Yerde iki kat olmuş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Tırnaklarımıı halıya geçirdim, dudaklarımı ısırarak, yalvarırcasına mırıldandım;
"Hayır, istemiyorum... Hayır! B ben olamam, Tanrım!"
Koridorda ayak sesleri duyuldu, kapı açıldı. Ardından hayret nidaları duydum... Kollarımdan tutulup, kaldırıldığımı hissettim. Yatağıma yatıdılar beni. Gözlerim yaşlarla dolmuştu; biri kuruladı onları. Honoria'yı fark ettim. Bileğimden tutmuş, beni yatıştırmaya çalışıyordu. Arkasında James Gillespie ile Brian Vanister vardı.
"Yataktan kalkmamalııydınız madam. Sizi daha önce uyarmıştım; henüz çok halsizsiniz. Ayakta durmanız hemen hemen imkansız henüz. Düşerken bir tarafınızı kırabilirdiniz. Nereniz ağrıyor?"
Hafifçe kekeledim:
"Çığlığımın nedeni bu değildi..."
Doktor biraz daha yaklaştı.
"Başını biraz daha kaldır, Honoria. Şunu rahatça içebilsin."
Honoria beni tuttu, dudaklarıma bir bardak değdi: acı mı acı bir sıvı yudumladım.
"Hepsini içecksiniz."
Bardak dişlerimi acıtıyordu. Bana verilen acı sıvının tamamını bitirdim.
"İşte oldu."
Kalbim delicesine çarpıyordu. Derin bir iç çektim.
"İmkansız bu!"
"Nedir imkansız olan madam?" diye sordu Vanister.
"Her şey..."
Titreyen parmağımla aynayı işaret ettim. Gillespie umursamaz bir sesle:
"Halsiz olduğunuz için düştünüz yere," diye karşılık verdi. "Ne de olsa bir süredir suni bir beslenme tatbik ediliyor size. Fakat birkaç güne kadar ayağa kalkabileceksiniz. Öyle değil mi doktor?"
"Elbette," diye onayladı Vanister.
Güçsüz bir el hareketiyle susmalarını rica ettim. Sonra:
"Ayna," diye mırıldandım soluk soluğa. "Korkunç bir ayna... büyülü o... Orada bana benzeyen yaşlı bir kadın gördüm, bağıracağım zamanda da ağzını açtı benim gibi... Deli değilim ben! Gördüm onu... Yemin ederim."
Yüzlerinde ilgilenmiş bir ifade belirdi. Fakat konuşmaya başladığında, Gillespie'nin sesinde sıkıntılı bir ton vardı:
"Yanılıyorsunuz, madam. O ayna... şey... bayağı bir ayna işte. Gerçi iyi bir cins ayna ama diğerlerinden hiçbir farkı yok!"
Sözünü kestim:
"O yaşlı kadın görüntüsünün bana ait olduğunu söylemek istemiyorsunuz herhalde?"
Bakışlarını yere çevirdi, hiç sesini çıkarmadı. O zamani boğazımı yırtan bir sesle, var gücümle bağırdım:
"Ben gencim! Kestane rengi saçlarım, pürüzsüz bir cildim var! Yanaklarım dolgun, dudaklarım renklidir. Gelecek ayın 12'sinde yirmibeş yaşımı dolduracağım... Yüzümde tek bir çizgi bile yoktur, gözlerimin altında torbacıklarda oluşmamıştır henüz. Haydi cevap verin! Aptal aptal bakmayın suratıma."
James Gillespie sakalını sıvazlayarak mırıldandı:
"Son günlerde fazla zayıfladığınız için yüz çizgileriniz olduğundan daha belirginleşmiş olabilir. Fakat beslenmeniz normale dödüğünde, inanın çok geçmeden..."
"Hayır... O ihtiyar ben olamam!"
Sakallı adam gerigeldi, nöbeti bir diğerine terk edermiş gibi elini doktorun omzuna koydu. O sırada Honoria söze karıştı:
"İnanın madam, sizin yaşınızda çok daha çökmüş insanlar gördüm ben."
Benim yaşımda!
Sonra sesinde daha inandırıcı bir ton katarak devam etti:
"Sağlığınıza yeniden kavuştuğunuzda, inanılmaz bir görünümünüz olur."
Biri Honoria'nın kolunu dürttü. Ardından derin bir sessizlik.
Üçü de akıl almaz bir düşünceyi kabullenmemi bekliyordu: Onlara göre ben, yaşlı bir kadındım. Oysa daha dün, genç bir kızdım. Bir gecede benden hayatımın elli yılını birden çalamazlardı. Kendimi çok güçsüz, yorgun hissediyordum. Göz kapaklarım kendiliğinden kapanıverdi.
Uyandığımda, güneş odamı doldurmuştu. İlk hareketimle birlikte Honoria ayağa kaltı. Başucumda oturuyordu.
"Günaydın. madam."
Tatlı bir gülüşle gülümsedikten sonra devametti:
"Yatağınızda oturmanıza yardım edeyim mi madam? Umarım, bu sabah kendinizi daha iyi hissediyorsunuzdur?"
Evet anlamında başımı salladım. Honoria tecrübeli hareketlerle beni oturttu.
"Size hafif bir yiyecek getireceğim. Doktor Vanister yavaş yavaş normal gıdaya dönmenizi istiyor. Sonra da üstünü değiştiririm."
Sessizce odayı terk etti. İşte o zaman, ilk kez olarak bakışlarım ellerime takıldı. Korkuyla sıçradım fakat boğazımdan ancak güçsüz, ürkütücü bir hırıltı çıkabilmişti. Bu kupkuru parmaklar, bu derisi büzülmüş eller benim miydi? Titremesini engelleyemediğini ellerimi hafifçe kaldırdım.
Sonra sesim... Sesim de kısık çıkıyordu. Yoksa, onlar mı haklıydı? İhtiyar bir kadındım ben. Üstelik de deli! Kriz geçiren bir bunak...
Umutsuzluk gözyaşlarımı tutamadım. İçgüdüsel bir hareketle ellerimigözlerime götürmek için kaldırdığımda, vücudum bir an titredi, iğrenmiştim. Elinde tepsiyle içeri giren Honoria, odanın ortasında durdu.
"Niçin ağlıyorsunuz?"
Sonra, sorusunun cevabını beklemeden, tepsiyi masanın üstüne bırakarak, cebinden çıkardığı mendille gözyaşlarımı kuruladı.
"Üzülmenze hiç gerek yok madam. Artık iyileşmek üzeresiniz, Eski gücünüzü kazandığınızda göreceksiniz, her şey düzelecek."
Bir baş hareketiyle teşekkür ettim.
"Her zaman emrinizdeyim."
Sonra tepsiyi işaret ederek:
"Getireyim mi?" diye sordu.
"Şimdi istemiyorum. Durun, bir dakika... Kaç yaşımdayım ben?"
Şaşkınlıkla kaşlarını kaldırır gibi oldu.
"Tahminimce, yetmişten biraz fazla."
"Hayret!"
Güven verici bir gülüşle ekledi:
"Haydi, üzerinde durmayın! Hiçbir şeyin eksik olmadığı bu güzel malikanenizde çok güzel yıllar geçireceksiniz daha. Sizin yerinizde olmaktan sonsuz mutluluk duyacak birçok yaşlı insan vardır yeryüzünde."
Bu malikanenin bana ait olmadığını söylemekten son anda vazgeçtim nedense. Bana tamamıyla yabancı bir yerdi burası. Ya bu vücut... Bana ait olmadığını, ta içimde duyduğum bu eski bedeni de unutmamak gerekirdi. Bütün bu düşünceler delilikten başka bir şey değildi kuşkusuz. Kısık bir sesle yeniden sordum:
"Peki... Adım ne benim?"
"Adınız, Dora Layton, madam."
"Layton mu?"
"Eveti madam."
Düşünmeye zorladım kendimi:
"Acaba... akrabalarım filan var mı?"
"Bildiğim kadarıyla yok, efendim. Sizi ziyarete gelen hiç kimse yoktur."
"Bana 'madam' dediğinize göre evli olmalıyım. Kocamdan ayrıldım mı?"
"Yirmi yıldır dulsunuz, madam. Çocuklarınız da olmadı."
Konuşurken ellerimden birini havaya kaldırmıştım. Aniden, keşfettiğim şeyle bir çığlık attım.
"Ne oldu, madam?"
"Yara izi!"
"Ne var bunda?"
"İşaret parmağımdaki şu yara izine bakın... Görüyor musunuz?"
"Evet."
"Parmağımı bıçak kesmişti. On beş yaşındaydım. Darling Nehri kenarında, Menindee'de oturuyordum... Avustralya'nın güneyinde bir kasabadır bu..."