbe geldiğinde, sanki bütün hava bedeninden çekilmiş gibi bir anda nefesi kesildi. Kontrolünü kaybetti, dizleri boşaldı ve yere çöktü. Yere düşerken çıkardığı o kısık, acı dolu ses… Hâlâ kulaklarımda.
O an babamın dünyası durdu. Gerçekten durdu. Gözleri bir noktaya kilitlendi, nefesi göğsünde kaldı, yüzündeki bütün renk çekildi. Sanki kalbi bir anlığına atmayı unuttu. Sanki dünya onun etrafında çöktü ama o kıpırdayamadı. Odanın içindeki herkes nefesini tuttu. Kimse konuşmadı. Kimse hareket etmedi. Çünkü hepimiz, bir adamın hayatının gözlerimizin önünde paramparça olduğunu gördük.
Kuzgun’un sesi, odanın içini zehir gibi doldurdu: “Albayım… Son kez karın ve kızını gör istedim. İyi yapmış mıyım?” Ardından gelen kahkaha… Bir insanın değil, bir karanlığın kahkahasıydı.
Babamın çığlığı bir anda patladı. Sanki göğsünün içindeki bütün acı, bütün öfke, bütün çaresizlik tek bir noktadan dışarı fırlamıştı. Ses duvarlara çarpıp geri döndü, odanın içini doldurdu, köşelere kadar yayıldı, hepimizi titretti. O an sadece bir ses değildi duyduğumuz; bir insanın içinin parçalanma anıydı. “ŞEREFSİZ! İT HERİF! BIRAK KARIMI VE KIZIMI!” Bu sözler bir komutanın ağzından çıkmış gibi değildi. Emir veren, soğukkanlı, disiplinli bir adamın sesi yoktu orada. Bu, karısını ve doğmamış çocuğunu kaybetmek üzere olan bir adamın çığlığıydı. Bir babanın, bir eşin, bir insanın son savunma hattının yıkılış anıydı. Babamın sesi titriyordu; öfkeyle değil, acıyla. Sanki her kelime boğazından kanayarak çıkıyordu. Sanki her harf, kalbinden kopan bir parçaydı.
Elvin abla yerdeydi. Soğuk zemine düşmüş bedeninin her titremesi, odanın içindeki herkese birer bıçak gibi saplanıyordu. Nefesi kesik kesikti; göğsü inip kalkıyor ama hava sanki ciğerlerine ulaşmıyordu. Gözleri dolmuştu, ama yaş akmıyordu. Çünkü o an… Ağlamak bile bir lükstü. Ağlamak için zaman, güç, umut gerekirdi. Onun hiçbirinden kalmamıştı.
Kuzgun ağır adımlarla yaklaştı. Ayak sesleri bile zehir gibiydi. Yüzünde o iğrenç, o zehirli gülümseme vardı; insanın içini bulandıran, karanlığın kendisinden doğmuş gibi duran bir ifade. Elvin ablanın acısını izlemekten keyif alıyordu. Sanki bir insanın değil, bir karanlığın beden bulmuş hâliydi. Ve sonra acımasızca, tekrar tekrar karnına—kızına—vurdu. Her darbe odanın içinde yankılandı. Her darbe Elvin ablanın bedenini değil, geleceğini parçaladı. Her darbe babamın kalbinden bir parça kopardı.
Elvin ablanın sesi her darbede titriyordu. Nefesi kesiliyor, sonra yeniden gelmeye çalışıyor, sonra yine kırılıyordu. Ama her nefesinde aynı kelime çıkıyordu ağzından: “Kızım…” O kelime bir dua gibiydi. Bir savunma duvarı gibiydi. Bir annenin son nefesiyle bile bebeğini koruma çabasıydı. Sanki o kelimeyle bebeğini sarıyordu. Sanki o kelimeyle hayata tutunuyordu. Sanki o kelimeyle ölümü geciktirmeye çalışıyordu.
Babamın yüzü o anda tamamen çöktü. Gözleri doldu ama yaş akmadı; çünkü acı gözyaşını bile dondurmuştu. Dudakları titredi, nefesi kesildi. Sanki göğsüne görünmez bir el bastırmıştı. Ekrana doğru uzandı, parmakları titreyerek. Sanki dokunabilirmiş gibi. Sanki parmak uçları Elvin ablanın yanağına değse acı dinecekmiş gibi. Sanki bir mucize olacakmış gibi. “Elvin! Ne olur dayan! Kızıma dokunmayın! Elvin, duy beni!” Ama sesinin ulaştığı tek şey… Karanlıktı.
Ama Elvin ablanın sesi giderek daha zayıf çıkıyordu. Sanki her kelime boğazından değil de ruhunun en derin yerinden sökülüp geliyordu. Gözleri kapanıyordu; kirpikleri titriyor, nefesi göğsünde takılıp kalıyordu. Bedeninin gücü tükenmişti ama içinde hâlâ minicik bir direnç vardı—kızına dair son bir umut kırıntısı. Son bir kez başını kaldırdı; bu hareket bile ona dünyalara mal olmuş gibiydi. Boynundaki kaslar titredi, nefesi kesildi ama yine de yaptı. Çünkü bakmak istediği tek bir kişi vardı: babam.
Gözleri babama değdiği anda zaman durdu. O bakış bir veda, bir özür, bir sevgi, bir teslimiyetti. İçinde “Keşke daha fazla zamanımız olsaydı” diyen bir hüzün, “Seni yarım bırakıyorum” diyen bir kırgınlık, “Seni hep sevdim” diyen bir sıcaklık vardı. O bakış, bir insanın son nefesinde bile sevdiğine tutunma çabasıydı. Titreyen sesiyle fısıldadı: “Özür… di-dilerim Yavuz… kızımızı ko-koruyamadım… affet… be-beni… Se-seni se-seviyorum…”
Her hece kırılıyordu. Her kelime nefesinin ağırlığı altında eziliyordu. Ama yine de söyledi; çünkü söylemek zorundaydı, çünkü bu onun son gerçeğiydi. Sesi o kadar zayıftı ki sanki rüzgâr esse kaybolacaktı. Ama babam duydu. Duydu ve o anda içindeki bütün dünya çöktü.
Babamın dizleri bir anda çözüldü. Sanki omuzlarına görünmez bir ağırlık binmişti; yılların yorgunluğu, kayıpların gölgesi, çaresizliğin o keskin soğuğu… Hepsi aynı anda çöktü üzerine. Bir saniye içinde yaşlandı. Bir saniye içinde nefesi kesildi. Gözlerindeki o güçlü, dimdik duran adam gitmiş; yerine, sevdiği kadını ve doğmamış kızını kaybetmek üzere olan bir adamın paramparça hâli gelmişti.
“Hayır… hayır Elvin…” diye inledi. Sesinde emir yoktu, öfke yoktu, asker yoktu; sadece yalvaran bir adam vardı. “Aç gözlerini… Ne olur aç gözlerini… Kızımız iyi… Sen de iyisin… Kaldırmam ben sizsizliği… Aç gözlerini boncuk gözlüm…” Sözleri titriyordu; her kelime, boğazına düğümlenen bir acının içinden çıkıyordu.
Ellerini ekrana doğru uzattı; sanki dokunursa Elvin ablanın nefesini geri getirebilecekmiş gibi, sanki parmak uçları o karanlığın içinden sevdiği kadına ulaşabilecekmiş gibi. Ama o anda Kuzgun’un silahı patladı. Ses odanın içinde bir şimşek gibi çaktı. Ekran bir anlığına titredi; görüntüdeki ışık kırıldı, renkler dağıldı ve sonra her şey karardı. Sanki dünya bir düğmeye basılmış gibi kapandı, sanki hayatın sesi sustu.
Ve o karanlığın içinden babamın çığlığı yükseldi. “ELVİN! ELVİNİM!” Bu bir ses değildi. Bu bir çığlık değildi. Bu, bir kalbin parçalanma anının yankısıydı; bir adamın içinin, göğsünün, ruhunun ortadan ikiye ayrılışının sesi… Bir daha asla eskisi gibi olmayacak bir hayatın ilk çatırtısıydı.
O günden sonra babam hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. Elvin ablayla daha adını bile koyamadıkları kızları o gün gitti ama babam da onlarla birlikte yok oldu.
Sanki ruhu o görüntüde kaldı. Sanki nefesi orada kesildi. Geriye sadece yürüyen, konuşan, emir veren ama içi boşalmış bir adam kaldı. Aradan on yıl geçti. On yıl. Ama onun gözlerine her baktığımda o günün acısını hâlâ taze taze taşıdığını görüyorum. Sanki dün olmuş gibi. Sanki o çığlık hâlâ boğazında takılı kalmış gibi. Sanki her gece aynı kâbusun içine düşüyormuş gibi.
Ve biliyorum… Çünkü ben de aynıyım. Benim acım ondan daha eski. On üç yıl oldu. On üç yıl. Ama hâlâ ilk günkü gibi yanıyor içim. Hâlâ nefesimi kesiyor. Hâlâ geceleri uykumdan sıçratıyor. Hâlâ “keşke”lerle boğuşuyorum.
Babamın acısı on yıl önce başladı. Benimki on üç yıl önce. Ama ikimizin de ortak bir yanı var: Zaman geçiyor ama acı geçmiyor. Sadece sessizleşiyor, derine gömülüyor. Kimse görmüyor, kimse duymuyor. Ama orada, içimizde, aynı tazelikte duruyor. Ve bazen… Bir bakışta, bir nefeste, bir sessizlikte yeniden kanıyor.
Gözümdeki buğuyu silmek için birkaç kez kırptım. Toparlanmak… Babamın karşısına dağılmış çıkmamak… Bu ikisi benim için hâlâ refleks.
Buğu geçince kapıya doğru yürüdüm. Kapının önünde bir an durup nefesimi düzenledim. Sonra tıklattım. İçeriden o tanıdık, yorgun ama hâlâ güçlü ses geldi: “Gel, evlat.” Kapıyı açıp içeri girdim.
Bedenim otomatik olarak disipline geçti. “Arin Bozkurt, emredin komutanım.”
Babam başını kaldırdı. Gözlerinde yılların ağırlığı vardı ama aynı zamanda… Bana bakarken hep olan o yumuşaklık da vardı. “Rahat ol asker, otur.”
O cümleyle birlikte üzerimdeki askerî sertlik bir anda gevşedi. Sanki “tamam, şimdi oğlumsun” demiş gibi. Sandalyeye oturdum.
Babam bir süre konuşmadı. O sessizlik… Bizim aramızda yıllardır var olan o sessiz anlaşmanın aynısıydı. Konuşmadan da anladığımız, konuşmadan da paylaştığımız şeyler vardı. Sonunda derin bir nefes aldı. “Oğlum… Birazdan mezarlığa gideceğini biliyorum.” Sesi komutan sesi değildi; baba sesi, yorgun, kırık ama sıcak. “Ben de uğrayacağım mezarlığa. Beraber gidelim diye haber vereyim dedim.” O an içimde bir şey yumuşadı. Acı değil… Daha çok bir sahiplenilme hissi, birlikte olma hissi.
Başımı hafifçe eğdim. “Tamam baba… Gideriz.” Komutanlık yoktu o cümlede; sadece baba ve oğul vardı. Babamın gözleri bir anlığına yumuşadı. O bakış, “iyi ki varsın” demenin sessiz hâliydi. Ve ben o an şunu hissettim: Acı geçmiyor belki… Ama birlikte taşımak daha kolay.
Çiçekçiye uğradığımızda hava serindi. Sokak sessizdi ama içimde hafif bir kıpırtı vardı; mezarlığa gitmek her zaman ağırdı ama çiçek almak… O başka bir şeydi. Bir ritüeldi. Bir bağdı.
Babam Elvin abla için beyaz bir buket seçti. Doğmamış kızları için de minik, narin bir demet aldı—sanki dünyaya hiç gelememiş bir nefesi okşar gibi. Ben ise… Kendi çiçeğime papatya aldım.
Her papatya gördüğünde gözleri parlar, o minik sesiyle: “Abiş bu çoyk güsel kokuyoy.” derdi.
O anı hatırlayınca içimde bir sıcaklık yayıldı. Sanki o küçük eller yine avucuma dokunmuş gibi. Sanki o tombul yanaklar yine gülmüş gibi.
Ben de her seferinde aynı cevabı verirdim: “Senin gibi kokuyor abim.” Ve o an… Yanakları bir anda kıpkırmızı olurdu. Utangaç bir gülümseme yayılırdı yüzüne. O tombul yanaklar tam ısırmalık olurdu. O an, dünyanın en masum mutluluğu olurdu.
Papatyayı elime alınca o günleri hissettim. Kokusu aynıydı. Sıcaklığı aynıydı. Ama artık o küçük ses yoktu. Yine de… O papatya, onunla aramdaki bağı hâlâ taşıyordu.
Babam çiçekleri kasaya bırakırken bana baktı. Gözlerinde acı değil…O an sadece anlayış vardı.
Mezarlığın o ağır demir kapısından içeri adım attık. Toprak kokusu, rüzgârın hafif uğultusu, uzaktan gelen kuş sesleri… Hepsi bir anda tanıdık bir sessizliğe dönüştü. Ayaklarım düşünmeden yürüdü; sanki yol beni ezbere biliyordu, sanki yıllardır aynı patikayı adımladığım için bedenim benden önce hareket etti.
Ve sonunda… Benim kalbim, dünyam, her şeyim olan kız kardeşimin mezarının başında durdum. Papatyayı elimde biraz daha sıkı tuttum. O küçücük sesi kulağımda çınladı: “Abiş bu çoyk güsel kokuyoy.” Gözlerim mezar taşına kaydı.
Lara Alin Bozkurt
D. 20.06.2009
Ö. 16.07.2013
Ruhuna Fatiha
Kaç kere okudum bilmiyorum kaç yıl olmasına rağmen inanmıyor üst üste okuyordum.
Nasıl inanabilirim papatyamın benden gittiğine, bir daha gelmeyeceğine. Evde, parkta, dışarıda her yerde hep benimleydi şimdiyse sadece her yerde ben varım tek, yalnız.
Taşın üzerindeki harfler bile bana bakıyormuş gibi geldi; sanki her biri ayrı bir anıydı. Doğum tarihi bir gülüşü, ölüm tarihi bir sessizliği, ismi ise bütün bir hayatı taşıyordu. Babam yanımda durdu. Hiçbir şey söylemedi. Ben de söylemedim. Ama o sessizlik… Bizim aramızdaki en güçlü bağlardan biriydi; aynı acıyı taşıyan iki insanın kelimelere ihtiyaç duymadığı o anlardan biri.
Ben papatyayı mezarın başına bıraktım. Babam da kendi çiçeklerini Elvin ablanın ve doğmamış kızlarının yanına koydu.
Rüzgâr hafifçe esti. Papatyanın yaprakları titredi. Sanki Lara yine gülüyormuş gibi. Ben içimden fısıldadım: “Abin burada papatyam…”
Rüzgâr mezarlığın içinden ağır ağır geçiyordu; ağaçların dalları hafifçe sallanıyor, kuru yapraklar toprağın üzerinde dönüp duruyordu. Ben ise mezar taşının önünde öylece duruyordum. Dizlerim çözüldü, toprağın üzerine yavaşça çöktüm. Elimi mezar taşının soğuk yüzeyine koydum; taş bile benden daha canlıydı. Derin bir nefes aldım. Konuşmak kolay değildi ama sustukça içimde bir şey daha çürüyordu.
"Birtanem…" Sesim titredi. Kelimeler boğazıma düğümlendi. "Seni çok özledim." Toprak sessizdi. Ama ben onun sessizliğine alışkındım. Yıllardır böyleydi.
“Birtanem, abin yanında, yalnız değilsin. Orada üşüyor musun? Ben seni ısıtırım çiçeğim.” Sıkıca mezarlığa—küçüğüme—sarıldım. “Senin kokuna hasretim.” Gözlerim doldu. “O papatya kokunu… Saçlarının o sıcaklığını… Sesini… Hepsini özledim.” Elimi toprağın üzerine koydum, parmaklarım titredi.
“Beni tek seven sendin.” Bu cümleyi söylerken içimde bir şey koptu. “Evde herkes birbirine yabancıydı… ama sen bana sarılırdın. ‘Abiş’ derdin. Sanki o kelimeyle bütün dünyayı iyileştirirdin.” Yutkundum; toprak bile nefesimi duyuyor gibiydi. “Sen varken ev güzeldi.” Gözlerimi kapadım. “Sen gülünce duvarlar bile ısınırdı. Sen olmayınca…” Nefesim kesildi. “Ev cehenneme döndü.” Başımı eğdim. “Artık kimsesizim çiçeğim. Çünkü her şeyim sendin.” Toprağın kokusu burnuma doldu; ıslak, ağır, acı bir koku.
“Biliyor musun…” dedim fısıltıyla. “Ben hâlâ o kolyeyi saklıyorum. O yanmış, bükülmüş papatyalı kolyeyi. Onu elime aldığımda… Sanki senin elini tutuyorum gibi oluyor.” Gözyaşlarım toprağa düştü; toprak bile acımı içine çekti.
“Ben seni koruyamadım.” Bu cümle yıllardır içimdeydi; bugün ilk kez dışarı çıktı. “Ben küçüktüm, evet… Ama yine de seni koruyamadım. Seni o karanlıktan çekip çıkaramadım.” Elimi yumruk yaptım, toprağı sıktım. “Affet beni.” Sesim çatladı. “Ne olur affet beni.” Rüzgâr hafifçe esti; sanki saçlarını okşayan o eski rüzgâr gibi. “Birtanem…” dedim tekrar. “Keşke bir kez daha sesini duysam. Bir kez daha ‘abi’ desen. Bir kez daha sarılsan.”
Başımı kaldırdım, mezar taşına baktım. Taşın üzerindeki ismi okurken içim yine yandı. “Ben seni hiç bırakmadım. Bırakmayacağım da.” Sessizlik çöktü. Ama bu sessizlik… onun yokluğunun sessizliğiydi.
Toprağa son kez dokundum. "Seni çok seviyorum." Hâlâ. Hep. Rüzgâr yine esti. Sanki o da “Ben de seni seviyorum abi” der gibi.
O lanet günden bir hafta sonra… Kardeşimin öldüğünü söylediler. Ben 15 yaşındaydım. Ölümün ne demek olduğunu tam bilmiyordum ama bir daha gelmeyeceğini anladığım anda içimde bir şey kırıldı. O kırık hâlâ kapanmadı.
Kimse bana detay anlatmadı. “Bulundu” dediler. “Artık yok” dediler. Yüzleri asıktı, sesleri titriyordu. Ama ben onların yüzüne değil, yere bakıyordum. Çünkü gözlerimi kaldırırsam gerçek olurdu.
Kardeşimin yanmış olduğunu söylediklerinde ne demek istediklerini anlamadım önce. Sonra bir yetişkinin fısıltıyla söylediği cümle çarptı kulağıma: “Tanınmaz hâlde…”
Tanınmaz. Bu kelime içime bir taş gibi oturdu. Çünkü ben onu her hâliyle tanırdım; gülüşünü, koşuşunu, saçlarını savuruşunu… Hepsini. Ama artık tanınmazmış. Benim küçüğüm… Benim oyun arkadaşım… Benim “abiş bak” diye peşimde dolaşan o küçük kız… Artık tanınmazmış.
O gün bana bir şey verdiler. Avucuma bıraktılar. Papatyalı kolyesi. Ona aldığım son hediye. “Abiş bu bama (bana) bensiyoy,” demişti.
Kolye kararmıştı; zinciri bükülmüş, papatyanın bir yaprağı kopmuştu. Üzerinde is kokusu vardı, sanki ateş hâlâ içindeydi. Ben o kolyeyi avucuma aldığımda ellerim titredi; avucumun içi yandı. Sanki o kolye değil, kardeşimin son nefesi dokunmuştu elime.
O an anladım. Artık geri gelmeyecekti. Bir daha “abi” demeyecekti. Bir daha saçlarını ördürmeyecekti. Bir daha koşarak boynuma sarılmayacaktı. Ve ben… Ben 15 yaşında bir çocuk olarak hiçbir şey yapamamıştım.
Kardeşimin bedenini toprağa verirken kolyeyi o gün öyle sıkmışım ki zincir avucuma iz bıraktı.
Hâlâ durur o iz; görünmeyecek kadar küçük bir şekilde avucumda izi vardı. O kolye… O yanmış, bükülmüş, is kokan kolye… Bana ondan kalan son şeydi. Ve ben o gün, sadece kardeşimi değil… Kendimden bir parçayı kaybettim.
Mezarlıktan dönmüştük. Timimle birlikte dinlenme odasında oturuyorduk.
Ben ise… Dünyadan kopmuş gibiydim. Elimdeki papatyalı kolyeye bakıyordum; onun yokluğunda elimde kalan tek sıcaklıktı. Zinciri parmaklarımın arasında dönüyor, papatyanın küçük metal yapraklarını sanki miniğimin elini okşar gibi okşuyordum.
Düşüncelerim o kadar derine dalmıştı ki, Ege’nin sesi bir anda beni yüzeye çekti.
“Abi sen iyisin değil mi? Dalgın gibisin.”
Timimizin en genci, en enerjik olanıydı Ege. Onun o saf, içten merakı bile insanın içini ısıtırdı.
Başımı hafifçe kaldırdım. Yüzümde minik bir tebessüm oluşturmaya çalıştım, tam anlamıyla bir gülümseme değildi ama Ege’nin anlayacağı türden bir “iyiyim” işaretiydi.
“İyiyim abim.” dedim. Sesim sakindi. Ne kırık, ne de neşeli. Sadece… Gerçek. Ege bir an bana baktı,sanki “emin misin?” diyecekmiş gibi, ama sonra kendi kendine gülümsedi.
“Tamam abi… sen bilirsin.” der gibi başını salladı.
Ege’nin sorusundan sonra odada kısa bir sessizlik oldu. Ben hâlâ papatyalı kolyeyi parmaklarımın arasında döndürüyordum; o küçük metal papatya, sanki miniğimin elinin sıcaklığını taşıyordu.
Tam o sırada omzumda bir ağırlık hissettim. Demir. Sessizce, hiçbir şey söylemeden omzumu sıktı; ne fazla güçlü ne de hafif… Tam destek verir gibi, tam “yanındayım” der gibi.
Zaten çocukluğum onunla geçmişti; benim ne zaman sustuğumu, ne zaman dağıldığımı, ne zaman içime kapandığımı herkesten iyi bilirdi. Acımı da bilirdi, nereden kırıldığımı da.
Evet… Yanımda duran; anne olamayacak, baba olamayacak kişiler değildi Demirdi. Hayatım boyunca en çok destek olan, en çok yanımda duran, insandı. Onunla ortaokulda tanışmıştım. O zamanlar bile bana destek olurdu. Benim miniğimi de birkaç kez görmüştü.
Hatta Alin ona ilk tanıştıklarında “Demiy abi” demişti—o minik diliyle “r”leri söyleyemeyip. Demir o an gülmüş, Lara da utanıp bacağıma koala gibi yapışıp sarılmıştı.
Şimdi ise… O anı hatırlayınca içimde hem bir sızı hem bir sıcaklık yükseldi. Demir omzumdaki elini çekmedi; sadece sessizce durdu. Ve ben o an şunu hissettim: Bazı insanlar acını konuşmaz… Ama yanında durarak taşır. Demir tam olarak buydu.
Tam o sırada Aras, odanın ortasında hafifçe doğrulup gerginliği kesmek ister gibi konuştu: “Kafeye falan mı gitsek? Hem kafamız dağılır, hem de burada tıkılmamış oluruz. Operasyon da yok olsa babam söylerdi.” Sesi neşeli değildi ama bilinçli bir hafiflik vardı tonunda; sanki “hadi abi, seni yalnız bırakmayız” demenin başka bir yoluydu.
Ege yerinde duramadı; sanki biri düğmesine basmış gibi bir anda doğruldu, gözleri parladı. “Evet. Evet! Gidelim, senin aklını yiyim Aras!” diye bağırdı. Sonra hiç düşünmeden Aras’a doğru uzandı, iki eliyle onun kafasını tuttu ve alnından öptü.
Ege, Aras’ın kafasını iki eliyle tutup alnından öpünce odada bir kahkaha dalgası yükseldi. O an, tim değil de sanki mahallede büyümüş dört kardeş gibiydik.
Aras’ın yüzü bir anda şekilden şekle girdi. “Oğlum ne yapıyorsun!” diyerek Ege’nin kafasına şaplağı yapıştırdı. Şaplak öyle sert değildi; daha çok “kendine gel lan” tadında bir abilik dokunuşuydu.
Ege ise şaplağı yiyince daha da güldü, omuzlarını kaldırıp “Ne var abi, seviyorum seni işte” der gibi baktı. Demir başını iki yana sallayıp gülümsedi. Ben de istemsizce güldüm. O an içimde bir sıcaklık yayıldı.
Demir omzumdaki elini çekmeden mırıldandı: “Hadi kalkın… Aras’ın dediği iyi fikir.”
Ben de ayağa kalkıp ciddileşir gibi yaptım: “Zevzekliğiniz bittiyse gidelim… Yoksa vazgeçeceğim.”
Bu cümleyi duyunca üçü de bir an dondu. Sonra aynı anda: “Ciddi misin?” der gibi gözlerini açtılar. Ben başımla onaylayınca, hiç beklemeden, hiç konuşmadan, hiç tartışmadan… İkisi birden kapıya doğru koşmaya başladı.
Ege bağırıyordu: “Araba araba araba! Arin abi vazgeçmeden gidelim!”
Aras arkasından: “Oğlum bekle lan, anahtarı ben alacağım!”
Yürürken, yanımda Demir belirdi. Düşünceli bakışı üzerimdeydi. Her zamanki gibi önce beni tartıyor, sonra konuşuyordu.
Hafifçe omzuna vurdum. “İyiyim ben iyi. Hem kafam dağılır, hadi düşünme beni bu kadar.”
Demir kaşını kaldırdı, o klasik alaycı ama sevgi dolu tonuyla: “Ne düşüneceğim seni be… Ben sadece komutansız kalmayalım diye dedim, yoksa umurumda bile değilsin.”
Ben gözlerimi kısıp gülümsedim. “İnandım ben de.”
Demir bir şey demedi. Baskı yok, zorlama yok… Sadece anlayış. Çocukluğumdan beri böyleydi; ben bir şey söylemeden o anlardı. Ben susunca o konuşmazdı, ben yorulunca o dururdu. Demir benim için sadece bir tim arkadaşı değildi; bazen abi, bazen sırdaş, bazen de sessizce yanımda duran bir gölge gibiydi. Gözlerimi ona çevirdim. O an yüzünde ne merak vardı ne de sorgu… Sadece gerçek bir dostun taşıyabileceği o sakin endişe. Hafifçe gülümsedim.
Sadece yüzünde hafif bir tebessümle ön koltuğa kuruldu; o sessiz oturuş bile “yanındayım” demenin başka bir yoluydu. Ben de yüzümdeki tebessümü saklamadan sürücü koltuğuna geçtim. Arkamızda Aras ve Ege çoktan yerlerini almıştı; ikisi de hâlâ hafif hafif gülüyordu.
Kontak anahtarını çevirirken seslendim: “Eee, nereye gideceğiz?” Arkadakilerden bir uğultu yükseldi. Ege telefonuna bakıyordu, parmağı ekranda geziniyordu. Bir anda başını kaldırdı: “Bir kafe buldum! Yorumları da iyi, buradan 15 dakika yol gösteriyor.”
Arabamı park ettikten sonra dışarı çıktık. Hava hafif serindi; Ankara’nın akşamına özgü o ince rüzgâr yüzümüze çarpıyordu. Kafenin önüne doğru yürürken adımlarımız kaldırım taşlarında yankılandı.
Karşımızda duran yer ilk bakışta insanın içini ısıtan bir havaya sahipti. Ne abartılı bir büyüklüğü vardı ne de gözden kaçacak kadar küçüktü; tam aksine, sanki kendini olduğundan fazla göstermeye çalışmayan ama içine girince insanı saracak kadar sıcak bir yerdi. Dışı pastel tonlarda boyanmıştı; pencerelerin kenarlarında küçük saksılar, içlerinde de sonbahara rağmen inatla açmış birkaç çiçek duruyordu. Kapının hemen üzerinde sarı ışıkla yanan küçük bir tabela vardı; ışığı hafif titriyor, sanki “içeri gel, burada huzur var” der gibi yanıp sönüyordu. Camdan içeri baktığımda loş bir ışık, ahşap masalar, duvarlarda eski Ankara fotoğrafları gözüme çarptı. İçerideki sıcaklık dışarıya kadar taşıyordu; kahve kokusu, taze çekilmiş çekirdeklerin o acımsı aroması sanki kapının aralığından bile dışarı süzülüyordu. Kafe tam olarak “sevimli” kelimesinin karşılığıydı; küçük detaylarla dolu ama göz yormayan bir sadelikte.
Cam kenarı olan dört kişilik masaya doğru ilerledik. Kafenin içi loş bir sıcaklıkla doluydu; sarı ışıklar ahşap masaların üzerinde yumuşak bir parıltı bırakıyor, dışarıdaki soğuk havanın aksine içeride huzurlu bir sıcaklık dolaşıyordu. Camın hemen yanında, dışarıdaki sokak lambasının ışığını içine alan masayı seçtik; hem dışarıyı izlemek mümkündü hem de içerinin kalabalığından biraz uzak, daha sakin bir köşeydi.
Masaya yaklaşınca oturdum; cam kenarına, dışarıyı gören tarafa. Cam soğuktu, elimi yaklaştırınca hafif bir buğu vardı. Sokağın ışıkları cama vuruyor, içerideki loş ışıkla karışıp hafif bir yansıma oluşturuyordu.
Aras hemen yanıma geçti; sandalyesini çekerken çıkardığı hafif gıcırtı bile mekânın sessizliğine karıştı. Her zamanki rahat tavrıyla oturdu, omzunu hafif bana dönük, sanki her an bir şey söyleyecekmiş gibi.
Demir ise karşıma oturdu. Karşımda oturması masaya bir denge hissi veriyordu—Aras’ın rahatlığına karşı Demir’in sakin sertliği.
Masaya yerleştiğimiz anda, dışarıdaki rüzgâr camı hafifçe titretti. İçeride kahve kokusu, taze çekilmiş çekirdeklerin o acımsı aroması havayı dolduruyordu.
Masamız, hem dışarıdaki hareketi izlemeye hem de içerideki sıcaklığı hissetmeye en uygun yerdi.
Tam o sırada Ege menüyü eline aldı, gözleri sayfalar arasında hızla dolaşıyordu. “Hepsi çok iyi görünüyor, karar veremedim.” dedi, menüyü incelerken yüzündeki kararsız ifadeyle.
Ege’nin gözleri her satırda ayrı bir heyecanla parlıyor, sanki menüdeki her seçenek ona “beni seç” diye fısıldıyordu.
Aras hemen fırsatı kaçırmadı. Sandalyesine yaslandı, kaşlarını hafifçe kaldırıp alaycı bir gülümsemeyle Ege’ye baktı. “Hiçbirinin adını anlamadım demiyor da…” diye takıldı, her zamanki gibi.
Ege gözlerini menüden kaldırıp Aras’a baktı, ama yüzündeki ifade “haklı olabilir” ile “şimdi seni boğarım” arasında gidip geliyordu. Masaya hafif bir kahkaha yayıldı; kafenin loş ışığı, kahve kokusu ve bu küçük atışma sahneyi daha da sıcak bir hâle getirdi.
Ege, Aras’ın lafına anında çocuk gibi tepki verdi; kaşlarını çattı sonra da dilini çıkarıp kısa bir “ıııh” yaptı. O an yüzündeki ifade tam anlamıyla bir ilkokul çocuğunun “seninle konuşmuyorum” triplerine benziyordu.
Aras kahkahayı patlatırken sandalyesine yaslandı, Ege’nin bu tepkisi onun için altın değerindeydi; her zamanki gibi hedefi tam on ikiden vurmuş olmanın rahatlığıyla gülümsüyordu.
Demir ise oturmuş, ikisini de izliyordu. Gözlerinin kenarında hafif bir gülümseme belirdi; çok ses çıkarmadan, sadece başını hafifçe sallayarak bu küçük atışmanın tadını çıkarıyordu. Onun sakin gülüşü masaya ayrı bir huzur katıyordu.
Ben ise çoktan kararımı vermiştim. Menüye bile ikinci kez bakmama gerek yoktu. Sade Türk kahvesi. Ne şeker, ne süs, ne aroma. Sert, net, acı…
Telefondan haberlere göz gezdiriyordum; ekranın soğuk ışığı yüzüme vuruyor, kafedeki loş sarı ışıkla garip bir kontrast oluşturuyordu. Tam bir habere tıklayacakken masanın yanına yaklaşan hafif bir ayak sesi duydum.
“Hoş geldiniz, ne alırsınız?” dedi garson, yumuşak ama net bir sesle.
Kafamı kaldırdım. Ve o anda… Bir çift ela gözle karşılaştım. Nefesim bir anlığına göğsümde takılı kaldı. Sanki zaman yarım saniyeliğine durdu, sesler arka planda boğuklaştı.
Siyah saçları beline kadar uzanıyordu; ışığın altında dalgaları daha belirgin, daha sıcak görünüyordu. Saçlarının ucu hafifçe omzuna düşmüş, yüzünü çerçeveleyen o yumuşak kıvrımlar ona neredeyse masum bir hava katmıştı.
Gözleri… Ela ama sıradan bir ela değil. Yeşilin baskın olduğu, ışığa göre ton değiştiren, insanın içine işleyen bir ela. Bir bakışta hem tanıdık hem yabancı hissettiren türden.
Ama yüzü… Yüzü beni yerimden oynattı. Bir anlığına mideme bir ağırlık çöktü. Boğazım düğümlendi. Sanki biri içimden bir ipi çekmiş gibi. Miniğim. O yüz… O hatlar… O yumuşak ifade… Kardeşimin küçüklüğünü andırıyordu. O yanak çizgisi, o göz altındaki hafif gölge, o dudak kıvrımı…
Kendime kızdım içimden. “İnsan insana benzer. Kandırma kendini.” Ama beynim susmadı. “Hem Lara’ya benziyor…Hem de bizi doğuran kadına. Sanki onun gençliği.” Bu benzerlik fazla yakındı. Fazla keskin. Fazla… Tehlikeli. Boğazım iyice sıkıştı. Yutkunmaya çalıştım ama yutkunamadım. Sanki içimde yıllardır gömülü duran bir şey, bu kızın yüzüne bakınca yeniden hareket etmişti.
Bir an için gözlerimi kaçırmak istedim. Ama yapamadım. O ela gözler beni tutmuş, bırakmıyordu.
Çocukların sesi arka planda bir uğultu gibi dolaşıyordu; Ege’nin enerjik kahkahası, Demir’in sakin tonu, Aras’ın cevapları… Hepsi birbirine karışıyordu.
Bizimkilerin siparişlerini not alırken saçlarını geriye attı. O sıradan hareket, benim için sıradan olmaktan çok uzaktı. Saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdığı anda kulağının hemen yanında, neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir ben ortaya çıktı. Gözlerim o noktaya mıhlanıp kaldı. Kalbim bir anlığına göğsümde durdu. O ben. Miniğimin kulağının yanındaki o minik işaret.
Yıllar önce saçlarını örerken her defasında gördüğüm, parmağımla dokunduğumda gülerek “Abiş, kaşındı!" dediği o ben. Aynısıydı. Hiçbir fark yoktu. Boğazım düğümlendi. Kafedeki sesler bir anda boğuldu. Sanki dünya bir anlığına sadece o ben ve benim nefesimden ibaretti.
Kız başını kaldırdı. Ela gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi. Bu kez kaçamadım. O bakış… Tanıdık bir şeyin kapısını araladı, içimde yıllardır gömülü duran bir acıyı uyandırdı. Kalbim hızlandı, nefesim göğsümde sıkıştı. Gözlerimi kaçırmak istedim. Yapamadım. Ben bakmayı bırakamadım. O da gözlerini kaçırmadı. İki yabancı gibi değildik. İki tanış gibi de.
Sanki... Bir yerlerde, bir zamanlar bir şey yarım kalmıştı da şimdi o yarım şey, bu bakışta yeniden nefes alıyordu.
***
Öncelikle... Bu benim ilk bölümüm ve yalan yok, kalbim sanki maraton koşuyor sjshjshsjsh.
Umarım bölümü beğenmişsinizdir.
Çiçeklerim ilk bölüm nasıldı?
Lara Alin??? Nasıl buldunuz minnoşu?
Ahhhh be Lara ıhıhııııııı ağlıcammm.
Peki Yavuz albayımızın çektikleri...
Arin'imi saymıyorum bile üzümlü kekimmm.
Boran timi pekiiii
Ege???
Aras???
Demir???
Arin???
Yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorum.
İkinci bölümü pazar günü yayınlayacağım.
Çiçeklerim ben kitapPad’de 10. Bölüme kadar paylaştım ve orada iki haftada bir bölüm paylaşıyorum. Oraya yetişmek amacıyla her hafta pazar günü yeni bölüm gelecek.
Öptüm sizi, diğer bölümde görüşmek üzere.m>

Lara ve Kömür



Küçük Lara Alin ve Arin


Üzümlü kekim Arin

Küçük Arin


Lara Alin ıhıııhıhı
