Taş duvarlarla çevrili küçük ve buz gibi soğuk bir odada uyanan Buse, bir an için öldüğünü düşündü. En son hatırladığı şeyi düşününce korkudan yüreğinin nasıl da ağzına geldiğini hatırladı.
“Aman Allah’ım! O… o gerçek miydi?” kendi kendine düşüncelerle boğuşarak yattığı yerden kalkmaya çalıştı. Derin bir nefes aldı. İçindeki durumu düşündükçe ağlamak istiyordu ama bir türlü yapamıyordu. “Neden?” içindeki öfke dışarıya aniden çığlık olarak patladı.
“Neden ben?” yataktan indi ve yere çöktü. Artık içinden geldiği gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bütün arkadaşları ölmüştü ve tek sağ kalan kendisi olmuştu. Bu durumun sadece filmlerde olduğunu sanarak hayatının hatasını yapmış olduğunu fark etti. “Şimdi ne yapacağım Allah’ım ben? Ailelerine ne diyeceğim?”
Bu gece iliklerine kadar korkuyu yaşamış olduğunu düşündü. Bu kadar dehşet içeren olaylar kendisinde herhangi bir hasara neden olabileceğini düşündü. Bu yüzden de bulunduğu yerden kaçması gerektiğini hatırlattı kendine.
Olanları hatırlamaya çalıştı ama en son ne olduğunu hatırlayamıyordu. Sanki sisler arasında yaşıyormuş gibi hissetti. Kafasını toparlamaya çalıştı. Bazı görüntüler zorladıkça gelmeye başladığında gözünün önünde kan kadar kırmızı iki göz ve kanlı uzun ve sivri dişler canlandı. Çığlıklar atarak gözlerini açtığında artık her şeyi hatırladığını fark etti.
“Ben… Benim… O… O adam canavar mıydı? Bu gece yaşadıklarımı nasıl unutacağım ben Allah’ım?” canavar onu yemek üzereyken ne oldu da bir anda durup onu bayıltmıştı? O anda boynuna bakmak aklına geldi ve eliyle boğazını yokladı. “Isırık yok!” diyerek derin bir nefes alıp sakinleşti.
Yataktan kalktı ve demir kapıya doğru ilerledi. Aniden iki adımdan sonra gidemediğini fark etti. Ayağını sıkan soğuk bir demir hissetti. Aşağı baktığında gördüğü manzara karşısında gözleri dehşet ile kocaman açıldı. “Bunlar pranga mı?” gördüklerinin saçma bir rüyadan ibaret olduğunu düşünmek istedi ama ne kadar gözlerini açıp kapatsa da gerçek olduklarını fark etti.
Yere çöktü. Ayağındakileri bir şekilde çıkarması gerektiğini biliyordu ama nasıl yapacağı konusunda bir fikre sahip değildi. Prangalar o kadar ağır ve sertti ki, onları elleriyle açamayacağını bildiği halde defalarca denemeye çalıştı.
Sonunda avazı çıktığı kadar bağırıp ayağını koparırcasına çekiştirmeye başladı. Ne yaptıysa bir türlü ayağını çıkaramadı. Yeniden yere çöktü ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Hayatım burada mı son bulacak şimdi?” diye haykırdı birileri duyar ümidiyle.
Ayak bilekleri zorlanmadan dolayı kızarmış ağrılar içerisinde otururken, ağlaması kesilmek bilmiyordu. Bu korkunç duruma nasıl düştüğünü kendi kendine sorgularken avazı çıktığı kadar bağırıp onu buraya kapatan kişiye lanetler okumaya ve daha önce kullanmadığı kelimelerden oluşan küfürleri sıralıyordu.
Ayağa kalktı ve bütün öfkesini kusabileceği etraftaki eşyalara saldırmaya başladı. Her ne kadar kapıya yaklaşamıyor olsa da eline geçenleri özellikle kapıya fırlatıp yüksek frekansta sesler çıkartmaya çalıştı. Böylece dışarıdan birilerinin duyabileceğini farz etti. Bulunduğu yerin mağara olamayacak kadar normal göründüğünü düşünüyordu.
Eşyalara karşı verdiği amansız mücadeleden sonra yorgun düşen Buse, yere uzandı ve der top olup, anne karnındaki savunmasız bir bebek gibi cenin pozisyonu alarak yatar. Pencerenin dahi olmadığı küçücük bir odada kendini zincirle bağlanmış bir tutuklu gibi hissetti. Susamıştı, karnı da acıkıyordu…
“Yardım edin bana! Lütfen birisi yardım etsin artık!” sesi kısılmıştı. O kadar çok ağlamıştı ki, gözlerini acıdan kapatamıyordu bile. Guruldayan midesi ve kuruyan dudakları artık ona acıdan başka bir şey vermiyordu. “Düşünme Buse! Hiçbir şeyi düşünme!” kendi kendine yattığı yerde bunları tekrar edip durdu. Sanki onları susturabilecekmiş gibi!
Aradan geçen saatler Buse için günler gibi gelmeye başladı. Orada yatarken sanki çıldırıp ayaklarını keseceği bir zaman gelecekmiş gibi hissetti. Dışarıda güneş olup olmadığını bile bilmiyordu.
“İnsanlar bizi aramaya çıkmış mıdır acaba? Ya çocukların cesetleri! Umarım onları bulmayı başarırlar. Peki ya beni hiçbir zaman bulamazlarsa?” aklına gelen binlerce sorunun yanıtını düşünmekten yorulmaya başladığını hissetti.
“Allah’ım! Lütfen bana ufak da olsa bir çıkış yolu göster! Burada ölüp gitmeme izin verme Ya’ rabbim!” ailesini düşündü. Annesinin ne kadar üzüleceğini, ona yaptıklarından dolayı o kadar pişmandı ki, artık nasıl af dileyeceğini bilemiyordu. Bu düşünceler yeniden ağlamasına neden oldu.
“Ne yapacağım ben?” kendine belki de yüzüncü defa aynı şeyi sormuş olduğunu düşünse de bir türlü cevabını bulamamak canını sıkıyordu. Bu korkunç dört duvar ile çevrili hücrede ölümün gelip kendisini almasını beklemek istemiyordu.
“Savaşacağım seninle alçak pislik! Ben ölmeden bedenimi ve ruhumu asla alamayacaksın!” sanki onun kendisini duyacağını biliyormuş gibi hissetti ve avazı çıktığı kadar ağlamaktan kartlaşmış sesini umursamadan bağırıp durdu.
Kulaklarına kuşların neşeli cıvıltısı dolarken gözlerini açan Buse, birden kendini yatağında sırt üstü uzanırken buldu. Yanı başında çalan saate baktı. Olanları beyni idrak etmeye çalışırken tavandan sarkan gece lambasına takılı kalmış kelebeği fark eder. Kanatları rengârenk olan kelebek havalanır ve Buse’ye doğru uçar.
“Neler oluyor burada?” diye söylenerek kendisine gelmekte olan kelebekten gözlerini alamaz. Sanki o kelebek değil de altında canavar varmış gibi hissedip paniğe kapılır.
Fırlayarak yataktan çıkar. Bu sırada kelebek ise açık olan pencereden dışarıya uçup gözden kaybolur. Neler olduğunu anlamaya çalışan Buse, boy aynasına döner ve bedenini kontrol eder. O gece olanları çok net hatırlasa da bedeninde hiçbir yara izi olmadığını fark eder.
“Ama buraya nasıl geldim ben? Şu anda hâlâ o lanet hücrede olmam gerekmiyor muydu?” kendi kendine düşünüp durdu. O anda aynada yansıyan duvardaki çizelge tablosu gözüne ilişti. Bir gariplik olduğunu fark etti.
“Daha önce bu resimler burada var mıydı?” diye söylenerek albüme doğru ilerledi. “Bu… Bu gerçek mi?” diye sordu istemsizce fotoğrafa dokunurken. Resimlerin hepsinde de ölen arkadaşları bulunuyordu ve en son gittikleri kampta çekilmiş olduklarını anladı.
“Ama bu kesinlikle imkânsız! Onlarla hiç çekilmedik ki! Fırsatını bile bulamadık! Programımızda oradan ayrılırken çekilmek vardı.” Kendi kendine bunları tekrarlayıp durdu. Sanki birilerine bunun resimdeki gibi olmadığını kanıtlamak ister gibi bir hali vardı.
“Allah’ım sen benim aklıma mukayyet ol!” başını ellerinin arasına aldı ve olanları tekrardan düşünmeye çalıştı. Bu resmi hangi arada çektiklerini bulmaya çalıştı. “Yani her şey sadece bir rüyadan mı ibaretti? Ama bu çok saçma geliyor bana!” Resme tekrardan dikkatli baktı.
Aradığı kişi Burak denen adamın ta kendisiydi!
Ama ona dair hiçbir iz görünmüyordu. “O zaman gerçekten de ben her şeyi kendi kafamdan uydurmuş oluyorum!” bu düşünceyle yatağa çöktü, gözlerini kapadı ve kanlı geceyi hatırlamaya çalıştı.
Orada yaşadığı her şeyin gerçek olduğunu çok iyi biliyordu ama kendine bunu nasıl kanıtlayacağını bilemiyordu. O anda aklına kızlarla yaptığı konuşmalar gelir. “Eğer hâlâ hayattalarsa bunu mesaj yoluyla kanıtlarım ancak!” diyerek yataktan fırladı ve masanın üzerindeki bilgisayarı açtı.
Messenger’a girdi ve en son kimlerle konuştuğuna bakmaya başladı. Kızlarla konuşmaları ilk sıradaydı. İçinden yanılmış olmasını dileyerek mesaja tıkladı ve açılan yazıları tek tek okumaya başladı. deta nefesini tutmuş, rüyada olduğunu kanıtlayacak herhangi bir şey ile karşılaşacakmış gibi kendini hazırlıyordu.
Ne kadar araştırmış olsa da eline geçen hiçbir şey yoktu! O gece kamptan sonra evlerine döndüklerini ve sonrasında bu kampın güzelliği ve yaşadıkları aşkları birbirlerine anlattıklarını okuyup durdu. Bilgisayar ekranına bakarken hâlâ bunun doğru olmadığını düşünüyordu.
“O kadar şeyi hayal edecek kadar yetenekli biri değilim ki ben!” kendi kendine söylenirken pencereden dışarıya baktı. Etrafı aydınlatan güneşin parlaklığı küçük odanın penceresinden içeriye yansıyor ve değdiği yerleri ısıtıyordu.
Bunları izlerken o yaratığın dişleri ve gözleri gözünün önünde beliriverdi. O kısacık an da bile kanının donduğunu hissetti. Bulunduğu oda ve etrafındaki her şey o kadar gerçek geliyordu ki, gerçekten de yanıldığını düşünmeye başladı.
Artık bu duruma bir son vermesi gerektiğini düşündü. Hemen üzerini giyindi ve alt katta bulunan ailesinin yanına gitti. Bunu hallederse annesi yapardı. O gün onunla kavga etmiş, barışıp barışmadıklarını bilmiyordu. Bunun da cevabı oldukça basitti!
Odadan çıktı ve merdivenlere yöneldi. Alt kattan gelen gülüşme sesleri ve babasının her sabah gazete okumak için oturduğu sallanan koltuğunun gıcırtısı sayesinde onların oturma odasında olduğunu anladı. Odaya yöneldiğinde annesinin her zamanki gibi Fransız balkonunun önünde oturmuş, psikoloji-gerilim üzerine yazılmış romanı okuduğunu fark etti.
Annesine doğru ilerlerken, elleri ve ayaklarının titrediğini fark etti. Bunun nedeni de annesine o gün çok kötü davrandığını bilmesi ve ondan özür dilememiş olması idi.
“Anne?” derin bir nefes aldı. Ya yapacaktı ya da hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı. Ama yüreği bunu yapması gerektiğini çünkü annesini çok sevdiğini söyleyip durdu. Evet, o da bunun farkındaydı ama her şeyin rüya olmadığını da öğrenmek istemiyordu. Gerçeğe döndüğü zaman ne olacaktı peki? Ya annesine gerçekten de bu sözleri söylemeden ölürse ne olacaktı?
Bir an için annesine söylemekten vaz geçecekti ki, o anda annesini gülümseyen yüzünü fark etti. Evet, ondan gerçekten de özür dilemiş olmalıydı, peki ama bunu neden hatırlamıyordu?
“Ne zaman döndün hayatım?” aniden annesi Sevda’nın güler yüzü ve sevgi dolu sesiyle daldığı düşüncelerden sıyrılan Buse, duyduklarını tekrar düşünüp, doğru anlayıp anlamadığını tartar.
“Ne demek istedin anne? Ben… Ben bir yere mi gitmiştim?” Bir yandan da içinden ‘Lütfen kamp de anne lütfen kamp de!’ diye yalvararak tekrarlıyordu.
“Okula gidecektin ya hani? Ben sabahtan gitmişsindir diye odana girmedim!” sözleri oldukça doğal gibi çıksa da annesinin bu kadar rahat olup da odasına girmeden duramayacağını bilecek kadar tanıyordu. ‘Evet, kesinlikle burası gerçek değil!’ diye düşündü.
Oturduğu yerden kalkan Buse, annesine sırıtmaya başladı. Önce kocasına bakan Sevda, gözlerini kısarak kızını izlemeye başladı. “Neler oluyor tatlım?” aniden tedirginleşen annesi, Buse’nin bir kez daha haklı olduğunu kanıtlar nitelikteydi!
“Asıl bu soruyu benim sana sormam lazım anne? Ya da annemin kılığına girmiş her kimsen artık!” diyerek bütün kartları korkusuzca ortaya seren Buse, bu kadar öz güveni hangi ara aldığını çok merak etti.
“Tatlım? Sen… Sen neden bahsediyorsun?” gözlüğünü çıkartan Sevda Hanım, yavaşça ayağa kalktı ve endişeli gözlerle kızına yaklaştı. “Güzel kızım, senin neyin var? Yüzünde çok solgun görünüyor! Ne dersin bir doktora gidelim mi? Dersler, sınavlar, uykusuzluk derken bedenin iyice yorulmuş görünüyor.”
Tam bir anne şefkati ile Buse’ye yaklaşan Sevda Hanım’ın görüntüsü kendisini yeniden düşünmeye sevk ediyordu. ‘Hayır!’ dedi kendi kendine Buse, “Bu kadar oyun artık yeter! Bu kadın annem falan olamaz benim!” diye Sevda Hanım’ın yüzüne karşı bağırmaya başladı. “Herkimsen çıkar beni buradan burası benim dünyam değil!”
O anda uzaklardan bir adamın kendisine seslendiğini işitti. Tanımadığı birinin kendisine nasıl seslenebildiğini düşünürken, sesin etrafta yankılandığını fark etti. “Acaba bu kişi kurtarıcım olabilir mi?”
“Kimsin sen?” etrafında döndü ve sesin nereden geldiğini bulmaya çalıştı. “Lütfen bana yardım et!” eğer kurtarıcısı ise onu bulması gerekiyordu.
“Buse?” ses daha da yaklaştı, yaklaştı ve kulağının dibinde tekrarlayıp “Seni buldum!” diye sonlandı. Aniden tüyleri diken diken olan Buse, bu kişinin kurtarıcısı olmadığını fark etti.
Korkuyla bedeni buz gibi olan Buse, soruyu kısık ve titreyen sesiyle sordu “Kimsin sen?” Adeta yüreği ağzında atıyordu ama sakin kalması gerektiğini düşündü. Ancak o zaman bu lanetli yerden kurtulabileceğini biliyordu.
“Senin için geldim kraliçem! Sen benim gelecekteki karım ve sonsuzluğu paylaşacağım vampir gelinimsin!” diyerek biten ses, geldiği gibi anında yok oldu.
“Vampir gelin mi? Sonsuzluk mu? Karım mı? Ne saçmalıyorsun sen?” etrafta bağırdı ama sesini duyurabileceği kimse yoktu. Annesi ve babası bile gitmişti ve boş odada ek başına kalmıştı. “Sen kimsin? Neden beni burada tutsak ediyorsun? Çıkar beni hemen!” avazı çıktığı kadar bağırıyor, etraftaki eşyaları dağıtıyordu ama sesini duyurabileceği kimsenin olmaması canını yakıyordu.
Sinirden yere çöktü ve sesi kısılana ve gözyaşları bitene kadar ağlayıp bağırmaya başladı. O anda etraf zifiri bir karanlığa gömülürken adamın ürküten ve derinden gelen kahkahasını duydu. Artık her şey onun için bitmiş gibiydi!
