İçeriğe geç

Lanetli Bedenler

Bölüm 1 · 9 dk okuma

Lanetli Bedenler

Bölüm 1

Giriş

Buse, o sıcak yaz sabahının güzelliği ile yataktan ter içinde söylenerek uyandı. Pencereden gelen serin esinti ile biraz da olsa rahatladığını hissetti.

“Kamp yapmak için harika bir gün! En azından deniz kenarında serinleriz.” Mutluluktan sevinç ile haykırdı.

Bugün lisedeki üç arkadaşıyla Türkiye’nin en güzel ormanlarına sahip Yalova’nın Armutlu semtinde, kamp yaparak birkaç hafta geçirmeyi düşünüyorlardı. Bu düşüncelerle içi heyecanla doldu. “Sonunda okuldan ve gereksiz insanlardan uzakta olabileceğim!”

Hava öyle sıcaktı ki, sanki bayılacakmış gibi hissetti. ‘Hamamın kapısını kilitleyip beni içeride mi unuttular acaba?’ Sonra da kendi kendine yaptığı şakaya kıkırdadı. Terden ıslanmış bedenini serinletmek için duş almaya karar verdi.

Bu sırada mutfaktan gelen kızarmış ekmek ile sucuklu yumurtanın kokusu burnuna dolduğunda zevkten ve açlıktan mest oldu. “Ne kadar da acıkmışım!” diyerek banyo kapısında kala kaldı. Düşündü…

“Banyo mu? Mutfak mı?”

Her ne kadar bedeni yıkanmak için banyo diye çığlık atsa da, midesi aç olduğunu haykırmaya başlamıştı bile! Sonunda savaşı bedeni galip gelerek banyonun yolunu tuttu. Soğuk suyun altında rahatlayıp kendine gelen bedeni, kendini yeniden doğmuş gibi hissettirdi.

Birkaç gündür sınavlar yüzünden uykusuz kalıyordu ve elâ gözlerinin altı morarmış halde etrafta dolandığı anlar oluyordu. Aynaya baktı. O morluklar hâlâ oldukları yerde duruyordu ve gözlerini cansız gösteriyordu. Üzerine şort ve askılı body geçirip, beline kadar uzanan gür kahverengi saçlarını tepede toplayarak mutfağa yöneldi.

Ünlü boşanma avukatı olan babası Cevdet Bey ile polisiye roman yazarı annesi Sevda Hanımı mutfak masasındaki bar taburelerinde otururken buldu. Annesi, renkli sapları olan gözlüğünü takmış gazetedeki 3. Sayfa haberlerine bakıyordu. Babası ise, aldığı davalardan birinin içine gömülmüş halde kendi kendine mırıldanıp duruyordu.

Yanlarına yaklaştı ve masadaki diğer boş tabureye oturdu. Karşısındaki anne ve babasına baktı. Küçük bir kız iken, ileride tıpkı onlar gibi iyi bir eğitim almış, başarılı bir insan olmanın hayalini kurduğu anları hatırladı. Gerçi, hâlâ ne olmak istediğine bir türlü karar veremediği için haliyle bu durum oldukça canını sıkıyordu.

Kendine çeki düzen verdi. “Günaydınlar!” diyerek ailesini selamlayan Buse, masaya neşeyle cıvıldayarak oturdu. Onun bu halini fark eden ailesi, önce endişeyle birbirlerine baksalar da sonradan nedenini hatırlayarak gülümsediler.

Kahvaltı esnasında hem yemek yiyip hem de mutluluktan ayaklarını sallayan Buse, kendini okula yeni başlayan bir öğrenci veya babası lunaparka götüreceği için heyecanlanan küçük bir kız çocuğu gibi hissetti. ‘Ne kadar da şapşalım!’ diye düşündü.

Kahvaltıdan sonra odasına çıktı. Arkadaşları gelmeden son kez hazırlıkları kontrol etmesi ve çantaya yerleştirmesi gerekiyordu. Her zaman çanta hazırlamayı sona bıraksa da, içine yerleştireceklerinin listesini hazırlamayı asla unutmazdı!

Önceden hazırladığı listeyi çıkardı ve çantaya koyacaklarını yatağın üzerine sırasıyla yerleştirmeye başladı. Çadır, termos, iki paket kahve, uyku tulumu, kıyafet, gaz lambası, el feneri ve fener için gerekli birkaç pil, birkaç tane de kitap-defter ve en önemlisi yiyecekler... Üç gün sürecek olan kamp yaşamı, onun için elektronikten uzak bir yaşam demekti.

Sadece kitaplar ve doğa!

Son anda fotoğraf makinesini almayı hatırlayan Buse, kendine kızarak en önemli şeyi nasıl unutabileceği konusunda söylenip durdu. Hemen şifonyerin en alt çekmecesini açtı ve üzerinde doğa ile ilgili çıkartmalar olan küçük bir çantayı aldı. Askılı olan çantanın içini kontrol etti. Yedek pil, askı aparatı ve fotoğraf makinesi… Artık gitmek için her şey hazırdı!

Sırt çantasını ve makinesini kapının önündeki portmantonun önüne bıraktı ve oval altında gülümseyen bir melek olan bronz aynanın önüne geçti. Darmadağınık saçlarına şekil vermeye çalıştı. O kadar uzun ve o kadar kalın saçları vardı ki, neredeyse şekil vermek imkânsızdı!

“Ah! Bu saçlardan bıkmaya başladım ama! Her seferinde bana engel oluyorlar ya!” Bir taraftan söylenip, bir taraftan da yerinde istemsizce sıçrıyordu.

“Kimler var?” Aniden annesinin oturma odasından gelen meraklı sesi, Buse’yi şaşırttı. Önce neden bahsettiğini anlayamadı ve başını odaya doğru uzatıp kadına boş boş baktı.

“Neden bahsediyorsun anne?” Gerçekten de anlamamıştı!

“Kamp diyorum! Orada kimler olacak?” Bir yandan sorarken öbür yandan da elindeki kitabı okumakla meşguldü.

‘Gerçekten de bana mı soruyor?’ Annesine bakıyordu ama annesi ona bakmadan konuşuyordu! ‘Ne kadar garip bir kadın!’ diye düşündü. “Bütün arkadaşlarım geliyor anne!” Aniden genç kızın aklına annesinin bu konuyu ilk açtığı zaman ki sözleri geldi. 'Hiçbir şey sormayacağım! Ne de olsa sen artık kocaman bir kız oldun, değil mi?' 'Dayanamadı işte!' diye düşündü Buse sessizce kıkırdayarak.

Hemen annesinin karşısına dikildi “Hani ben büyümüştüm, ha?” tek kaşını kaldırıp ‘Hani bana güvenin?’ der gibi imalı bir bakış attı.

“Ay! Ne var canım bunda! İnsan çocuğunun kimlerle arkadaşlık ettiğini de mi merak etmeyecek?” Sevda Hanım, Buse’nin davranışlarına bozulmuş, kitabı sehpanın üzerine bırakıp sandalyesinde başı dik bir şekilde oturarak ileri geri sallanmaya başladı. Yüzünü başka yöne çevirmiş kızına bakmıyordu bile!

Bir an için annesini çok üzdüğünü düşünüp gönlünü almaya karar verse de, aşağıdan gelen korna sesleriyle çıkması gerektiğini kendine hatırlatıp kapıya yöneldi. “Ben çıkıyorum!” diye seslenirken annesinin cevap vermemesi kalbini yaralamıştı. ‘Döndüğümde özür dilerim artık!’ deyip daireden çıktı.

Apartman kapısında arka arkaya duran iki arazi aracını fark eden Buse, şaşkınlıktan konuşamaz halde öylece kalakaldı. Sadece kızların ufak bir araçla gelmesini beklerken, iki kocaman aracın ve kızların dışında erkeklerin de olacağından habersiz olmak onu hazırlıksız yakalamıştı.

“Hadi binsene kızım!” Sınıf arkadaşı Yasemin’in sesiyle kendine gelerek hemen arkadaki aracın açık bagajına eşyalarını koyup ön koltuğa yerleşti. Yasemin’in arka koltukta erkek arkadaşı Cenk’in koynuna girerek Buse’ye gülümsemesi genç kızı şaşırttı.

“Diğerleri nerede? Öndeki araçta mı?”

“Evet. Duygu ve Esra’da erkek arkadaşlarıyla geldikleri için arabaya ihtiyacımız vardı.”

“Keşke haber verseydiniz kızlar! Biz bize olacağız diye izin almıştım oysa ki!” Bu habersiz olaylar gerçekten de çok canını sıkıyordu. Onların yanında şimdi kendini küçük bir kız çocuğu gibi hissedecek ve fazlalık gibi görecekti. Bu durum eğlenmesine de mani olacak gibiydi!

“Bende kapı komşumuz olan arkadaşım Burak’a sordum, o da kampa gittiği için bizi bırakmasını rica ettim. O da sağ olsun kırmadı beni.” Diyen Cenk, Buse’nin yanı başında arabayı kullanan adamı başıyla işaret etti. “Bu sayede iki araba gidiyoruz! Hem belki Burak da bizimle kamp yapar, değil mi?”

“Merhaba. Demek siz de kamp yapacaksınız!” Adamın kehribar rengi gözlerini fark ettiğinde nefesinin kesildiğini hissetti. ‘Ne kadar değişik gözler?’ diye düşündü.

Adamın gülümsemesiyle yüzünde oluşan gamzeler Buse’nin kalbinin aniden ritmini bozdu. Yüzünün yandığını hissetti. Hemen başını diğer tarafa çevirerek ‘Hiç bu kadar çekici bir erkek ile daha önce tanışmamıştım!’ diye söylendi içinden.

“Evet.” Daha başka bir şey söylemeden yola odaklanmaya devam etti. Adamın duruşundan bile asalet aktığını fark eden Buse, onunla fazla diyaloğa girmenin hoş olmayacağına kanaat getirdi. Çünkü kalbi, bu adam ile şu anda sohbet etmek için hiç de hazır değildi!

Koltuğunda geriye yaslandı ve pencerenin dışında kalan etraftaki tanıdıklarla bakışlarıyla vedalaşıp, derin bir nefes aldı. Yanı başında arabayı kullanan adamın çekiciliğini düşünmemeye özen gösterdi. Nedense ruhunun ona doğru çekildiğini hissediyordu! ‘Çok saçma!’ diye düşünerek şoför ile ilgilenmemeye karar verdi.

İki saat süren yolu uzatmamak için Yenikapı’dan arabalı feribota binmenin daha kârlı olacağını düşündüler. Yaz sezonu olması sebebiyle tıklım tıklım olan feribotlar da bazen oturacak yer bulmak oldukça zor olabilirdi. Bu yüzden Buse ve birkaç kişi üst kata çıkarak yiyecek bölümünden kahve ve çay almaya çıktı.

Rüzgârın sertliği ve denizin haşin dalgaları birlik olmuş sanki vapuru batırmak için uğraşıyormuş gibi sağdan ve soldan dövüp duruyorlardı. Feribotun içinde düşmeden ilerlemeye çalışan Buse, ellerindeki içecekleri dökmemek için verdiği üstün çaba nedeniyle kendisini neredeyse cambaz olmaya aday gösterecekti.

Bazı yerleri paslanmaya başlamış demir merdivenlerden yavaşça indiler ve arabaların arasında, arazi araçlarına doğru yalpalayarak ilerlemeye çalıştılar. Bu sırada bulunduğu aracın şoför koltuğunun boş olduğunu fark eden Buse, Burak’ın nereye gitmiş olabileceğini düşünerek etrafa bakındı.

‘Yolculuğa başladıklarından beri onunla neredeyse hiç ilgilenmemiş ve konuşmaya tenezzül bile etmemiş birisi olarak şimdi onun nerede olduğunu nasıl merak edebiliyorsun ki?’ bunları söyleyen içindeki ikinci bir kişilik olan Buse idi. Ama bu daha çok aklını kullanan tarafıydı!

Yanına yaklaşan birinin ayak seslerini duydu ve arkasına dönerek kimin geldiğine baktı. Bu sırada dönerken adamın bulunduğu noktayı hesaplamayan Buse, adamın geniş ve kaslı göğsüne çarptı. Çarpmanın etkisiyle savrulurken elindeki kahve bardağını da yanlışlıkla uzun ve yapılı adamın üzerine boca etti.

Yaptığı yanlış hareket ile olduğu yerde donup kaldı. Şimdi ne olacaktı? Bu akıl almaz yanlışlığı yaptığına mı yansın yoksa ilk defa tanıştığı birini haşladığına mı?

“Ay ne sakarım ya! Gerçekten çok üzgünüm! Haşlandınız benim yüzümden!” bir taraftan özür dilerken diğer taraftan da üzerindeki hırkayı çıkarmış adamın üzerine dökülen ve çıkmayacağını bildiği kahveyi temizlemeye çalışıyordu. “Aslında bunu ıslatarak yaparsam daha etkili olur biliyor musunuz?” artık saçmaladığının farkına varmış olsa da kelimeler ağzından çoktan dökülmüştü.

Burak genç kızın elinden hırkayı çekip aldı ve “Gerek yok hanımefendi! Zaten o kadar da sıcak değildi.” diyerek hışımla genç kızın üzerine doğru fırlattı. Gerçekten de onu çok kızdırdığının farkındaydı Buse ama elden gelecek hiçbir şey yoktu!

“Ay! Gerçekten çok üzgünüm. Çok dikkatsiz davrandım!”

“Dediğim gibi… Hiç önemli değil!” daha sonra sert görünüşlü ve oldukça kol kasları gelişmiş eliyle tişörtünün önünü açtı. “Bagajda yedek kıyafetim var onu giyerim!” diyerek ıslak tişörtü bedeninden sıyırıp çıkardı.

O anda nefesi kesilen Buse, gözlerini adamın gelişmiş tüysüz göğüs kaslarından, baklava desenli karnından çekip alamıyordu. deta nutku tutulmuş, kalbi yarış atı gibi hızlı koşuyordu! Gözlerini daha aşağılara indirmemek için kendini zorlayan Buse, sonunda poposundan çimdiklenmiş gibi yerinde sıçrayarak kendine geldi.

“Be… Ben gitsem iyi olur!” sözleri ağzında yuvarlanıyordu ama bir şekilde söyleyebildiği için kendiyle gurur duydu. Hemen ön koltuğa uçarcasına atlayıp, sanki hiçbir şey olmamış gibi kahvesinden hızlıca bir yudum aldı. O anda sıcak olduğunu unuttuğu kahvesi yüzünden az da olsa dudaklarını ve gırtlağını yakmıştı ama gördüğü manzara yüzünden bedeni zaten alev almış durumdaydı!

Sonunda vapur Yalova’nın Armutlu kentine varmayı başarmış oldu. Tam karşısında suçluların kaldığı İmralı Adası’nın olduğu bu yer, zeytinleriyle oldukça meşhur olan Gemlik’in de komşusu idi. Aniden annesinin zeytini çok sevdiğini hatırlayan Buse, oraya da uğramadan geri dönmek istemediğine karar verdi. Annesinin kırılan kalbini bu şekilde tamir edebileceğini düşündü.

Bu sırada Buse ise yine ön koltuğa oturmuş şoföre bakmamaya çalışıyordu. Nedense ondan yayılan cinsel bir çekimin varlığını hissediyordu. Ona göre bu durum kötüye işaret olabilirdi.

“Rotamız belli mi gençler?” diyen Burak'ın gür sesi Buse'yi daldığı güzel düşlerden zorla sıyırmış oldu.

“Evet Burak! Armutludan ormanlık alana doğru gideceğiz.” soruyu cevaplayan Soner, sevgilisine sarılmış fısıldaşıp gülüşerek sohbet etmeye devam ediyordu.

Bu görüntü Buse'yi biraz da olsa kıskandırmaya yeter. Ne de olsa onun bir sevgilisi olmadığı halde bu kampa katılmış ve artık kendini fazlalık olarak görmeye başlamış oldu.

‘Hakikaten ben niye bu çifte kumrularla birlikte kamp yapıyorum ki? Derdim ne benim?’

Sonrasında ise bu fikrinden vazgeçti, çünkü istediği tek şeyin eğlenmek olduğuna karar verdi. Etrafındaki hiç kimse aslında onun için o kadar da önemli değildi.

Armutlu’dan geriye döndüler ve ormana doğru giden yola saparak dümdüz devam ettiler. Yeşilliklerin arasında ilerleyen arabanın içi sıcaktan nefes alınamayacak raddeye gelince, bütün camları açarak hem denizden gelen yosun kokusunun, hem de ormandan yükselen çam kokularının yayılmasını sağladılar. Bu sayede tıpkı cennete gider gibi huzur içerisinde yol aldılar.

Türkiye'nin doğal güzelliklerini neredeyse unutan Buse, her şeye rağmen buraya gelmekle çok iyi yaptığını düşündü. En azından evden birkaç gün uzakta eğlencenin tadını çıkarmanın hayalini kurmak hoşuna gidiyordu.

O, her ne kadar kendi kendine konuşup dışarıya odaklanmış olsa da, yanı başında onu izleyen bir çift kehribar gözün planları olduğundan habersizdi!

Bölüm sonu

7 yorum