Obelisk Sarayı’na dönüşleri, tüm Yeraltı Şehri ve İnsan Krallığı tarafından bir efsane olarak karşılandı. İlk Vampir’in Kalbi yok edilmiş, kadim lanet tamamen silinmişti. Ancak geride bir hain kalmıştı.
Sarayın devasa taht odasında, Jungkook ve Taehyung yan yana tahtlarında oturuyorlardı. Namjoon ve Seokjin her iki yanlarında gururla dikiliyordu.
Salonun ortasında, ağır gümüş zincirlerle bağlanmış olan Hoseok, dizlerinin üzerine çöktürülmüştü. Üzerindeki Muhafız Komutanı zırhı sökülmüş, yerine paçavralar giydirilmişti.
"Sana güvendim Hoseok," dedi Jungkook, sesi taht odasının soğuk duvarlarında yankılanırken. "Sen benim en eski dostum, insanlığa olan inancımdın. Ama sen korkuyu ve ihaneti seçtin."
Hoseok başını kaldırdı, gözlerinde hala o hastalıklı nefret vardı. "Sen bir insandın Jungkook! Ama şimdi bu canavarların oyuncağı, onların kan kraliçesi oldun! Beni öldürsen bile isyan bitmeyecek!"
Taehyung ayağa kalktı, kılıcının kabzasını tuttu. Ancak Jungkook elini kaldırarak onu durdurdu.
"Ölüm senin için bir lütuf olur," dedi Jungkook, ağır adımlarla tahttan inip Hoseok’un önüne gelerek. Gözlerindeki merhamet tamamen silinmiş, yerini bir hükümdarın acımasız otoritesi almıştı.
"Kim Seokjin," dedi Jungkook. "Onun zihnindeki tüm hatıraları silin. Kim olduğunu, nasıl kılıç tuttuğunu, kimi sevdiğini ve kime ihanet ettiğini unutsun. Ardından onu Kuzey’in en uç noktasındaki Gözyaşı Çölü’ne bırakın. Hayatının geri kalanını, geçmişini arayan bir hiç kimse olarak geçirsin."
Hoseok’un gözleri dehşetle büyüdü. "Hayır! Hayır, beni öldür! Jungkook, lütfen! Zihnimi alma!"
Muhafızlar onu sürükleyerek dışarı çıkarırken, Hoseok’un çığlıkları sarayın koridorlarında yankılanarak kayboldu. Jungkook arkasını döndü, Taehyung’un gurur dolu bakışlarıyla karşılaştı.
Artık krallıkta onlara karşı durabilecek hiçbir güç kalmamıştı.