
Berbat bir gün...
Okula başladığım ilk günün üç katı farkla sollayıp kara günler listemin başına geçmeye hak kazanan en berbat günümdü bugün. Bir pazartesi sabahı talihsiz bir kız olduğumu öğrendiğim gündü bugün.
Ege, hiç tahmin etmediğim ve her zamanki haylazlık yapmaktan keyif alan o halinden çok daha agresif bir şekilde bana kızdıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi öndeki gruba yetişmemiz için bizi hızlandırdı. Büyük adımlarına yetişmek ve sürekli yere düşen gözlerimi fosforlu ayakkabılarından ayırabilmek oldukça zor olmuştu.
Kafam, şimdi onun sözleri ile tamamen allak bullak olmuşken de, konsere giden yol boyunca sadece bunu düşünmüştüm.
Onun yaptığı planların ve bunun getirilerinin benimle ne ilgisi vardı ki? Benim karar vermek konusunda – o bilmese de yine onun yüzünden- sıkıntı yaşamam, onun planının kusursuz olmadığını ve yaptığı kötülüğün bir şekilde açığa çıkaracağı gerçeğini etkilemiyordu ki... En azından bana göre öyleydi ancak işin 'Bana göre' kısmıyla ilgilenmediğini adım gibi biliyordum.
Ege, açık bir şekilde okul hayatımı zehir edeceğini ve bunu yapmaktan bir hayli zevk alacağını belirtmişti. Ege'nin geçmişteki gibi benimle uğraşmasından korkarken, aptallığım yüzünden benimle uğraşması için resmen onu davet etmiştim. Sadece... Sadece biraz daha hızlı karar verseydim Ege'yi görmeyecekler ve doğal olarak ben de Ege için bir tehlike arz etmeyecektim ancak zihnim her zamanki gibi yanlış kararlar vermemde destek olup başımı belaya sokmuştu.
Artık Ege'den kurtuluşum olmadığına inanıyordum.
Düşünceler silsilesi gruba yetişmemizle son buldu, zira Selen'de bir hayli öfkeli görünüyordu. "Az daha yavaş gelseydiniz de, seni öldürme planlarımı enine boyuna düşüneydim!" dediği anda, Selen'in yanından ağırca uzaklaşmaya çalıştım. Koyu gözlerinden resmen kıvılcımlar çıkıyor, kızılımsı saçları cadı misali her öfkeli adımında havalanıyordu.
"Şey," dedim. "Bileğim biraz ağrıyordu da..." Ağzımın içinde mırıldandığım sözlerimi duyup duymadığını bilmiyordum ancak sert adımları biraz sonra dibimde bitti ve yumruk yaptığı ellerini hızlıca savurdu. "Sen bana konsere geleceğim demedin mi? Senin yüzünden az daha yakalanıyorduk!"
Sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki, telaşla kulaklarımı kapamak zorunda kaldım. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp tısladı ve gözlerini büyütüp vereceğim cevabı dikkatle bekledi. "Az daha mı?" diyen Ege'nin imalı bakışlarını es geçmeye çalıştım ancak önden ilerleyen öğrencilerin de çoğunun durup bize baktığını görünce, zorlukla yutkunup kulaklarıma yasladığım ellerimi indirdim. Önümde kavuşturduğum ellerim ile azar yemeye hazır suçlu çocuklar gibi dikiliyordum şimdi. Herkes konuşmamı bekliyordu, vereceğim mantıklı bir cevap ile yola devam edeceğimizi bilsem de onlara mantıklı bir cevap vermenin sandığımdan çok daha zor olduğunu daha önce tahmin edememiştim. İleride ki otoyoldan geçen arabaların sesleri, köşedeki camiden duyulan duaların sesleri ve gündelik yaşamdan türemiş kısık sesler dışında hiçbir ses yoktu etrafta. Konuşması gereken kişi konuşmuyor, öğrenciler hakkımda gittikçe daha kötü düşünceler oluşturuyordu.
"Eeee," diyerek bana sözüme devam etmem konusunda laf atan Alara'ya bakamadım bile. Kollarını göğsünde birleştirmiş bir halde bekleyen Ege'nin ise şu anda saldırmamasının nedeni benim çıkış yolum olmalıydı.
Bunu yapabilirdim. Şu anda, tüm gözler üzerimdeyken ve suçlanıyorken tıpkı Ege gibi kelime oyunları yapabilir ve gerçeği çarptırarak arkadaşlarımı suçsuz olduğuma inandırabilirdim. Bundan sonra üzerime takacakları her türlü lakaptan ve tüm kötü davranışlarından kurtulmak için önümdeki birkaç saniye de bir şey bulmam gerekiyordu.
"Aslında..." dedim. Öğrencilerin hareketlenip fısıldaştığını duydum ancak bu benim daha da telaşlanmam dışında hiçbir şey yapmıyordu. Tenim gittikçe soğuyor ve dişlerim neredeyse takırdayacak kadar güçsüzleşiyordu. Tıpkı en zor anlarımda yaşadığım gibi, yine amansızca üşüyordum. Ellerim, kendi kendine eziyet etmekten bıkmış bir halde iki yanıma düştü; omuzlarım onları takip edip öne doğru sürüklendi.
"Ben," dedim. Selen'in havalanan tek kaşı da beni tehdit eden bir diğer unsurdu. Gözlerimi kapadım, hızlı bir soluk aldım ve biranda dudaklarımın aralanıp beni kurtarmasına izin verdim. "Biletimi kaybettim!"
"Ne?"
"Ah!"
Duyduğum iki nidanın hangi duyguları barındırdığını anlamak için gözlerimi açmam gerekti. Yumruk halinde olan ellerini açmış ve dağılan saçlarını usulca toparlayan Selen 'Hım,' diye mırıldandı. "Demek biletini kaybettin. Ne ara kaybettin?" sorduğu sorudaki şüphe tohumlarını herkes havada yakalayabilirdi zira kelimelerim kendimden emin çıkmıyordu.
"Sanırım... Yemekten önce. Evet, öyle olmalı."
Arkadaki öğrencilerin bakışlarının üzerimden çekildiğini ve kendi aralarında fısıldaştığını gördüğümde, yine de bir nebze rahatladım.
"Biletini mi kaybetmiş?"
"Ah, biletini kaybetmiş."
"Bilet olduğunu bilmeliydik, yoksa niye gelmesin."
"Açıkça onun köstebek olduğunu düşünmüştüm."
Alara Selen'in yanına gelip kolunu omzuna attı. İncittiği bileğinden dolayı yüzünü arada buruşturuyor olsa da, biraz şaşkın görünüyordu. "Neden bize söylemedin Mercan?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım; bu hareketim tamamen dudaklarımdan çıkacak olan yalanları önlemek için yaptığım bir refleksti.
"Ü-üzgünüm, söylemeye çalıştım a-ancak araya şu musluk olayı girdi ve biz apar topar çıktık. Biletim olmadığı için konsere katılamam, bu yüzden gelemeyeceğimi söylemeye çalıştım."
Ege'nin ellerini çırpıp küfrettiğini ve fısıltı halinde dolanan öğrencilere ilerlemeye devam etmelerini söylediğini duydum.
"Pekâlâ, bunu bize söylemen gerekiyordu. Orada ne kadar berbat bir duruma düştüğümüzü görmedin mi?"
"Evet Mercan, senin yüzünden yakalanabilirdik."
Onlara bir sonraki derste yoklamaya yetişemezsek de zaten aynı durumla karşılaşacağımızı söyleyemedim. "Üzgünüm, gerçekten," dedim. "Bileti zorlukla aldınız ve şimdi kaçmayı başarmışken biletimin olmadığını söylediğimde kızabilirdiniz."
"Ayyy!" diye söylenerek atıldı biranda Selen. "Pekte bir salaksın sen ya!" Uzanıp kollarını aniden omuzlarıma dolayınca donup kaldım. "Gel buraya salak kız, seni biletsiz de içeriye sokmanın bir yolunu buluruz biz."
Yarı sarılır, yarı döver bir biçimde bana dolanan Selen'in ağır parfüm kokusunu yeniden duyumsadıktan sonra ilerlemeye başlayan öğrencilerin arkasına takıldık.
"Kızdırdığım için üzgünüm," dedim tekrar. Yan yana ilerlerken Selen hafifçe omuz attı. "Bırak özrü..."
"Özrü geçelim de, biz Mercan'ı nasıl içeriye sokacağız?" diyen Çetin'e baktım. "Biletler zaten sınırlı sayıdaydı, bu kadar küçük bir konser için kalabalıktan yararlanma gibi bir durumumuz olmayacak."
"Maalesef," dedim. "Ben sizi dışarıda beklerim?"
Arkadaşlarım önce durup sonra aniden kahkaha atınca söylediğim sözde bir tuhaflık olduğunu fark ettim. Asıl dikkatimi çeken durum ise, bizden metrelerce uzakta olmasına rağmen bu sözümün ardından Ege'nin de dönüp arkasına, tam gözlerimin içine bakması ve gülümsemesi oldu. Ürperticiydi, beni duyuyor ya da bile isteye dinliyor olmalıydı. Bu, uzun bir süre gözlerinin üzerimde olacağı gibi korkunç bir gerçeği doğuruyordu. "Biz içeride eğlenirken sen dışarıda oturup, çocuğunu okula yollayan anneler gibi dışarıda mı bekleyeceksin? Yok artık!"
Omuzlarımı silktim. "Senin dışarıda beklemene müsaade eder miyiz sence? Eğleneceğiz bugün kızım."
"Biz seni içeriye sokmanın bir yolunu buluruz."
Kaşlarım havalandı. "İyi ama kimse beni içeriye almaz ki?"
"Seni içeriye almaların beklemiyoruz, seni içeriye sokmaya çalışıyoruz. Kaçak bir yol buluruz biz."
Bedenim titredi ve "Yine mi?" diye söylenirken buldum kendimi. Alara biranda tenimi tırnakları arasına sıkıştırdı. Ofladım ve çimdiklediği yeri ovuşturdum. "Birazcık açılsana Mercan, bu ne böyle sıkıcı sıkıcı..." derken yüzü bir miktar aşağılayıcı görünüyordu.
Alara'nın söylediği sözlerin hemen ardından olmayan moralim yerlerde sürünmeye başladı. Arkadaşları yüzünden okuldan kaçmış, kaçak konumuna düşmüş bir Mercan'ın duymak isteyeceği en son söz olurdu; sıkıcı kelimesi.
"Pekâlâ," dedim sadece.
Selen sağımda, Alara, Cihan ve Çetin solumda olmak üzere ağır ağır ilerliyorduk. Önümüzde de en arkada Ege olacak şekilde öğrenciler ilerliyordu. Yarısı hoplaya zıplaya, yarısı da konuşarak ilerliyorlardır. Biraz sonra Alara ve ben yürümekte zorlandığımız için kol kola girip birbirimize destek olduk. "Ayağını kıran tek ikimiziz," diyerek fısıldadı Alara kulağıma. Ona bakıp gülümsedim, "Bu tek beceriksizin ikimiz olduğu anlamına mı gelir?" Eğlenerek söylediği sözler, onun açık kahve gözlerine ışıltılar oluştururken savrulan sarı saçlarını düzeltmesini işaret ettim. "Umuyorum ki değildir."
"Acaba güvenlik görevlilerinin kafasını yarıp arka kapıdan mı sızsak?" diyerek atlayan Selen'i Cihan durdurdu.
"Oraya varınca düşünürüz onu kızlar, hadi grubu hızlandıralım da biran önce yetişelim konsere. Zaten şunun şurasında iki saat ancak vaktimiz var."
Yolculuk, konsere yetişme korkumuz ağır bastığından dolayı bir dolmuşa binmemiz ile hızlıca geçti ve sonunda beklediğimden daha ihtişamlı görünen eğlence alanına geldik.
Arkadaşlarımın ve diğer öğrencilerin, mekânın dışından dahi fark edilen ışıklarını görünce attığı sevinç çığlıklarına tebessümle karşılık verdim. Sınavların stresini yaşadığımız bu dönemde, geldiğimiz bu küçük konser onlara resmen ilaç gibi gelecekti. Küçücük bir mutluluğun çoğalması gibi kol kola girip mekana doğru ilerleyen arkadaşlarımı takip ederken gözlerim mekanı taradı.
Bir spor merkezinin köşesinde kalan, dışı tamamen simsiyah olmasına rağmen led ışıklarla süslü tabelaları ile renkli, cıvıl cıvıl görüntüsünü yakalamış bir kulüptü burası. Dışarıda, mekânın duvarları boyunca dizilmiş kırmızı bir halı ve ince demirlerden bir korumalık vardı. Şimdiden sıra yarıya inmişti ki zaten konserin başlamasına dakikalar kalmıştı. Masmavi parıldayan kapının iki yanında da biletleri kontrol eden korumaları görünce dudaklarım büküldü.
Konsere girme gibi bir merakım yoktu ancak arkadaşlarım beni içeriye sokmakta kararlı göründüğünden, bu biraz rahatsız edici hissettiriyordu. Korumaları geçip gizlice içeriye girmek kolay olmayacak ve ben bir gün içinde üçüncü bir suça karışmış olacaktım. Sıranın sonuna geçtiğimizde sırtımı koyu renkli duvara yasladım. Yüzümün asıldığını fark eden arkadaşlarım hızlıca bana döndü.
"Korumaları gördünüz mü? Onları bayıltmamız imkânsız," diyen Selen'in omzuna vurdu Cihan. "Saat gecenin bir vaktini değil, öğlenin en ateşli sularını gösteriyor Selen'ciğim. Adamı bayıltsan kendini iki saniyede karakolda bulursun." Alara'nın aklına düşen bu düşünce pek bir hoşuna gitmiş olmalıydı ki biran için heyecanla gülümsedi. Konsere geleceği için açık bırakıp kıvırdığı saçlarının öndeki tutamlarını incecik örmüş ve ucuna pembe kurdeleler başlamıştı. Onun tam aksi olan Selen tek elini duvara yaslayıp, diğer elini de dramatik bir şekilde alnına koydu. "Mahpuslara düşersem annem harçlığımdan keser," dedi, hemen ardından da kısa saçlarına yaptığı işkence ile görüntüsünü daha da asi bir hale getirdi.
"Eminim senin harçlıklarından çok daha ciddi bir sorunla yüzleşiriz," dedim.
"Üzgünüm ama korumaları geçebileceğimizi hiç sanmıyorum."
"Henüz denemedik bile," diye hızlıca toparlanıp gücünü kazanan Selen'in şimdiden kurmaya başladığı planlarının sırf beni eğlencede istediği için mi, yoksa heyecanlı bir giriş yaşamak istediği için mi yaptığını bilmiyordum. "Sadece sorsak ya?" diye teklifte bulundum.
Teklifim üzerine küçük grubumuzda ani bir sessizlik oluştu. Dördü birden oldukça ifadesiz bir surat ile uzunca bana baktı. "Seni gerçekten anlayamıyorum!" dedi Cihan.
"Anlayabilen var mı acaba?"
Gözlerim, Cihan'ın sorusu üzerine hızla kızların üzerinde gezindi ancak onların yüzlerindeki olumsuz ifadeleri hayal kırıklığına uğrayıp omuzlarımı düşürmeme neden oldu. "Pekâlâ, size bırakıyorum."
Selen ellerini çırptı. "Harika!" Hızlıca omuz omuza verip plan kurmaya başladıklarında onları dinleyecek gücü kendimde bulamadım. Önümüzdeki öğrencilerin birer birer eksildiğini görünce, içten içe bir telaşla kaplandı bedenim. Öğrenciler sorunsuz bir şekilde içeriye giriyor ve sıra gittikçe bana yaklaşıyordu.
Biraz sonra, önümde uzanan sırayı uzun uzun izlerken kıpkırmızı saçlara sahip, uzun boylu birisini yakaladım. Gözlerim bir süre üzerinde gezindi, bizim öğrencilerden birisi olduğunu fark edince hangisi olduğunu anlamaya çalıştım. Daha sonra aslında kızıl saçlara sahip olmadığını, yalnızca sarı saçlarına vuran kırmızı ışıktan öyle göründüğünü anladığım Ege'ye hüzünle baktım.
Onun yüzünden gelmek istemediğim konsere o gayet normal bir şekilde girerken ben, söylediğim yalanların etkisiyle tamamen zorlu bir yoldan konsere girmek zorunda kalacaktım. Kendi başımı belaya sokmaktan başka bir işe yaramamıştım.
Sinir bozucu, diye mırıldandım. Biraz sonra Ege biletini gösterip içeriye girdi ve mavi ışıklarla çevrili kapıdan geçmeden hemen önce omzunun üzerinden geriye baktı. Gözlerimiz o kısacık saniyede kesişti ve onun gülümseyişini yakaladım.
"Mercan," diyerek ilgimi üzerine çekti Selen. "Seni arka kapıya uğurluyoruz tatlım," dedi. Kaşlarım havalanınca devam etti. "Ön taraftaki tek giriş bu ve dikkat dağıtmak çok zor. En iyisi seni, konser başlayıp içerisi kasvetli ve gürültülü bir hale dönüştüğünde içeriye almak olacaktır. Bu yüzden sen arka kapıya gideceksin, bizde içeriden kapıyı açıp seni alacağız."
Başımı iki yana salladım. "Bu çok zor olur, eminim kapılar kontrol edilecektir."
"Açmanın bir yolunu buluruz," dedi Alara. "Sen orasını bize bırak."
İçten içe kapıyı açmayı başaramayacaklarının ve o kasvetli, gürültülü ortama girmekten kurtulup sessizce bir köşede uyuklayabileceğimin hayalini kurdum. Öyle olsa nede güzel olurdu...
"Tamam, öyleyse arka kapıyı bulayım."
Selen elini omzuma koyup hafifçe ittirdi. "Biraz gecikebiliriz ama konserin büyük çoğunluğuna yetişirsin merak etme." Başımı sallayıp onlara güvendiğime dair bir şeyler mırıldandım. "İçeride görüşürüz."
Onlar sırada ilerlemeye devam ederken ben oldukça ağır bir şekilde sıradan çıkıp kulübün arkasına doğru adımladım. Öğlenin bir vakti kulübün harabe sokağına neden girdiğimi soracak insanlara verecek bir cevabım olmadığından sessizce ilerlemem gerekiyordu.
Siyah duvarlar boyunca ilerledikten bir süre sonra gölgede kalmış bir alana girdim. Burada üst üste yıkılmış pek çok kutu vardı. Yarısı dökülmüş, bir kısmı da iç içe geçmiş kutuların içinde eski püskü süs eşyalarının olduğunu gördüm. Burası, kulübün gereksiz eşyalarını attığı alan olmalıydı; öyleyse arka kapıda burada bir yerdeydi. Birkaç adım sonra kutuların yanında kalan kapıyı bulduğumda da hızlıca açmayı denedim. Tahminlerimde yanılmadığım gibi, içim huzursuzlukla doldu. İnsanların yanlış bir iş yaptığında duyduğu o yakalanma korkusunu içtenlikle hissettim ve soğuk terler dökmeye başladım.
Arkadaşlarımın gelip kapıyı açmasını beklemek dışında yapabileceğim bir şey yoktu, olmasını da istediğimi sanmıyordum.
Alnımı açmaya çalıştığım metal kapıya yaslayıp soluklandım, yaptığım oldukça savunmasız hissettiriyordu. Birkaç saniye öylece durup gözlerimi kapattıktan hemen sonra hissettiğim soğuk esinti ile afalladım. Omuzlarımdan aşağı dökülüp belime dek uzanan açık kumral saçlarım kuvvetle havalandı, ensemde soğuk bir ürperti hissettim. Kulaklarımda yankılanan rüzgârın sesi aniden ışıklarını çeken güneşe nispet eder gibi varlığını güçlükle bedenime çarptı. Gözlerimi hızlıca araladım, başımı metal kapıdan kaldırmadan ellerimi iki yanıma yaslayıp neler olduğunu anlamaya çalıştım.
Öğle vakti, günün en sıcak anında olmamıza rağmen hissettiğim bu soğukluğu stresli olduğum anlardaki el üşümelerime yormayı planladım ancak ikinci defa saçlarım soğuk bir rüzgârla savrulunca planlarım alt üst oldu. Başımı usulca kaldırdım ancak arkama dönmeden önce bir ses duydum.
Ne olduğunu, sesin kime ait olduğunu ve ne dediğini anlayamadım. Tek duyduğum, rüzgârın arasına karışmış bir tını olduğuydu. Arkamı döndüm ve ağırca kapıdan uzaklaşıp etrafıma bakındım. Gölgede kalan kısımlar dışında güneşin o sarımtırak ışıkları ile aydınlanan dar sokağın ışığını gizemli bir şekilde tamamen kaybettiğini de o an fark ettim. Yalnızca birkaç saniye önce kasım ayının en sıcak ve güneşli günü olduğunu iddia edebileceğim sıcaklık, bir anda hızla yok olup yerini soğuk bir esintiye bıraktığı gibi aydınlık, güneşin henüz doğmadığı anlardaki gibi kendini soluk bir griliğe bırakmıştı. Sokak kararmış, şafak vaktine dönmüştü.
Kaşlarım çatıldı, nefesim üşümemin de etkisi ile titrekçe salındı. Neler olduğunu anlayamadım ve dar sokaktaki bu sessizlik, uzak kasabalardaki ıssızlığı anımsatınca da korku beni ele geçirdi.
Dudaklarımı ıslayıp bir sağıma, bir soluma bakındım ve sokağın sonundan dahi geçen herhangi biri olup olmadığını anlamaya çalıştım. Az önce sokaklara dökülmüş insanların şimdi yok olmasını garipsedim; kimseyi göremedim ancak biraz önce duyduğum o anlamsız sesi şimdi daha soğuk ve net bir şekilde duyabiliyordum.
Uzaklardan, belki de çok uzaklardan rüzgârla birlikte taşınmış olan bir ses usulca adımı fısıldıyordu. "Merrcaan..."
Kulaklarıma sürtünen ses, saçlarımı beraberinde götürmek istercesine sürükledi ve tenim onlarca karıncanın istilasında kalmışçasına huylandı. Tüylerimin diken diken oldu, kelimeler boğazımda düğümlendi. Etrafıma bakınıp öylece salınmaktan başka hiçbir şey yapamadım zira sesin sahibi olabilecek kimseyi göremedim.
"Ç-çocuklar?" diye mırıldandım. Arkadaşlarımdan herhangi birisinin bana seslendiğini umdum ancak sesi net bir şekilde tekrar duyduğumda, bunun bir insana ait olup olamayacağını sorgularken buldum kendimi.
"Mercan..."
Günahkâr bir çağrı, yasak bir arzu ya da davetsiz bir buluşma gibi tehlikeli ve ansızın gelen bu ses tüm bedenimi ürpertmekle kalmadı, zihnimi arafta bıraktı. Kulağımın hemen dibinden, tenime sürten bir ten hissettim; sanki birisi dudakları saçlarımın arasından uzatıp adımı en yakınımdan fısıldıyormuş gibi net ve yakın gelen o ürpertiyle birlikte hemen soluma döndüm. Kimse yoktu, hiçbir şey yoktu. Sürekli olarak etrafımda dönüp arkamda birinin olup olmadığını anlamaya çalıştım. Tenimi süpürüp duran rüzgârın esaretinden kurtulmak istedim ve sanki büyük bir hızla gittikçe kararıyormuş gibi duran gökyüzüne şaşkınlıkla bakakaldım.
Nefesim çoktan hızlanmış, kalbim göğüs kafesimi zorlayacak kadar telaşlanmıştı. Hızlı nefes alışverişlerim ile göğsümde hızla inip kalkıyor, itaatkârlıktan uzak saçlarımı görüşümü kapatmaması için bir düzene sokmaya çalışıyordum.
Hava gittikçe karardı, ıssız sokak sanki mümkünmüş gibi daralıp bükülmeye başladı. Zihnimin, yaşadığım talihsizliklerden dolayı benimle oyun oynadığını düşündüm ve sürekli olarak duymaya başladığım o boğuk fısıltıdan kurtulmak istercesine ellerimi kulaklarıma kapadım.
"Sakin ol Mercan, sakin ol," diye mırıldandım kendi kendime.
Kötü bir gün geçiriyorsun ve yorgunsun, sadece gözlerin seni yanıltmaktan hoşlanıyor olmalı.
Göz kapaklarım, yanıldığımı haykıran zihnimle birlikte kapanmak için direnmeye başladı ancak durmak ve düşünmek istedim.
Düşün Mercan, bunlar gerçek olamaz. Öğlenin tam ortasında bulunduğun bölgeye karanlık çöküp gerçekçi görünmeyen bir ses seni çağıramaz.
Kendi kendime konuşup telkinler yağdırırken kamburlaştırdığım sırtımı dikleştirdim ve nefes alışverişlerimi sakinleştirmeye çalıştım.
Birazdan arkadaşların gelecek ve içeriye gireceksin.
Ellerimi kulaklarımdan çektim ve adımı fısıldayan sesi yok sayıp gözlerimi ovuşturdum. Önümde uzanan ve sanki hiçliğe doğru uzanıyormuş gibi görünen o korkunç karanlığı görünce tüm telkinlerim suya karıştı ve ben korkuyla birkaç adım geriledim. Kalbim tekledi, gözlerim önünde uzanan karanlığa bakmaktan çekindim ancak o kadar yokluk, o kadar sonsuzluk suyundan akıyormuş gibi görünüyordu ki, gözlerimi çektiğimde devasa bir saldırıya maruz kalacakmışım gibi hissettim.
Hemen önümde yeryüzünden silinmiş bir bölge vardı sanki. Sadece karanlık, sadece karanlık...
Yutkunmaya, soluklanmaya çalıştım ve tamda o anda arkamdan duyduğum "Mercan!" sesi ile tiz bir çığlığı salıverdim. Çığlığım sokakta yankındı, karanlığı yarıp geçti. Korkuyla arkama döndüğümde ise şimdi ardımda kalan karanlığın sebebi gibi duran şeyi gördüm. Solgun görünen ve henüz geceye karışmamış olan sokağın tam ortasında simsiyah bir gölge duruyordu. Gölgenin sağına ve soluna doğru uzanan devasa kara bulutlar, duvarlara tırmanarak sokağı iki yandan sarmalayıp, arkamdaki karanlığa dek uzanıyordu. İki devasa kol gibi, birazdan beni kucaklayacak ve ben o koca karanlıkta sıkışacakmışım gibi görünen kara dumanların merkezindeki gölgenin ne olduğunu anlayamadım. Bir leke gibi başlayan, olduğu yerde öylece duran gölgenin etrafındaki dumanlar hareket etmeye ve büyümeye başladığında korku benim için artık hat safhaya çıkmıştı.
Sokağa hâkim olan soğuk rüzgâr bir an için şiddetlendi ve saçlarım savruldu. Önüme düşen saçlarım görüşümü kapatınca, gölgeyi görmememin tereddüttü ile hızlıca ellerimi başıma doladım.
Soğuk soğuk terliyor, etrafımda dönüp duran şiddetli rüzgârdan dolayı saçlarım birbirine karışıyordu. Kalbim resmen boğazımda atarken soluğumun kesileceğini sandım. Mavi gözlerim bana inatla büyümeye ve yüzümdeki o mağduriyeti açığa çıkarmama neden oldu. Yapacak bir şey gelmedi aklıma, düşünemedim. Tek istediğim o an oradan çıkmaktı. Tek istediğim şu an gördüğüm yanılsamadan kurtularak arkadaşlarımın yanına dönmekti.
Yanılsama...
Öyle olmalıydı değil mi? Büyük bir yanılgıda olmalıydım.
"Sakin ol Mercan, sakin ol," tekrar edip durduğum tek şey buydu. "Sakin ol Mercan, kendine gel."
Gözlerimi kapatmaya korkan yanım, gözkapaklarımın kapanma isteğine karşı koymaya çalışınca başımı eğdim ve korkudan tir tir titreyen bacaklarıma baktım. Ayakkabılarımdaki yapıştırmaların hepsinin şimdi döküldüğünü, hatta bağcıklarımın sürekli havalandığını gördüm.
Sonra rüzgâr aniden durdu, nedensizce yok oldu. Rüzgârın üzerimdeki kuvveti yok olunca bedenim aniden hayrete uğradı ve olduğum yerde hafifçe sendeledim. Üzerimden bir ağırlık gitmiş gibi hafifleyen bedenimi toparlar toparlamaz başımı kaldırıp etrafıma bakındım. İşte şimdi her yer tamamen karanlığa bürünmüştü.
Sonsuz bir karanlık...
Hiçlik...
Hiçbir şeyin olmadı, ışığın uğramadığı bir uzay boşluğu...
Gözlerim ileriye doğru uzattığım elimin tırnakların dahi göremeyecek kadar görüş kaybetti, sakinleşmeye zorladığım bedenim zangır zangır titredi.
İleriye, ilerisi olduğunu umduğum yerlere baktım. Az önceki gölgenin nerede olduğunu bilmek isteyen yanımı susturmak zorunda kaldım. Karanlıkta bir yerlerde hareket eden bir gölgenin hayali zihnimi alaşağı etti. Baktığım ancak göremediğim her bir noktada bir şeyin beni izlediğini hissettim. Bedenim artık sadece karıncalanmıyordu, bir şey tenimi kemiriyordu. Üzerimde hissettiğim gözlerin nerede olduğunu bilemiyordum.
Bir avmışım da, avcım etrafımda sinsice dolanıyormuş gibiydi. Bir hayalet gölgelerde beni takip ediyormuş gibi...
Gözlerimden yaşların inmesine ramak kala, karanlıkta bana doğru uzanan bir şeyi hissettiğimde çığlık attım. Zihnim çığlığımla birlikte boşaldı, bedenim büyük bir güçle içindekileri kustu ancak çığlığım bu defa karanlığı yarıp geçmek yerine karanlık tarafından yutuldu. Çığlığımı duyamadım, bana doğru fırlayan her ne ise onu durdurmaya yetmedi gücüm.
Kirpiklerim gözlerim önüne gelen suretle birlikte telaşla gözlerime örtündü, karanlık bu defa beni daha savunmasız bir halde yakaladı ancak kendi karanlığıma sığınmaktan başka hiçbir şey yapamıyordum. Ellerim yüzüme siper olmuştu, omuzlarım boynumu korumak için havaya kalkmıştı. Bedenim iki büklüm, tir tir titrer bir haldeyken bir gümbürtü koptu dış dünyamdan.
"Hey, çatlak kız!" diye seslendi bir yabancı. Gözkapaklarım telaşla titreşmeden önce ellerimi yüzümden çektim. Mavi gözlerim ağır ağır etrafımı taramaya çıktığında, biraz önceki karanlığın tamamen yok olduğunu, ilk geldiğim andaki gibi gölgede kalan sıradan bir sokak arasında olduğumu gördüm.
"Hızlı hareket etmen gereken yerlerde salyangoza dönüşmek hobin falan mı?" diyen alaylı sesi duyduğuma hiç bu kadar sevinmemiştim daha önce. Hızlıca arkama döndüm ve metal kapıyı dışarıya doğru aralamış, tek omuzunu pervaza yaslayarak rahat bir pozisyonda alayla beni seyreden Ege'ye baktım. Ayaklarını çaprazlayıp kollarını göğsünde birleştirirken, sarı saçlarının örttüğü gözlerinden bir ışıltı geçti. Dudağının kenarı tek tarafa kıvrılırken, bende istemsizce etrafımı tarıyor ve biraz önce hissettiklerimin nereye kaybolduğunu anlamaya çalışıyordum.
"Ne o?" dedi merakla. "Kapıyı açamayacağımızı falan mı düşünüyordun? Eğlencemin başrolünün burada öylece oturmasına izin vereceğimi mi sanıyordun yoksa?"
Sokağı tarayan gözlerim biranda Ege'ye çevrildi ve söylediği tehdidi anlamaya çalıştım.
"N-ne?" kekelememden bir hayli hoşnut olmuştu ancak bunun sebebi yalnızca o değildi. "Diyorum ki, ayaklarına hareket etmesini söyle de büyük eğlenceye geç kalmayayım." Ellerini çözüp, sanki adım attırıyormuş gibi tuhaf hareketlerde bulundu. "Bak, sürünmeyi bırak da böyle adım at."
Kaşlarım iyice çatıldı, kamburlaşmış omuzlarımı dikleştirdim. "Nasıl yürüyeceğimi biliyorum." Sözlerimin ardından inatla ellerini havada savurmaya devam edince ileriye doğru titrek bir adım attım. Ne yazık ki az önce kendimi o kadar çok kasmıştım ki, bacağımı ileriye atmakta zorlanmıştım.
Sızlandığımı duyan Ege kıkır kıkır güldü. Dişlerimi sıkıp ona sinirle baktım.
"Bu şey değil mi; sözlerinin hiçbir doğruluğu olmayan Mercan?" diyen Ege'ye attığım bakışlar aniden yön değiştirdi ve telaşla gözlerimi gözlerine sabitledim. Söylediği sözlerdeki imayı anlamaya çalışan yanım yutkunmama engel oldu. "Ne demeye... Çalışıyorsun?" dedim, aramızda süren o birkaç saniyelik bakışma sonrası. Tek kaşı havaya kalktı, pervaza yasladığı omzunu çekip kraliyet ailesi üyeleri gibi oldukça dik bir pozisyonda bana baktı.
"Söylediğin sözlerin arkasında durabilecek biri değilsin," dedi. Atmaya çalıştığım ikinci adımımda yarıda kesildi ve ben tereddütle ona baktım. Hakkımda bu kenar net konuşabilmesi için, beni gerçekten tanıyor olması gerekiyordu ancak ben onun geçmişte uğraşıp durduğu ancak şimdi gölgesini bile göremeyeceği basit bir kızdım. Beni unutup gitmişti, benim gibi geçmişini kendisiyle sürükleyen birisi değildi... Beni hatırlamıyordu.
Öyleyse hatırlamadığı bir kız hakkında nasıl bu kadar net konuşabilirdi?
"Dediğin doğru değil," diye mırıldandım, güçten düşmüş bir halde. "Neyden bahsettiğini bilmiyorum."
"Ah, evet. Gayet de biliyorsun."
Bakışlarım yere düştü ve birkaç salise içinde sadece şunu düşündüm; inkâr et. Sadece inkâr et.
"İçeri girsek iyi olacak," diye ağzımın içinde mırıldanıp ağır adımlarım ile kapıya ulaştım ancak upuzun boyu ile kapının tam ortasında dikilen Ege'yi aşmak için ona temas etmek gibi bir riski göze alamazdım.
"Çekilir misin?"
"Iıı-ııı," diye olumsuz bir şekilde mırıldandı. "Biletini kaybetmediğini biliyorum," dediğinde gözlerim hayretle büyüdü. "Biletimi mi?" diye saçma bir soru sorma gereksinimi duydum.
"Ya, evet. Şu konsere gizlice girmene hiçte gerek duymadığın biletini... Yalan söylediğini biliyorum."
Ege'nin kibirli tavrının ardından rahatlayan yanımı dışarıya vurmamak için çaba sarf etmem gerekti. Bahsettiği şeyin geçmişiz değil de, sadece bugün ki yaşanan olay olması endişelerimi azaltmıştı.
"Biletimi gerçekten kaybettim," dedim.
"Tabii, öyledir. Elimi g*tüne atıp çıkarmamı ister misin?" diye sorduğunda dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. "S-sen... Ne diyorsun?"
Başımı hızlıca kaldırıp yüzüne baktığımda otuz iki diş sırıttığını gördüm. Bedenime dokunduğuna dair tuhaf bir görüntü gözlerim önüne gelince şaşkınlıkla havalanan kaşlarım yeniden çatıldı. "Terbiyesiz," deyiverdiğimde de kahkaha attı.
"Bileti arka cebine koyduğunu yemekte görmüştüm," dedi. "Biletinin hala orada olduğuna eminim. Okuldan kaçarken yaptığın o saçma hareketi örtmek için yalan söylediğini gözüm kapalı bile anlardım."
Kekelememek için zorladım kendimi. "B-ben, yalan söylemedim. Biletim yok, düşürdüm."
"Merak etme, kimseye yalan söylemek konusunda berbat olduğunu kanıtlama gibi bir düşüncem yok ama gözümün üzerinde olduğunu bilmeni istiyorum."
"Neden? Neden yapacaksın ki?"
Hangi sözüne karşı soru sorduğumu ben bile bilmezken o omuzlarını silkti. "Merak etme, çok yakında öğrenirsin. Şu sıralar biraz sabırsızım da!"
Kaşları havalandı, gölgede kalan gözleri kısıldı. "Ayrıca hortlak görmüş gibi davranman gururumu okşadı," dedi. "Senden uzak duruyorum, gözlerini üzerimde tutmanı gerektirecek bir durum yok," dedim önce. "Ayrıca seninle bir ilgisi yoktu."
"Neyse," deyip soluklandı Ege. "Bu, okula döndüğümüzde kesinlik kazanacak bir teklif. Başım yanarsa hayatın küle dönüşür."

Egemen ve tuhaf konuşmaları...
Mercan'ın geçmişini biliyoruz ve şimdi onun karakterindeki değişimi apaçık görebiliyoruz. Sizce, Mercan nasıl bir yola girdi ve hayatı nasıl değişecek? Sanrıları ona neyi anlatmaya çalışıyor?
Egemen'in karakter gelişimi sizce nasıl gerçekleşti, Mercan'ın onu görmediği zaman zarfında sizce neler yaşamış olabilir? Şu anda oldukça eğlenceli birisi olduğunu ispatlama şansı oldu; eğlenceli, havalı, herkesin gözdesi ve açık bir kitap gibi... Peki bu değişmeyen özelliğinin yanı sıra ne değişti de açık bir kitap olmadığını söyleyebiliriz?
Bu bölümü gece okumuş olanlara kocaman bir heyecan yumağı, ufacıkta bir sevgi topu gönderiyorum. ^^





